• 26.08.2014 00:00

 Sosyal dünyanın problemlerini analiz etmekte, özellikle siyasi yazılarda sık sık dar kafalılık sergilendiğini biliyoruz. Bendeniz her seferinde “yerel yazarlar” grubuna dahil olmaya çalıştım. “Bizim sorunlara kafa yoruyor, bizden biri,” desinler diye yaptım bunu. İnsanlar yazılarımı okuduklarında “Ne alakası var şimdi bunun?” demesinler diye. Bu koşullar altında dar kafalılık kaçınılmaz oldu.

Böylece kimliğini yitiren Dersim toplumu, Apo, Tayyip Erdoğan üçlüsü yazılarımın ağırlıklı konularını teşkil etti. Halbuki insanoğlunun en büyük sorunları üzerinde düşünmek, tüm yerel sorunları bu çerçevede ele almak bana daha doğru geliyor. Ağırlaşan küresel sorunları objektif olarak incelemenin araçları ortaya çıktığı halde bu araçları kullanmamak ve yerel sorunlar içerisinde boğulmak bir yarar getirmeyecektir. Örneğin seçmenin yarısının desteklediği corrupt ve despot Erdoğan’ı eleştirip durmanın bir anlamı yoktur. Bu eleştiriler ne kadar makul olurlarsa olsunlar asla aydınlanma çağının yazarlarının eserlerinin rolünü oynayamazlar. Keza Apo ve PKK hakkında yazılanların da bir yararı olmayacaktır. Apo öldürdüğü Mahsum Korkmaz’ın heykelini diktirerek rasyonel ve özgürlükçü eleştirilerin önünü kesmekte dev bir adım daha attı. Bırakın Kürtleri, Türk Harrylerin ve Oliviaların sayısı ve inatçı çabaları bile insanı derin bir umutsuzluğa itmeye yetiyor.

1950’li yıllardan bu yana ikiye katlanma yılları giderek kısalan ve günümüzde 7 milyara ulaşan insanoğlu dünyanın besleyemediği mevcut sayısı yüzünden en temel insani hassasiyetlerini kaybediyor. Barbarlık cephesinin en önünde IŞİD’in, El Kaide’nin, soykırımcı İsrail devletinin, Taliban’ın olduğunu söyleyebiliriz. Barbarlık en temel insani hassasiyetleri yitirme şeklinde tüm ülkelerin halklarını etkiliyor. Örneğin yeryüzünün en kriminal devleti olan İsrail’in 2000’in üzerinde Filistinli çocuğu öldürmesini Norman Finkelstein’den başka kimse protesto etmedi. New York’un en kalabalık ve en büyük caddesinin trafiğini neredeyse tek başına kesen Norman Finkelstein yerlerde sürüklenerek gözaltına alındı. IŞİD’in konvoyunu bombalayan ABD’nin hümanizm cephesinde görülmesi problemlidir. Aynı ABD Filistinli çocukların gerçek katilidir çünkü. ABD bombaları bir tek Ezidi çocuğunun kurtulmasına sebep olmuşlarsa hedeflerine ulaşmış sayılırlar. ABD’nin insanlık karşısındaki pozisyonu ise değişmedi.

Öte yandan kapitalizm ve çok uluslu şirketlerin barbarlığı yerkürenin fiziki sonunu getiriyor. İnsanoğlunun yerkürenin taşıyamadığı sayısı hem bu süreci hızlandırıyor, hem de sona doğru giderken tüm medeniyetin günlük olarak daha hızlı bir biçimde yok olmasını sağlıyor. Büyük kalabalıklar halinde savaşa, hastalıklara, açlığa esir düşen insanlara artık kimse acımıyor. Merhamet Antep’te, Maraş’ta, Hatay’da olduğu gibi tamamen yok oluyor. Çıldırmış güruhlar sığınmacılara saldırıyorlar. Akdeniz’de her gün büyük gruplar halinde Avrupa’ya sığınmaya çalışan insanlar ölüyorlar. Ölümcül Ebola virüsü nüfus yoğunluğunun en çok olduğu ve çevre tahribatının en çok yaşandığı ülkelerde yayılıyor.

Demografik Analizin Önemi

Sınırlı bir yerkürede sınırsız bir ekonomik büyümeyi öngören kapitalist sistemin irrasyonalizminin yanında sınırlı bir yerkürede exponential olarak büyüyen nüfusun yarattığı irrasyonalizm daha önemsiz değildir. Bu sorun her türlü sosyoekonomik sistemden bağımsız olarak incelenmelidir. Kendi başına duran bu büyük sorunu sistem tartışmaları içinde ikinci plana itmek yanlıştır.

Demografi nüfus verilerinin istatistiki analizidir. Dünya nüfusu 1804’te sadece 1 milyar iken 123 yıl sonra (1927) 2 milyara ulaştı. 33 yıl sonra (1960) nüfus 3 milyara ulaştı. 14 yıl sonra (1974) 4 milyar oldu. 1987’de (13 yıl sonra) 5 milyar oldu. 13 yıl sonra (1999) 6 milyara ulaştı. 2011’de (12 yıl sonra) 7 milyar oldu. (Kaynak: BM)

Yapılan nüfus projeksiyonuna göre dünya nüfusu 2050’de 10 ile 10.7 milyar arasında olacaktır.

Yıllık %1 büyüme oranıyla bir ülke veya yerküre toplam nüfusunu ancak 70 yılda 2 katına çıkarabilir. Büyüme oranının %3 olması halinde ise nüfusun 2 katına çıkması için sadece 23.3 yıl gerekmektedir.

Demografik Geçiş (Demographic Transition)

Demografik Geçiş konsepti Avrupa ve ABD’deki nüfus artış tarihinin incelenmesi sırasında oluşturuldu ve nüfus analizlerinde her yerde geniş olarak kullanılmaktadır. Demografik Geçiş yüksek orandaki doğum ve ölüm oranından düşük orandaki doğum ve ölüm oranına geçişi ifade eder. Belli başlı 4 aşaması vardır:

1. Aşama: Yüksek orandaki ölüm, yüksek orandaki doğumu dengeler. Nüfus artışı ya hiç yoktur ya da çok yavaştır. Hatta azalma söz konusudur.

2. Aşama: Ölüm oranları düşmeye başlar. Doğum oranı yüksek kalarak nüfusun artışını sağlar.

3. Aşama: Doğum oranları düşerek nüfus artışını yavaşlatır.

4. Aşama: Doğum ve ölüm oranlarının her ikisi de düşer. Nüfus artışı yavaşlar, hatta artış tamamen durur ya da nüfus azalır.

Demografik Geçiş çerçevesinde Avrupa ülkeleriyle gelişmekte olan ülkeler arasında bir kıyaslama yaptığımızda şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır:

Avrupa Ülkeleri

Tüm periyod boyunca doğum ve ölüm oranları düşük kaldı. Ölüm ve doğum oranlarında 200 yıl boyunca tedrici bir düşüş yaşandı. Nüfus artış oranı 19.yy’da en yüksek noktasına ulaştı. Artış yıllık olarak %1-2 arasında gerçekleşti.

Gelişmekte olan ülkeler

Demographic Transition öncesi yüksek doğum ve ölüm oranları (2. Dünya Savaşı öncesinde) söz konusu oldu. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ölüm oranlarında ani sert bir düşüş yaşandı. Nüfus artışı 20.yy’ın 2. Yarısında zirveye ulaştı. Yıllık olarak %2.5-3.5 arasında gerçekleşti.

Demografik Geçiş bakımından Batı Avrupa, ABD, kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya ve Çin’in esasen 4 aşamayı tamamladıklarına inanılmaktadır.

Doğu Asya, Latin Amerika, Orta Doğu ve Güney Afrika’nın çoğunlukla 3. Aşamada oldukları tespit edilmiştir.

Güney Asya (Pakistan, Hindistan) ve Sub-Saharan Afrika’nın hâlâ 2. aşamada olduğu gözlemlenmektedir.

Nüfus Değişimi

1800 öncesi nüfus değişimine baktığımızda aşağıdaki karakteristikleri görüyoruz:

a- Oldukça yavaş olan bir büyüme oranı,

b- Yüksek doğum oranlarını etkisiz kılan savaşlar, kıtlıklar ve salgın hastalıklar yüzünden meydana gelen yüksek orandaki ölümler,

c- 1800’de 1 milyara ulaşan toplam dünya nüfusu.

1800-1900 yılları arasındaki nüfus değişimine baktığımızda şunları görüyoruz:

a- İlk sanayileşmeyle birlikte Avrupa nüfusundaki ölüm oranının düşmeye devam etmesi,

b- Avrupa nüfusundaki büyümenin uluslararası göçü güçlü bir biçimde arttırması,

c- Gelişmekte olan ülkelerin nüfusundaki büyümenin çok yavaş biçimde seyretmesi,

d- Dünya nüfusunun 1900’de 1.7 milyara ulaşması.

1900-1950 yılları arasındaki nüfus değişimine baktığımızda göze çarpan karakteristikler şunlardır:

a- En gelişmiş ülkelerdeki ölüm oranındaki düşüşe doğum oranındaki düşüşün eşlik etmesi,

b- Her ne kadar bazı ülkelerde ölüm oranları düşmeye başlasa da Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin çoğunluğunun hala yüksek doğum ve ölüm oranlarıyla karşı karşıya kalmaları,

c- Yüzyılın ortalarında nüfusun 2.5 milyara ulaşması.

1950-2000 yılları arasındaki nüfus değişimine baktığımızda en gelişmiş ülkelerle (EGÜ) az gelişmiş ülkeler (AGÜ) arasındaki en belirgin farklılıklar şunlardır:

EGÜ: Düşük ölüm ve doğum oranlarına geçişin tamamlanması.

AGÜ: 2. Dünya Savaşı’nı takiben ülkelerin büyük çoğunluğunda ölüm oranlarında hızlı düşüş ve 20 yıl boyunca yüksek düzeyde gerçekleşen doğum oranının dramatik nüfus artışına yol açması.

Özetle, dünya nüfusu özellikle Sub-Saharan Afrika ülkeleri, Güney Asya ve Orta Doğu’da olmak üzere artmaya devam edecektir. Az gelişmiş ülkelerdeki doğum oranı gelişmiş ülkelerdekinin iki katıdır. Az gelişmiş ülkelerdeki genç nüfus yapısı onlarca yıllık nüfus büyümesi için bir momentum oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, yakın gelecekte gelişmiş ülkelerle az gelişmiş ülkeler bakımından nüfus dağılımı ağırlıklı olarak değişecektir. Nüfus artışı en çok Hindistan ve Sub-Saharan Afrika’da gerçekleşecektir.

Nüfustaki değişim üç temel demografik bileşenin ürünüdür: Doğum, ölüm, göç (dışarıdan göç almak veya ülke nüfusunun dışarıya göç vermesi).

Sub-Saharan Afrika ve Hindistan’dan Avrupa, ABD ve Kanada’ya doğru giderek büyüyen bir göç dalgasını beklemek kaçınılmazdır*.

(Devam edecek)

 


* Bu makalenin yazılmasında Johns Hopkins Üniversitesi’nin “Population Change and Public Health” adlı dersinin materyallerinden yararlanılmıştır.