• 6.08.2014 00:00

 Cumhurbaşkanlığı seçimi dünyanın en saldırgan, en kıyıcı, en acımasız devleti olan İsrail’in büyük çoğunluğu çocuk olan 2000’den fazla sivil insanı öldürmesi, IŞİD’in Irak’taki toplu infazları ve ilerlemesi, ebola virüsünün yayılması gibi olayların yanında önemsiz kalır. Kaldı ki demokrasi ve hukuk devletini savunan bir dizi yazar Erdoğan’ın rüşvetçiliğini, hukuku ayaklar altına almasını ve politik statüsünü işlediği suçları örtmek için kullanma durumunu ayrıntılı bir biçimde ele aldı. Özellikle Can Dündar’ın son yazı dizisi AKP’nin Susurluk’unu tüm çıplaklığıyla açığa vurdu. Ancak bütün bu değerli incelemelerde ve analizlerde Kasımpaşalı Tayyip fenomeninin yaratıcısı olan Türk seçmeni hiç bahis konusu yapılmadı. Bu çok büyük bir eksikliktir; Türk seçmeninin karakteri ve politik tercihi analiz edilmeden Tayyip Erdoğan iktidarı hakkında söylenenler tüm anlamını yitirir. Bu nedenle seçimlere birkaç gün kala Kasımpaşalı Tayyip fenomeni hakkında yazma isteğim oluştu.

Tayyip Erdoğan Sünni İslam’ı suiistimal eden bir despottur. Utanmaz bir rüşvet yiyicisidir. Kamu topraklarını parselleyerek kendisi için satıyor. Alıcılar bazen İnterpol tarafından aranan uluslararası kriminaller olabiliyorlar. Bütün ihalelere hile karıştırıyor. Hukuku ayaklar altına alıyor. Türk seçmeni Erdoğan’ın yaptıklarını meşru görüyor. Yapılanı meşru gördüğünün en somut kanıtı 30 Mart yerel seçimlerinde sunulan destektir. Aynı destek artarak sürecektir. Alanlarda toplanan kalabalıklar bunu gösteriyor.

Meşru görülen hükümetler yıkılamazlar. Bu hükümetler baştan ayağa kana, pisliğe bulaşmış olsalar da durum değişmez. Bu evrensel bir sosyal yasadır. Meşruiyetini yitirmeyen diktatörlüklerin, barbarlıkların insanlık dışı özellikleri hakkında konuşurken bu evrensel yasayı unutmamamız gerekir. Yukarıda bahsini ettiğim demokrasi yanlısı inceleme ve analizlerde söz konusu  yasanın bilinçli olarak inkar edildiğini görüyoruz. Herkes yalnızca AKP’nin kötülüğünden bahsediyor. Türk seçmeninin ezici çoğunluğunun AKP iktidarını tutkuyla desteklediğini görmezlikten geliyorlar.

Kasımpaşalı Tayyip çocukken babası tarafından sık sık hırpalanıyormuş. Öyle varidatlı veya aristokrat bir aileden de gelmiyor. İmam Hatip lisesinde okumuş. Hiçbir yabancı dil bilmiyor. Bu yüzden entelektüelizm düşmanı olmuş. Akademik bir eğitim aracılığıyla elde edilen her türlü bilgiyi küçümsüyor. Rakiplerini “monşer” diyerek aşağılıyor. Bütün bu yaptıklarına seçmen bayılıyor. “Bizden biri” diyorlar. Kendilerinin ifade edemedikleri duygu, düşünce ve tutumlarının Tayyip aracılığıyla realize edildiğine inanıyorlar. Başbakanla güçlü bir duygusal bağ kuruyorlar. Benlikleri kaynaşıyor, yekvücut oluyorlar. Bu duygu seli veya illüzyon içinde Bilal’in sıfırlayamadığı milyarlarca dolar onların kişisel kasalarına giriyor. Bir sürü villaları oluyor. Bir telefonla sayısız yargıcı, savcıyı ve polis şefini görevden alıyorlar. Rüya aleminde kadın, erkek herkes Kasımpaşalı Tayyip oluyor. Miting alanlarında bayılan kadınlara elini dokundurur dokundurmaz bayılan kadınlar uyanıyorlar. Çağrılan ambulanslar geri dönüyor.

Öte tarafta “Ekmek için Ekmeleddin” lafının en büyük şiar haline geldiğini duyuyorlar. Bir gülüyorlar bir gülüyorlar ki, kasıkları çatlıyor. “Allah tüm rakiplerimizin basiretini bağlamış” diyorlar. Huşu içindeki irrasyonel bir kalabalığı bu denli içeriksiz, absürt bir sloganla karşı cepheye çekmeyi düşünmek çok gülünç gerçekten.

İmam hatipli, dil bilmez, entelektüelizm düşmanı, despot, yiyici, hukuk tanımaz Kasımpaşalı Tayyip’in gücü seçmen gözünde kazandığı meşruiyetten geliyor. Tabiatı gereği bu güç deontiktir, statüsüyle ilgilidir, babasının evinde kazanılmamıştır. Bu gücün karşısında durabilmek için “Erdoğan’ın .... kılıyık” diyen seçmeni ikna etmek gerekiyor.

Erdoğan despotluğunun en son kurbanları 17 ve 25 Aralık yolsuzluk operasyonlarını gerçekleştiren polisler oldu. Polislerin avukatları Erdoğan’ın zulmünü kamuoyuna anlatmak için düzenledikleri basın toplantısında konuşmaya “Yüce Türk milleti” diyerek başladılar. Gönüllü olarak Erdoğan’ın vücudunun en hygienic olmayan parçası olmayı dahi kabul eden seçmenler Türk milletinin çoğunluğunu oluşturmuyorlar mı? Oluşturuyorlarsa bu insanları “yüce” ilan etmekle nasıl bir hukuk mücadelesi verilebilir? Neden Britanyalı, Alman, Fransız, Danimarkalı avukatlar veya politikacılar söze “yüce milletimiz” diye başlamazlar?

Sonuç olarak despot Erdoğan’ın yenilmesi zamanla mümkün olsa bile, demokrasi kültürünün Türkiye’de yer edinmesi çok zor gözüküyor.

Sosyal gerçeklerin oluşturulması ve korunması süreci Batıda bile başarılı bir akademik incelemeye tabi tutulamadı. Mainstream “sosyal bilimler” pseudo-bilimler olarak kaldı. Richard Feyman’a göre sözde sosyal bilimci tüm bilimsel verilerini daktilosunu kucağına alarak üretiyordu. Değişen fazla bir şey olmadı, yalnızca daktilolarını kompütürlerle değiştirdiler. John Searle’e göre sosyal bilimcilerin bilimsel bir ontoloji teorisi geliştirememeleri sağlam bir dil felsefelerinin olmamasından kaynaklanır. Çünkü tüm sosyal gerçekler dil kullanılarak yaratılır. Dil temel yaratıcıdır. Sağlam bir “philosophy of mind”, “philosophy of language” ve “philosophy of society” kombine edilseydi, sağlam bir teoriye ulaşılır ve yine sağlam bir açıklama modeli kurulurdu.

Türkiye’de problemli olan sadece akademi değil, aynı zamanda dilin kendisidir. Türkçenin kullanılması suretiyle kendine özgü, yerelleştirilmiş, içselleştirilmiş hukuk devleti ve demokrasi kurumlarının oluşturulabileceğinden sırf bu nedenle zaman zaman ciddi olarak şüphe ediyorum. “Yüce” bir milletin yasalar karşısında herkesle tamamen eşit sayılacağı bir hukuk devleti sistemini nasıl benimseyebileceğini tahayyül edemiyorum.