• 15.08.2014 00:00

 

Seçmen kitlesinin %52’sinin oyunu alarak Çankaya Köşkü’ne çıkan Erdoğan’ın hikayesi birçok yönden kendisi için La Catedral Hapishanesi’ni inşa eden ve gönüllü olarak gidip içine giren Kolombiyalı Pablo Escobar’ın hikayesini akla getiriyor.

Söz konusu kıyaslama vesilesiyle yanlış intibalara yol açmamak için her iki aktör arasındaki önemli farklılıkları ve benzerlikleri daha yazının başında net bir biçimde belirtmemiz gerekir:

1. Pablo Escobar dünyanın en zengin ve en büyük uyuşturucu baronuydu. Tayyip Erdoğan Türkiye’nin en büyük partisinin lideridir. Her ne kadar ikisinin de hukuk devletine, demokrasiye ve insan haklarına hiçbir saygıları yoksa da kriminal bir örgütle legal bir parti arasında önemli bir fark vardır. Pablo Escobar 1992-1993 yıllarında Kolombiya hükümetinin kendisine karşı açtığı savaşta zor duruma düşünce hükümeti “insan haklarını çiğnemek”le suçladı. Tayyip Erdoğan İslamcı bir partinin lideri olarak Kemalist orduyu etkisiz hale getirmek için demokrasi ve hukuk devleti kavramlarını bir numaralı silah olarak kullandı. Ordunun etkisizleştiği andan itibaren demokrasi ve hukuk düşmanı gerçek yüzünü göstermekten hiç çekinmedi.

2. Pablo Escobar kendisine karşı çıkan tüm kamu görevlilerini ya rüşvet vererek satın aldı ya da öldürdü. Tayyip Erdoğan aynı durumda rüşveti bir araç olarak kullanmasına rağmen, kendisine karşı çıkan kamu görevlilerini tutuklamakla ya da işten atmakla yetiniyor.

3. Dünyanın en zengin kriminaliyle dünyanın en zengin başbakanı rüşvet vermek suretiyle halkın yoksul kesiminin desteğini almaya büyük bir önem veriyorlar. Demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları gibi kavramları kesinlikle olmayan yoksul kitlelerin ağzına bir parmak bal çalarak desteğini ve sempatisini kazanıyorlar. Hukukun ayaklar altına alınması, demokrasinin hiçe sayılması, ahlaksızlığın, vicdansızlığın ve zorbalığın ayyuka çıkması destekçi yoksul kalabalıkları hiç ilgilendirmiyor. Pablo Escobar Kolombiya’da, Tayyip Erdoğan Türkiye’de halk kahramanları ya da modern Robin Hood olmaya devam ediyorlar.

4. Her iki aktör de güçlerinin zirvesindeyken yargılanmaktan, adalet önünde hesap vermekten ve mahkum edilmekten korkuyorlar. En temel benzerlik budur. ABD’ye iade edilmek ve ABD’de yargılanmak Pablo Escobar’ın en büyük korkusuydu. Kolombiya hükümetinden ABD’ye iade edilmeme garantisini aldıktan sonra kendisi için Medellin’de Le Catedral Hapishanesi’ni yaptı ve gönüllü olarak içine girdi. Tayyip Erdoğan’ın en büyük korkusu rüşvetçiliği, ihalelere hile karıştırması, kamu arazisini parselleyerek kendisi için satması, IŞİD gibi terör örgütlerine destek vermesi nedeniyle yargılanmaktır. Bu korkusunu bir türlü yenemiyor. Bunun için devleti bir kanun devleti olmaktan tamamıyla çıkardı ve yargı sistemini tamamen işlevsiz hale getirdi. 17 ve 25 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra Tayyip Erdoğan’ın kafasında hiçbir siyasi proje kalmamıştır. Biricik kaygısı yargılanma tehlikesi karşısında kendisi için güçlü yasal bir zırh yaratmaktır. 30 Mart yerel seçimleri kampanyası sırasındaki motivasyonu tamamen buydu. Aynı kişisel motivasyon cumhurbaşkanlığı seçiminde de temel bir rol oynadı. Le Catedral Pablo Escobar için ne ise Çankaya Köşkü de Tayyip Erdoğan için o olacaktır. Intuitive olarak bunu söyleyebiliriz.

5. Pablo Escobar’ın gücü elindeki paraya ve yönetmekte olduğu uyuşturucu kartelinin gücüne dayanıyordu. Yasal bir statüsü yoktu. Tamamen fiziki ve mali bir güç sayılırdı. Tayyip Erdoğan’ın gücü yasaldır, politik statüsüyle ilgilidir. Dolayısıyla daha büyük veya sağlam gözükse bile aslında daha kırılgandır. Deontik gücün tabiatı aktörde sürekli bir tedirginlik yaratıyor. Belki de kendi kendine sürekli bir biçimde “Bu devlet benim babamın malı değil ya! Tüm siyasi iktidarlar fanidir” diyor.  Deontik gücün feci şekilde suiistimal ediliyor olması suiistimalciyi daimi biçimde huzursuz olmaktan kurtarmaz.

Seçmen kitlesinin çoğunluğu ahlaki ve entelektüel gelişmişlik düzeyinin bir sonucu olarak bu suiistimali sorgulamıyor. Tayyip Erdoğan cahil seçmen kitlesinin desteğini işlediği her türlü suçu aklayan bir mekanizma olarak sunuyor. Bu desteğin zayıflamaması için elinden gelen her şeyi yapıyor. Seçmenden sürekli moral destek istiyor.

Türk toplumunun genel gelişmişlik düzeyiyle Erdoğan’ı destekleyen seçmenin mantalitesi arasında causal bir bağ vardır. Tüm aktörler (muhalefet partileri, aydınlar, seçmen kitlesi, insan hakları kurumları, gazeteciler, televizyoncular, akademisyenler vb.) consequent olmaktan uzaktırlar. Örneğin AKP hükümetinin feci yolsuzlukları ve hukuksuzluğu karşısında ilk günlerde infiale kapıldığı görüntüsünü veren aktörler bile birkaç gün sonra AKP hükümeti, “Sayın Tayyip Erdoğan”, “Sayın Abdullah Gül” hakkında son derece sterile konuşmalar yapıyorlar. Hükümetin feci yolsuzluklarını, hukuksuzluklarını, zorbalıklarını, kriminal faaliyetlerini bütünüyle unutuyorlar. Tıpkı Susurluk tartışmasında yaşananlar gibi. Türk toplumu en ilerici kesimleri ve aydınları dahil olmak üzere rasyonel ve dolayısıyla consequential davranmıyor. Devlet ve toplum katında işlenen en feci suçları konuşuyorlar ve unutuyorlar. Sanki herkes bir çeşit “mental deficiency”den muzdarip. İnanılmaz bir durum. İlkin feci suçları konuşuyorlar hemen ardından “Sayın Kenan Evren, Sayın Tansu Çiller, Sayın Mehmet Ağar, Sayın Tayyip Erdoğan, Sayın Abdullah Gül...” diyorlar.

 Yüce milletin yüce irrasyonalizmine katkı yapmaktan başka bir çaremiz gözükmüyor:    “Yüce kayıp milyarlar, Aziz Deniz Feneri Davası, Büyük Sivas Katliamı, Kutsal Bilal-Tayyip konuşması, eritilemeyen değerli Kısıklı dolarları...”