• 3.02.2018 00:00

 Seçimin üzerinden geçen bir haftada muhalefet temsilcileri, sorulan, sorulması gereken soruların bir kısmına, tatmin edici olmaktan uzak cevaplar verebildi.

Pazar günü Cumhuriyet gazetesinin derlediği 18 sorunun her biri, topu taca atmadan cevaplanmaya muhtaç.

Adil Seçim Platformu (ASP) tartışmalarına istinaden, sadece CHP’nin değil, diğer muhalefet partilerinin de sorumlu olduğunu ve sessiz kaldığını hatırlatmak isterim...

Çünkü platform, CHP ve Millet İttifakı’nın ötesinde, dört parti ve 12 sivil toplum kuruluşunun seçim güvenliği için yaptığı bir güçler birliğiydi. Yükün ve organizasyonun büyük kısmı CHP’deydi. Fakat İYİ, HDP, Saadet’ten, seçim günü nasıl çalıştıklarına, sandık güvenliğini ve kontrolünü nasıl sağladıklarına dair bir özeleştiri duymadık.

Oysa seçimden önce pek kendilerine güveniyorlardı! Meral Akşener sandıkların üzerine oturacaktı, HDP her sandıkta görevlisi olacağını açıkladı. Oy ve Ötesi, 200 binden fazla gönüllüyle çalıştığını ilan etti. Ee, nerdeler şimdi?

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onursal Adıgüzel, Birgün’de yayınlanan röportajda, CHP’nin veri kaynağı sistemini ASP’den titizlikle ayırıyor.

ASP’nin açıklamasının aksine, seçim gecesi sistemin çöktüğünü reddeden Adıgüzel, CHP sisteminin işlediğini iddia ediyor. Fakat o gece ve ertesi günlerde neden ellerindeki verileri açıklamadıkları hala bir sır.

SANDIKLARIN ANCAK YARISINA HAKİM

Asıl sorun, Adıgüzel’in de belirttiği gibi ellerinde 79,914 tutanağın olması. Bu rakam, yurtiçi+yurtdışı sandıkların yarısından biraz fazla.

Bu arada YSK iki farklı sandık sayısı verdi, yani sandık sayısını dahi bilmediğimiz bir seçimden çıktık!

Resmi Gazete’de yayınlanana göre yurtiçinde 181 bin 129, yurtdışında 3 bin 167 bin sandık vardı. Toplam 184.296 ediyor.

YSK Başkanı’nın AA’ya açıkladığı “tahmini” yurtiçi sandık sayısı ise 180 bin 186! (Kaynak: Cumhuriyet)

Sandık sayısı halen belirsizliğini korurken, muhalefet sadece yarısına tekabül eden verileri doğrulayabiliyor. Bunun anlamı, açıklananın aksine, sandıkların yarısında muhalefetin gönüllü ve görevli bulunduramadığı... Bulundurduysa da tutanakların yarısının buhar olduğu!

Sandıkların ancak yarısına hakim olabilmişken mesele, “Baktık, elimizdekilerle uyuşuyordu, sonuç bu” diye geçiştirilemez. Bu kadar manipülasyon, imzalı tutanaklar, saldırılar, tehditler olmuşken “A demek ki öyleymiş, ne güzel” deyip kimse arkasına yaslanamaz.

Toplumda derin bir güvensizlik var, evet. Ama güvensizliğin nedenleri arasında “hırsızlık şüphesi” varsa bir o kadar da “beceriksizlik ve yetersizlik” tecrübesi var.

Muhalif seçmen, şeffaflık bekliyor.

Muhalefetin, verdiği sözlerin ardında durup durmadığını öğrenmek istiyor. Zaten böyle bir talepleri olmasa gider Cumhur İttifakı’na oy verirlerdi, öyle değil mi?

Anladık; seçim gecesi teknolojik, psikolojik ve organizasyonel bir çöküntü yaşandı. Bunun hesabı şimdi görülmezse daha sonraki seçimlerde, başta CHP olmak üzere, her muhalif partiye bir şekilde yansıyacak.

Peki, seçim gecesinden sonraki süreçte “çöküş” nasıl tamir edildi? Tekrarlıyorum, mesele “oy çaldılar”demek değil. Muhalif kesimlerin, bu olağanüstü dönem ve süredeki demokrasi deneyiminin kazancı, her sandıkta örgütlenmek olmalıydı. “Zaman azdı” diye savunmaya geçilemez, çünkü referandumdan sonra başlansaydı bugün her bir sandığın tutanağı muhalefet partilerinde olurdu.

Sonuç ne olursa olsun, nerede hata yapıldığını, eksik kalındığını tespit etmek ve şimdiden, asla aynı çöküşü yaşamamak için vargücüyle çalışmak... Siyaset iletişimcisi Gülfem Sanver Saydan’ın sözleriyle, “İyi niyetle değil, profesyonel olarak örgütlenmek...”

GAZETECİLERİ BEKLEYEN TEHLİKE

Seçimin ardından öylesine dehşetengiz haberlere boğulduk ki...

İçişleri Bakanı Soylu’nun muhalefet liderlerini ve seçmeni hedef göstermesi, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “beğenmediği” gazeteci, akademisyen ve araştırmacıları isim isim sıraladığı tehdit ilanı, Alaattin Çakıcı’nın gazeteciler için açıkça talimat vermesi, hiçbir şekilde kabul edilemez.

Gazeteci haber yapmaya -beğenin ya da beğenmeyin- şiddete açıkça teşvik etmediği sürece, eleştirmeye devam edemezse bittik demektir..

Gazetecileri bekleyen bir başka tehlike, gündemin yoğunluğundan, sarsıcılığından ve kendilerine yönelen tehditlerden başlarını kaldırıp, 24 Haziran’a dair hayati soruları sormaktan vazgeçmeleri.

Seçim günü, bağımsız yayınlarda ve serbest çalışan gazeteciler için bir faciaydı.

Ha Kuzey Kore, ha Türkiye... Ülkede, herkesin yararlanabildiği tek bir haber kaynağı kalmış; o da devletin elindeki AA.

El konan, satılan haber ajanslarının, yayın organlarının eksikliğini, 24 Haziran’da çok acı biçimde test ettik.

Peki basın, bu kötü deneyimden kendine ders çıkaracak mı? Halkın haber alma hakkını savunabilecek mi?Bundan sonra ne yapabilir? Devletin ve muhalefetin kısıtlı verilerine teslim mi olacak?

Bu da sonraki yazıya...