• 8.02.2017 00:00

 Alan Parker'ın 1978 tarihli filmi 'Midnight Express-Geceyarısı Ekspresi', Türkiye'de esrarla yakalanan bir Amerikalı'nın hapishanedeki karanlık deneyimini anlatıyordu. Oliver Stone'un senaryosunu yazdığı, Giorgio Moroder'in müziğini bestelediği film, iki Oscar kazandıktan sonra dünyanın her yerinde izlendi, 'kült' statüsüne ulaştı.

Ne var ki film, 'Türkiye'nin imajını zedelediği' ve uzun yıllar boyunca turizmin de olumsuz etkilenmesine neden olduğu için TC sınırları içinde büyük nefretle anıldı. Hapishane anılarını kitaplaştıran Hayes, 2014'te verdiği bir röportajda filmde hem yaşadıklarının, hem Türkiye temsilinin 'doğru yansıtılmadığını' söylemesi, onyıllar boyunca Türkiye zindanlarının kabusla anılmasının önüne geçemedi tabii.

Köprünün altından çok sular aktı, Türkiye'de düşünceleri yüzünden gerçekten işkence görenlerin, kaybedilenlerin hikayesi bir Hollywood filmine konu olmadı. Zaten ülkenin 'içişleri' yani Kürtlerin, solcuların, muhaliflerin başına gelenlerin hiçbiri, Batı için 'ilginç' bir senaryo değil. 

BATILI VATANDAŞLARA CASUS MUAMELESİ

Ancak bugün için aynısını söylemek mümkün değil. Hapishaneler ve baskıcı yönetim, 12 Eylül dönemiyle karşılaştırılıyor. Ve bu defa, hapiste pek çok yabancı da var. Gazeteci, eğitmen, sivil toplumcu pek çok Avrupalı, 'casusluk' ve 'terör örgütlerine yardım' gibi suçlamalarla hapiste. Batı ile ilişkiler koptu kopacak noktasında, ayrıca hiçbir dönemle kıyaslanamayacak ölçüde yabancı düşmanlığı kışkırtılıyor.

Alman hükümeti, kendi vatandaşı gazeteci Deniz Yücel ve Meşale Tolu'dan sonra insan hakları savunucularının toplantısına eğitimci olarak katılan Peter Steudner'in serbest bırakılması için baskı yapıyor. Fransız gazeteciler keyfi biçimde gözaltına alınıp kimbilir hangi pazarlıklar sonucunda sınırdışı ediliyor. Geçenlerde iki Çek vatandaşı, 'terör örgütüne yardım' gerekçesiyle altı yıl hapis cezasına çarptırıldı. Amerikalı gazeteciler şimdilik sınırdışı ediliyor. 

Çoğu ülke, vatandaşlarına 'Türkiye'ye gitmeyin' uyarısında bulunurken izlenen siyasetin turizme nasıl yansıdığını herkes kendi gözleriyle görüyor. 

Öte yandan, karşılıklı rest ve misillemelerle süren gerginliklerin, bundan sonra siyasi ilişkilere nasıl yansıyacağı konuşuluyor. Ancak işin insani boyutu hep arka planda tutuluyor.  

İki anlamda; hem hapishanelerde suçları kanıtlanmadan, iftiralarla rehin alınan insanların dramı... Hem de Türkiye insanının tüm bunlardan göreceği zarar. 

Çok ağır suçlamalarla, yargılanmadan tecrit koşullarında tutulan yabancılar gözönüne alındığında, yakın gelecekte 'Geceyarısı Ekspresi'nden çok daha beter etki yapabilecek filmlerin, kitapların çıkabileceğini herhalde kimse düşünmüyor. Ya da önemsenmiyor.

Çünkü bütün mesele günü kurtarmak. Daha doğrusu 2019'u çıkartmak. Bu uğurda her türlü baskı, hukuksuzluk, işkence, yolsuzluk, yalan ve hatta 'rehin alma' mübah görülüyor. 

BUGÜNLERİN ACISI YARIN ÇIKACAK

Diyelim ki Türkiye'yi yönetenler bir gün zarar-yarar dengesine bakıp yeniden 'demokratik, laik' bir ülke olmaya karar verdi. Olur mu, herşey olur! Normalleştik... OHAL'den çıktık... Hapishanelerde rehin tutulanlar tahliye edildi... Peki bugünlerin hesabı, günahları görülmeyecek mi? Herşey püf diye unutulacak mı? 

Batı'nın kendi vatandaşı sözkonusu olduğunda insan haklarına gösterdiği hassasiyeti, Türkiye vatandaşlarına göstermediğini biliyoruz. Nuriye Gülmen-Semih Özakça için AİHM'in aldığı karar, bunun doruk noktasıdır. Ama kendi vatandaşlarına yapılanların etkisi farklı olacak. Ergen çocuklar gibi 'Biraz da biz efelenelim bakalım, görsünler gücümüzü' demek, asla çözüm değil.  

'Ne yaparlarsa yapsınlar' deme lüksüne sahip değiliz. Savunmasından istihbaratına, ekonomisinden doğal kaynağına, kültüründen sosyal ilişiklerine türlü bağ, yıllar içinde kurulmuş, geliştirilmiş.  

Dünyada daha da yalnızlaşmayı, çocuklarımızın bizden beter sıkıntılar çekmesini, en basitinden 'Geceyarısı Ekspres'leriyle anılmak istemiyorsak bu kısa vadeli, sığ politikaların üzerinde iyice düşünmek, verilen zararı duygu değil, mantık süzgecinden geçirmek şart.  

Kime söylüyorum? Artık ben de bilmiyorum.