• 23.01.2018 00:00

 Bir zamanlar okullardaki beden eğitimi derslerine ‘rahat-hazır ol’ komutuyla başlanırdı. Haftada bir saatlik Milli Güvenlik dersinde de öğretmen gelirken kapıda birimiz asker gibi nöbet tutar, komutu verir, sınıf hazırola geçerdi.

İlginçtir, her iki uygulama da AKP iktidarında kaldırıldı.

Oysa ‘yeni Türkiye’de yetişmesi arzulanan kindar nesillere, kuşanılan savaş araçlarına bakınca, insanın ‘askeri düzen ve ruhun genç yaşta aşılanmasında fayda varmış’ diyesi geliyor.

En azından iktidar ve ortakları açısından...

Ha, “artık okulda askeri komuta ihtiyaç kalmadı çünkü zaten her camiden çağrı yapılıyor, her televizyondan komut veriliyor” derseniz, haklısınız.

Baş Hoca -aynı zamanda Reis, AKP Lideri, Başsavcı, Cumhurbaşkanı ama ‘tek adam’ değil- 90 bin cami ve hazırolda medya dururken Milli Güvenlik dersine vermeye ne gerek var?

Komutları bazen doğrudan veriyor, bazen başkalarına tebliğ ediyor... Başbakan Yıldırım’ın Afrin’le ilgili basına verdiği talimatlar gibi. Hoş, İrfan Aktan’ın dünkü yazısında belirttiği gibi, ona da hacet yok. Merkez medya zaten eridi gitti; Baş komutanın yanında, arkasında çoktan hizalanan, sanki askeri harekata bizzat katılan bir yayıncılık anlayışı mevcut.

ZAHMET ETMEYİN, YAZIP DA VERİN

12 Eylül sonrasında ve 1990’larda gazetecilik yapanlar, askerin medyaya nasıl hükmettiğini, neyi nasıl yazacağının nasıl tebliğ edildiğini benden iyi bilir.

Tabii bugünün iktidarına ve destekçilerine sorsanız, o dönem askeri vesayetin zulüm yıllarıydı... Acep Atatürkçülüğe çark etmeye çalıştıkları gibi bu görüşten de dönmüş olabilirler mi? Kullanılan dil ve yöntemler, askeri sıkıyönetimlere rahmet okutacak düzeyde olduğuna göre, pekala mümkün...

Basın ültimatomuna dönelim. Sadece ‘hassasiyet’ gösterilecek konuları değil, neyin nasıl yazılacağına kadar ayrıntılı bir liste bu.

Bunca zahmete ne gerek var? O gazetecilerin yerinde olsam, “Madem öyle buyrun efendim, siz bildiğiniz gibi yazın” diye stüdyoyu, gazeteyi, siteyi doğrudan Binali Beye teslim ederim. Temiz iş olur.

Tekrar tekrar söylemekte fayda var:

Gazetecinin işi, ‘milli menfaatleri’ gözetmek değildir. Gazeteci soru sorar. Haber yaparken tek bir kaynaktan değil, farklı -bu durumda savaşın muhatabı olan taraflar ve uluslararası basından yorumlar- kaynaklardan beslenmek zorundadır.

Çünkü gazetecinin halka karşı ‘doğru bilgiyi aktarma’ sorumluluğu var, devleti hatasız kul olarak gösterme görevi başkalarına ait.

Gazeteciler, devletin uygun gördüğünü değil kamuoyunun merak ettiklerini gündeme getirmekle yükümlü.

AFRİKA’YA SALDIRI VE SOSYAL MEDYA GÖZALTILARI

İster savaş, ister barış hali olsun: Siyasal iktidar, kamuoyunun ne kadar ve nasıl bilgilendirmesine karar veriyor, karşı çıkanı cezalandırıp hapse atıyor, hatta hedef gösterip şiddeti körüklüyorsa bunun adı ‘milli menfaati, birlik ve beraberliği’ korumak değil, saf diktatörlüktür.

Eğer bir iktidar, yaptığı siyasetin doğruluğundan eminse, kendine güveniyorsa eleştiriden, farklı yorumdan korkmaz, engellemeye çalışmaz. Akla, sağduyuya, verilere göre davranır, hukukun sınırları içinde yanıtını verir.

Ancak görünen o ki, günde kimbilir ne kadara mal olan mermiler, bombalar boşaltılırken ağızlardan da aynı şiddette, ölümcül sözlerin çıkması isteniyor. 

Cumhurbaşkanı’nın bizzat hedef gösterdiği, Kıbrıs’ta yayın yapan Afrika gazetesi ofisine yapılan saldırı, son derecede vahim... Benzer şekilde, operasyonu eleştiren, sosyal medya paylaşımlarında bulunan gazeteci ve yazarların gözaltına alınması, herkese bir gözdağı:

Susun, hazırolda durun, benim dediğimi söyleyin, yoksa sıra size gelir.

Afrika çalışanlarına, Nurcan Baysal, İshak Karakaş ve düşüncesini ifade etme ‘suçu’yla gözaltına alınanlara büyük geçmiş olsun.