• 1.02.2017 00:00

 Cumhuriyet davasını takip ederken hiç unutamayacağım anlar, sahneler var... Arkadaşlarımın onurlu duruşu ve tarih yazan savunmalarından bahsetmeyeceğim, hepsi harf harf kalbiminizin bir köşesine yazıldı.

Beni çok duygulandıran, aynı zamanda düşündüren ve umutlandıran sahnelere şahit oldum.

Mesela, tekerlikli sandalyeyle duruşma salonundan çıkan yaşlı hanımefendinin sessiz gözyaşlarını hiç unutamayacağım... Soranlara ‘sevinçten ağlıyorum’ diyen bu onurlu kadın, avukat Bülent Utku’nun annesi. Oğlunun savunmasını dinlemiş, göğsü gururla kabarmış... Ve her duruşmaya, tekerlekli sandalyesiyle gelip dinledi. Sadece oğlu için değil, her Cumhuriyet çalışanını bir anne, gazeteyi gerçek bir okur olarak sahiplendiği için.

Bir başka sahne... Duruşmaya ara verilmiş. Bizler, arkadaşlarımız, meslektaşlarımız ve Cumhuriyet yöneticileriyle aramıza bedenleriyle etten duvar ören gencecik, iri kıyım sırtlarında dev harflerle ‘Cezaevi Jandarma’ yazan erlerin ardından seslenip, konuşmaya çalışıyoruz. Aylarca görmemişiz, bu rezil oyun sahnelenirken onların yanında olduğumuzu, hep olacağımızı anlatmak tek derdimiz... Savcı mütalaa vermiş, Ahmet Şık’ın savunması üzerine ‘ek soruşturma’ talep etmiş. Annesi Fatoş Hanım’ın incecik sesini duyuyorum, ‘Üzülmüyorum oğlum, hiç üzülmüyorum’ diyor.

Ahmet, annesinin elini sıkıyor ‘Sakın!’ Diyor... İkisi de, bir süre daha birbirlerini buz gibi bir camın ardından, gözeten kameralar eşliğinde, kısıtlı saatlerde görebileceklerini biliyor. Ama ikisi de, bu büyük kötülüğün karşısında asıl güçlü olanın hakikat olduğunun farkında...

İşte bu sahnelere tanık olmak, aynı anda hem gözyaşına boğuyor, hem içimden dalga dalga umudun yükselmesine neden oluyor.

Anneler bu kadar yürekli, çocuklarına bu kadar inanmışken bizim üzüntümüz ancak hezeyan olabilir. Hakkımız yok düşmeye, sendelemeye...


SEVİNÇLE ACI BİRBİRİNE KARIŞIYOR

Geçen cuma biten Cumhuriyet gazetesi duruşmaları, yedi tutuklunun adli kontrol şartıyla tahliyesi, dördünün tutukluluğunun devamıyla sonuçlandı.

Tahliye edilenler, sevinç bile yaşayamadı: Kaç yıllık arkadaşlığın, meslektaşlığın ötesinde böylesine absürd, haksız bir davada kader arkadaşlığı yapmak, mahpushanede aynı sıkıntılara birlikte göğüs germek, onları daha da birbirine bağlamış, yakınlaştırmış. 

Akın Atalay, Murat Sabuncu, Kadri Gürsel ve Ahmet Şık’ın tutukluluğuna devam kararı verilmesi, herkesin sevincini kursağında bırakan bir sonuç. 

Tahliye edilenler, ailelerine kavuşurken bu yüzden sevinçlerini tam yaşayamadı. Bazı arkadaşlarımızın, abilerimizin o ifrit yerden çıkmasıyla rahatladık ama, her şey yarım kalıyor ya bu ülkede... Mutluluğu tam yaşamaya izin yok! Ara karar verildiğinde, sevinçle üzüntü gözyaşları birbirine karışıyor...

Birlikte haftalardır Silivri yollarını kateden eşler, çocuklar, birbirlerine sarılıp ağlıyor. Tahliye olanın eşi, diğerine ‘Ben yine seninle gelirim’ diyor. Bazısı, dokuz ayın öfkesini kalbine yüklenmiş, ilk kez kendini bırakıyor... Murat’ın, Ahmet’in gencecik, pırıl pırıl çocuklarıyla bu duruşmalarda tanışıyor, dik duruşlarına hayran oluyorum. Kimin hakkı var onları babalarından böyle ayırmaya?

Çağlayan Adliyesi mesaisi sırasında pek çok duygu patlamasına, sevinçle üzüntü arasında yoğun gelgitlere şahit oldum ve bu sadece Cumhuriyet davasıyla da sınırlı değil.

Mesela dışarıda, çevik kuvvet ve TOMA’ların dizildiği ve adliye giriş çıkışının ilk kontrol etabını oluşturduğu kordonun ötesinde, bir kadının haykırarak kendini yerlere atıyor.

Öyle ‘ah’lar çekiyor ve öyle ağlıyor ki ‘Ah,’ diyorum kendi kendime, ‘Kesin çocuğunu mahkum ettiler’...

Etrafını saranlar, açıklama yapıyor: ‘Üzüntüden değil, sevinçten’... Meğer kızı, tahliye olmuş. Meğer bunca zamandan sonra fenalık geçirmesi bundanmış.

Yoğun sevinçle yoğun üzüntünün arasında, milisaniyelik geçişler yaşanan bir yer, ‘Çağlayan Adalet Sarayı’. Sadece korkunç adaletsizliği, işkenceyi tattırdığı ve ara sıra, bir lütufmuşcasına hak yerini bulduğu için değil, bazen kendinizi bile tanıyamayacak hale getirdiği için...

Hoş, ülkenin genel hali bu değil mi? Hiçbir sevincin tam yaşanamadığı; acının, öfkenin, isyanın her daim taze tutulduğu bir şizofren hal...

‘Psikolojik harekat’ dedikleri bu olsa gerek. Darbe sonrasında askeri yönetimlerin bile bu kadarını başaramadığını teslim edelim: ‘Suçlu’ ve ‘düşman’ bellenene yapılan zulüm, aileleri de birebir etkilerdi, hele ki Kürtseniz. Şimdi ‘düşman’ bellenenlerin tanımı etnik değil, toplumun yarısı. Biat etmeyenler, ‘paralı asker’ olmayanlar. ‘Suçlu’ diye parmak gösterile gösterile kurban seçilenler, bireyler değil, ailenin veya bir kurumun tamamı.

Üstelik ‘FETÖ’ suçlamalarına maruz kalanların arasında, muhalif bile olmayan, ne olduğunu anlamadan, misal, bir bankadan para çektiği için orantısız bir kötülüğün hedefi olanlar var.

Kime, nasıl adaleti, hakkı, hukuku anlatacaksın? 

Bir de sırtını ‘sağlam’ yere dayadığını, kendisinin bu korkunç kötülükten muaf zanneden zavallılar var. Mesela, ‘Bu suçla yargılanacağıma, hırsızlıktan, cinayetten yargılanayım daha iyi’ diyebilen özel güvenlikçi. 

Üzerindeki üniformayı, gösterdiği biatı ve her ay aldığı maaşı, hayatının garantisi olarak görenler. Varlığını başkalarını gözetlemek, gammazlamak, çamur atmak, suç üretmek üzerine kurarak ‘yırtacağını’ sanan kullanışlı aptallar. 

Bunlara şahit olmak, ilk başta elbette sinir bozucu. Ama yanında olmayı seçtiğiniz insanların dik duruşunu, evrensel değerlerden şaşmamanın saf iyiliğini, doğruluğunu fark edince, hepsi anlamsızlaşıyor. Biliyorsunuz ki bu kötülük, sonsuza dek egemen olamaz. Biliyorsunuz ki kötülüğün yanında saf duranlar, kendilerini daha fazla kandıramayacak.

Akın Bey, Murat, Kadri, Ahmet... Eylül’de devam edecek duruşmalarda yanınızda olacağız ve bu sefer, sevincimiz tam olacak. Haksız yere tutuklanan her gazeteci özgür olana dek, birlikte mücadele edeceğiz. 

Biz bir arada, yan yana durdukça bu organize kötülüğün de sonu gelecek.