• 7.02.2017 00:00

 Beyoğlu’nda, Karaköy’de, İstiklal Caddesi’nde yağmalanan dükkânları, evleri, işyerlerini gözlerimle gördüm! Her şey, ama her şey kırıp yığılmış, yağmalanmış, sokaklara atılmıştı. Sadece yağmalama, yakıp yıkma değil, yakalanan papazların sünnet edilmesi, kadınlara sarkıntılık edilmesi, kiliselerin, sinagogların, okulların yakılması gibi olaylar da vardı. 

Olanları görünce insanlığımdan utandım! (6-7 Eylül'ün tanıkları anlatıyor, Birgün, 06.09.2017)

Ressam Aydın Karahasan, İstanbul pogromuna dair tanıklığı ve hissiyatını bu sözlerle anlatmış... Merkez-sağ medyada 6-7 Eylül 1955 neredeyse hiç anılmazken yıldönümünün kalan bir avuç bağımsız, sol yayında hatırlanması, haber yapılması artık olağan. Doğuda sokağa çıkma yasakları, köy baskınları, sivil ölümleri yaşanır, batıdan yoğun beyin göçüne yol açacak derecede 'aidiyet ve huzur sorunu' büyürken 62 yıl öncesinin travmalarıyla kim uğraşır?

Kaldı ki 6-7 Eylül olaylarının ne olduğunu, İstanbul'da başta Rumlar olmak üzere, azınlıklara yönelik organize, korkunç saldırıları bilenlerin sayısı gün geçtikçe azalıyor. Daha düşündürücü olan, 6-7 Eylül'ün eksik ve yanlış bilgilerle geçiştirilmesi. 

Eh, kanlı, çirkin tarihi hatırlamak ve yüzleşmek, 'anlı şanlı' geçmişe methiyeler düzmeye, misal, Malazgirt'ten İstanbul'un fethine hayranlık ve özlemle anmaya benzemiyor... 

ŞEHRİN RUHUNDA AÇILAN YARA

6-7 Eylül olaylarında Türk basınına göre 11 kişi ölmüştü. Yaralı sayısı resmi rakamlara göre 30, gayriresmi kaynaklara göre 300'dü. Sadece Balıklı Hastanesi'nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştü. Resmi rakamlara göre 5.300'ü aşkın, gayriresmi kaynaklara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğramıştı. En büyük tahribat Beyoğlu'nda yaşanmıştı. Bunu Eminönü, Fatih, Şişli, Beşiktaş, Sarıyer, Kadıköy, Adalar, Üsküdar, Bakırköy izlemişti.

(6-7 Eylül yağması ve 1964 sürgünleri, Ayşe Hür, 6.9.2015, Radikal)

6-7 Eylül'de işlenen suçların cezasız kalması, devletin olayları 'idare etme' biçimi ve medyanın konuyu ele alışı (yönlendirmesi) toplumda, şehrin ruhunda kolay silinemeyecek, derin izler bıraktı. Tıpkı Trakya'da, Dersim'de, Çorum'da, Sivas'ta, Diyarbakır'da bıraktığı gibi... 

Ötekine, özellikle farklı din ve etnik kökenden olana duyulan güvensizlik ve düşmanlığın en küçük hadisede alevlenmesi, daha doğrusu alevlendirilmesi neredeyse gelenek haline geldi. 

Yaşam tarzına müdahale tartışmaları günümüze şekil değiştirerek gelmiş de olsa temeli aynı: Farklı görünen, düşünen, davranan ve azınlıkta olana (Hıristiyan, Ermeni, Kürt, LGBTi, vs) derin bir düşmanlık...

KİRLİ GEÇMİŞTEN BİHABER 

İstanbul'un bugün de kalburüstü sayılan ilçelerinde 1955'te yaşananları hatırlayan, tanıklarına soranlar git gide azalıyor. Şehrin hafızası, büyük göç dalgaları, dudak uçuklatan inşaat hamleleri ve yeniden tanzimiyle hızla yitip giderken geçmişteki kayıpların, acıların çetelesini kimse tutamıyor. 

İşin tuhafı, İstanbul'da artık kendini yabancı gibi hissettiğinden şikayet edenler, şortlu kadına, müzik dükkanına, kısacası yaşam tarzına müdahaleden dem vuranlar da kirli geçmişten bihaber. Daha kötüsü, öğrenmek istemiyorlar. 

Bu nedenle Nor Zartonk'tan Murat Mıhçı'nın demokrathaber.com'daki yazısını okurken irkildim. Mıhçı, 6-7 Eylül olaylarını işleyen belgesel (Mana Mou Istanbul) gösteriminden bahsederken şöyle demiş: 'Gelenlerin yarısından fazlasını tanıyordum. Kadıköy civarında oturan Ermenilerdi büyük çoğunluğu. Sessizce izledik' .

Düşünün, 6-7 Eylül'e dair nadir belgesel çekiliyor, ama gelin görün ki izleyici, azınlıklar ve üç beş duyarlı vatandaştan öteye geçmiyor... Sebep, sinema salonlarına iltifatın azalması veya yaz havası değil. 

Keşke kendi hayat tarzı, hayatı için endişe edenler o günlerde neler yaşandığını hatırlamak, hesap sormak için daha fazla çaba harcasaydı. Belki bugün de farklı azınlıklar, korkuyla yaşamak zorunda kalmayacaktı.