• 1.02.2018 00:00

 Diyarbakır’ın maskotlarından Sakızcı Memo’nun başına gelenleri okumuşsunuzdur...

Ankara’da, metrodan Facebook yayını yapan Memo, muhbir vatandaşlarca ihbar edilip gözaltına alındı. Habere göre konuşmasında arkadaşı Abdullah’a “Apo” diye hitap etmesi ve “Meclis” demesi, iki kadını harekete geçirmiş ve ihbarda bulunmuşlar. Memo, metrodan iner inmez güvenlik görevlilerince Terörle Mücadele’ye götürülüp ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı.

Toplu taşıma araçlarında peş peşe yaşanan ihbar vakalarının şakası yok. Bir ay önce Kızılay’da M.A. adındaki kadın, “Cumhurbaşkanına hakaret” ettiği gerekçesiyle ihbar edilip gözaltına alınmıştı. Muhbir vatandaş, 155’i aramakla kalmamış, otobüsten inip alışverişe giden kadını takip edip bizzat polise teslim etmişti.

Muhbir vatandaşın sadece kulakları değil, gözleri de maşallah fıldır fıldır. Bırakın yüksek sesle konuşmayı, sessizce yazışsanız da kaçış yok. Omzunuzun üzerinden dikilen bir çift göz, hayatınızı kaydırabilir.  

İki hafta önce İstanbul’da böyle bir vaka yaşandı: Bir otobüste, yanındaki kadının telefondaki yazışmalarını okuyan muhbir, whatsapp grubunun isminden işkillenip “Öcalan’ın fotoğrafı”nı gördüğünü iddia etti. Kadın, otobüsten inince gözaltına alındı ardından tutuklandı.

HALKIMIZ ÖZELE BURNUNU SOKMAYI SEVER

Belli ki bir takım vatandaşlar, işi gücü bırakmış, el alemin telefonunu, konuşmasını, halini tavrını takip etmeyi görev edinmiş. Zaten memleket, işsiz güçsüz insan kaynıyor.

Ancak muhbir vatandaş haberlerinin, toplumda iki taraflı etkisi var:

Birincisi, muhbirliğe heves edenlerin çoğalması ihtimali. Malum, polisçilik oynamayı, olay olunca durup seyretmeyi, özele burnunu sokmayı seven, “ifade özgürlüğü”nü salt kendine özel bir hak zanneden vatandaş çok.

Muhbir heveslileri için topluma muntazam olarak zerk edilen paranoya ve korku ikliminin kendisi, ideal bir ortam. Baksanıza, medya hedef gösteren, yalan söyleyen koca koca adamlarla dolup taşıyor; üstelik böyle güç kazanıyorlar.

İkincisi, ister muhalif olsun, ister olmasın, suç unsuru içersin, içermesin... Binlerce insan, sosyal medya paylaşımında bulunduğu bahanesiyle dahi tutuklandı.

Halkımız bunlardan öyle güzel ders aldı ki kendi aile yakınlarıyla, arkadaşlarıyla bile OHAL’i tartışmaya korkuyor.

Ama istediği kadar önlem alsın, sivil görünümlü muhbir vatandaşın ne yapacağı, nereden çıkacağı belli değil. Belki tipini beğenmez? Eteğini kısa bulur, solcu bıyığı uzattığını düşünür, ihbar ediverir!  

Bırakın gündelik konuşma yapmayı, herhangi birşeyle dalga geçmek bile artık risk. Susmayı, korkmayı öğrenen toplumun tutunacağı tek dal mizahsa, onu da yapamayacak...

GESTAPO AĞI: 30’LARIN ALMANYASI

Tarihte bu işlerin profesyonelce nasıl yapıldığının örnekleri var. Bunların ağababasını Almanya, 1930’larda gördü.

Hermann Görüng’in 1933’te kurduğu Gestapo’nun tam açılımı Geheime Staats Polizei, yani “Gizli Devlet Polisi”.

Gestapo, en fazla 40 bin kişiden oluşan bir sistemdi. Her Gestapo ajanı, büyük bir ihbarcı ve casus ağının merkezinde bulunurdu. Sıradan vatandaş için en büyük sorun, kimin ihbarcı olduğunu bilememesiydi: Her gün hasbihal ettiği bakkal mı, köşe başında duran çiçekçi kadın mı? Yoksa işyerinde gözüne bile çarpmayan bir meslektaşı mı?

Sonuçta korku, her şeyi ve herkesi yönetir hale gelmişti. Hitler Almanyası’nda herkes çenesini kapalı tutmayı, ancak Führer hakkında olumlu şeyler söylemeyi öğrendi. Nazi karşıtı espri yapmaya kalkan, gece baskınıyla evinden alınabilirdi. (kaynak: The History Place, The Triumph Of Hitler)

Yeni Türkiye’nin muhbir vatandaşları ise daha emekleme aşamasında. Ama Gestapovari bir ağın kurulması için gereken adımlar atıldı. 2016’da Cumhurbaşkanı’nın emriyle, muhtar muhbir ağı kuruldu. İçişleri Bakanlığı’nın talimatıyla muhtarlar, ayda iki kez Valiler, emniyet müdürleri, jandarma komutanı, STK temsilcileriyle “güvenlik” toplantıları yapıyor.

Hukukun, demokrasinin olmadığı, tüm idarenin tek adama bağlandığı bir yönetim biçiminde, vatandaş da Gestapoculuğa özendiriliyor. Çünkü asıl korkan onlar. Çünkü demir pençeleriyle herşeyi kontrol altına alamadıkları sürece dağılacaklarını biliyorlar. İyi de nereye kadar, nasıl?