• 26.04.2018 00:00

 Dün açıklanan “Dünya Basın Özgürlüğü” endeksine göre Türkiye, 180 ülkenin arasında 157’nci sıraya düştü.

RSF’nin (Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü) her yıl yayınladığı endekse göre ülke, son bir yılda iki basamak daha aşağıya yuvarlanmış.

Biz gazeteciler, 157’nci olmanın; yani baskının, sansürün, adaletsizliğin kahrını her gün farklı vesilelerle, yaşayarak tadıyoruz. Ancak asıl üzüldüğümüz, bu kepazeliğin asıl faturasının vatandaşa çıkması. Ve birçoğunun bunun farkında bile olmaması...

Tekrarlayalım sıkılmadan, belki kafalara daha iyi girer: Basın özgürlüğü kriterlerinde sergilenen berbat performans, bu ülkenin utancı. Çünkü gerilemenin, hak, adalet ve demokrasiden uzaklaşıldığının bir başka kanıtı.

Endeksin açıklandığı saatlerde, Silivri’de Cumhuriyet gazetesi davasının karar duruşması görülüyordu.  

Dile kolay...

Gazeteye açılan soruşturma ve davalarla, yöneticisinden çalışanına kadar yapılan baskın, gözaltı ve yargısız infazlarla iki yıla yakın bir süre geçirildi. Meslektaşlarımız, arkadaşlarımız, büyüklerimiz inanılmaz adaletsizlikler serisine göğüs gerdi. Mesleklerini defalarca savunmak zorunda kaldılar. Çoğu, bir yılı aşkın bir zaman özgürlüğünden mahrum, sevdiklerinden uzak kalmak zorunda kaldı. İşinden gücünden alıkonuldu.

HABER ALMA HAKKINDAN OLMAK, KANSER GİBİ

Onlar bu muameleye maruz kalırken sizler de “haber alma hakkı”nızdan oldunuz. Çarpan etkileriyle birlikte, haber alma hakkından olmak, kanser gibi birşey.

Çünkü hücrelere yayılan bozulmayı anladığınızda ya iş işten geçmiş oluyor... Ya da zorlu ve uzun bir tedavi süreciyle, şansınız ve iradeniz varsa atlatıyorsunuz. Toplum ve basın özgürlüğü ilişkisi için de aynısı geçerli.  

Dün gece açıklanan kararda mahkeme, yazar, yönetici ve çalışanlara 2 yıl ila 7 yıl arasında değişen cezalar yağdırdı. Tek iyi haber, Silivri’de rehin kalan son kişinin, Cumhuriyet Vakfı yöneticisi Akın Atalay’ın da nihayet tahliye edilmesi oldu.

Şimdi kararlar, üst mahkemede değerlendirilecek. Meslektaşlarımız, karar onaylanmadan tekrar hapse girmeyecek.

Ancak davanın ve suçlamaların kendisi gibi, Cumhuriyet yönetici ve çalışanlarına verilen hapis cezaları da aynı kepazeliğin ürünü. İddianameden tutun tanıklıklara, duruşmalardan tutun suçlamalara, Cumhuriyet davası bu ülkenin sürüklendiği kara girdabın özeti.

Nasılını, Cumhuriyet avukatlarının müthiş savunmalarından yararlanarak anlatayım.

Bugün Cumhuriyet’in başına gelenin, yarın herhangi bir kurumun ya da kişinin başına gelmeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Keyfiliğin, hukuku defalarca ihlal etmenin, vicdansızlığın tek hedefi muhalif olanlar, doğru haberi yaymaya çalışanlar değil. Bugün iktidarın yanında boncuk gibi dizilenler, yarın pekala kendilerini adalet diye inlerken bulabilir.

- FETÖ’YÜ SAVUNAN, ‘FETÖCÜLÜK’LE SUÇLUYOR: Yazar Orhan Bursalı’ya, 2013’te “Gülen’e hakaret” iddiasıyla dava açan savcı Hacı Hasan Bölükbaşı, Cumhuriyet’i FETÖ suçlamasıyla mahkum etmeye çalıştı.

- HUKUK DIŞINDA HERŞEY BU DAVADA: Avukat Duygun Yersuat, iddianamede ceza hukuku prensiplerine dair HİÇBİR ŞEYİN olmadığını anlattı. Soruşturma tutanağı keyfi, tarihlerin bile üzeri çizilip değiştirilmiş... Hukukta asla kabul edilemeyecek rezillikler silsilesi...

- BİLİRKİŞİ, BİLAL BEYİN VAKFINDAN: Mahkemenin seçtiği (veya dayatılan) bilirkişinin liyakatı kadar, siyasi iktidardan bağımsız oması beklenir, değil mi? Rüyalar ülkesinde belki. Burası Türkiye, Reyiz ne isterse! Ünal Aldemir adlı bilirkişinin özelliği, bir yüksek okulda okutman olması ve Erdoğan’a hayran olması! Ve de Bilal Erdoğan’ın vakfına üye... Bu!

- YALAN, YALAN, YALAN: Vakfın gayrımenkullerinin düşük fiyata satıldığı -ve bu yolla para kaçırıldığı- iddiası kanıtlarıyla ortaya çıkarıldı. Yargıtay’ın kararları yok sayıldı. İddianame şahit beyanlarına dayandırıldı. Kimdi bunlar? Yayın politikasını “beğenmeyen”, kendine gazetede (veya başka yerlerde) pozisyon ve statü yaratmaya çalışan zavallılar. 

- USULSÜZLÜKLER DİZBOYU: Ciddiyetsizlik öylesine bir boyutta ki duruşmalar sürerken belgeler getirilerek “yeni delil” diye sunuldu. Mahkeme gerekçe göstermeksizin kabul etti.

- ADİL YARGILAMA İHLALLERİ GIRLA: Avukat Bahri Belen, soruşturma başladığında hiçbir şekilde bilgi edinemediklerini ifade etti. Soruşturmanın detayları avukatlara değil, AA’ya verildi! Ahmet Şık’ın ifadesinden önce Sabah gaztesinde hakkındaki suçlama yayınlandı.

- “TERÖRE YARDIM” NE? İNCELEME BİLE YOK! Cumhuriyet çalışanları, yayınladıkları haber ve yazdıkları haberler üzerinden üç ayrı örgüte yardımla suçlandı. Peki hangi ifade, hangi yayın, niçin hukuka aykırı? Teröre yardım suçu nasıl işleniyor? Avukat Tora Pekin, savcılığın bu incelemeyi yapmadığını çünkü gazetecilik dışında bir faaliyet olmadığını tane tane anlattı.

- BİLMENİZİ İSTEMİYORLAR: Başa döneceğiz. Cumhuriyet, siz bilmeyin diye yargılandı ve cezalandırıldı. Suç unsuru olarak gösterilen haberlerde gerçeğe aykırı tek bir bilgi yok. Dolayısıyla savcılığın yorumu tümüyle siyasi ve hukuktan uzak.

- SAVUNULAN ŞEY NAZİ HUKUKU: Avukat Fikret İlkiz, mahkemenin savunduğu görüşün, Anayasadaki tüm temel hak ve özgürlükleri sınırlayan 13. Madde olduğunu belirtiyor:

Her hak ve özgürlüğün sınırını, ait olduğu hak ve özgürlükler kendisi çizer. Basın/ifade özgürlüğü, devletin özgürlükleriyle sınırlandırılamaz. Ceza hukuku, cezalandırma hukuku olmaktan çıkarılmalıdır. Bu Nazi hukukundan alınmadır, kalmadır ve artık aşılmalıdır. Bu davaya konu olan suçlamalar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 17. maddesinin ihlalidir. Suçlama, delil değildir.

Soruyorum: Hanginiz böylesine keyfi hukukun, daha doğrusu hukuksuzluğun hüküm sürdüğü bir ülkede yaşamak istiyor? 24 Haziran’da bunu oylayacaksınız.