• 3.02.2018 00:00

 Her zamansız ölüm, hele ki canından olan bir bebekse, en hafif tabirle içimizi kavurur. Bir çocuğun, bebeğin hayatı;hele ki bir başka insan veya insan grubunun kastı, ihmali nedeniyle meydana gelmişse herkesi lanet ve isyan ettirir.

Yüksekova’da, Nurcan Karakaya ve bebeğinin otomobille geçişi sırasında infilak eden patlayıcı nedeniyle hayatını kaybetmesi, hepimizin kanını dondurdu. Yolun önceden PKK’ce tuzaklandığı açıklandı. Umarız bu korkunç, kanlı eylemin gerçek sorumluları bir an evvel ortaya çıkarılır ve cezalandırılır.

Ne yazık ki siyasi iktidar, katliamla alakası olmayan sivilleri, muhalefet partisini hedefe alarak, konuyu tekrar idama getirerek, anne bebeğin katli üzerinden nefret siyaseti üretmeyi seçti.

Sosyal medyada öncelikle iktidarın yönettiği hesaplar aracılığıyla kimin, olaya nasıl tepki verdiğinden yola çıkarak hedef göstermeler yine başladı. Saldırıyı kınayan açıklamalar yapan HDP vekilleri bile kullandıkları kelimeler üzerinden hakaretlerin, çarpık yorumların öznesi oldu.

Son derecede hastalıklı bir hal bu. Zira anne-bebeğin ölüm bedeni üzerinden yas yarıştırmak, başka sivil katliamlarla kıyaslamak, en hafifinden ayıp, yersiz, haksız ve insanlık dışı.

Ailenin yaşadığı derin üzüntüyü çiğneyerek, nefretle önüne gelene saldırmak çözüm mü? Bu tutum, varsa kendi sorumluluğunun da üstünü örtmek anlamına gelmiyor mu?

ÖNÜNE GELENE “VURUN KELLESİNİ”

Güvenlik güçlerinin hakimiyetinde olan ve belli ki sivillerin de kullanımına açık bir yolun neden korunamadığını, hangi ara tuzaklandığını sormak, gazetecilerin görevi.  Ne var ki önüne gelene “vurun kellesini” diye haykıran güruh ve ruh diri tutulurken, soru sormak da yasak.

Öte yandan, onyıllardır süregelen savaş politikasını sorgulamak, daha ne kadar acı kayıp yaşayacağız demek yerine kandan, terörden beslenen yapıları diri tutan politikaları sürdürmenin acı sonuçlarıyla baş başa bırakılıyor toplum.

Çocukların, çoğu önlenebilir cinayetlerle can verdiği bir ülkedeyiz. Ağır çocuk istismarı vakaları, çocuk işçilerin ölümleriyse birer rakam olarak kayda geçiyor. Son beş yılda 319 çocuk çalışırken hayatını kaybetti, kaçından haberiniz oldu?

Demirören AVM’de bir çocuk, yürüyen merdivenden düşerek hayatını kaybetti ve savcılık “gizlilik kararı” aldı. Belli ki AVM’nin iç mimarisi hatalı, denetim yapılmamış, güvenlik ve acil durum önlemleri alınmamış.

Ama bunlar sorgulanmıyor, çocuğun ismi bile açıklanmıyor. Zira Demirören AVM’nin sahibi, aynı zamanda Hürriyet-CNN Türk-Milliyet’in de aralarında olduğu büyük medya grubunun sahibi.

NEYE YANALIM, ŞAŞIRDIK

Demirören AVM’deki çocuk ölümü üzerinden patronları, devleti hedef göstermek, onlara “katil” demekle hiçbir yere varılmaz. Mesele, gücü, parayı, yetkiyi elinde bulunduranlardan sorumluluk almalarını, görevlerini yerine getirmelerini, olayı örtbas etmemelerini istemek.

Ancak bu şekilde başka elim “kaza”lar önlenebilir. Bebeklerin, çocukların ölümüne kahrolmak yetmiyor. Tek amacımız, isteğimiz, tekrarlanmaması! Buna göre politikaların geliştirilmesi, önlemlerin alınması.

Geçen hafta, Ayvalık’ta batan mülteci botunda ölenlerin arasında üç bebek de vardı. Yaygın medyaya yansıma biçimi, “FETÖ’cüleri taşıyan bot battı” oldu. Küçücük çocuklar FETÖ’cü ilan edildi, dahası bu nedenle ailelere cenaze aracı verilmediğini HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ortaya çıkardı.

Neresinden tutalım, neye yanalım artık şaşırdık:

İnsanları, kendi ülkesinden bebekleriyle birlikte, mülteci botlarıyla kaçmaya iten iklime mi?

Ege ve Akdeniz sularının, mültecilerle birlikte Türkiye vatandaşlarının da mezarı haline gelmesine mi?

Sosyal medyada yazdıkları üzerine operasyon yapmasını bilen güvenlik güçlerinin, küçük yerlerde herkesin tanıdığı, bildiği insan kaçakçılarını “yakalayamaması”na mı?

Kadınların, çocukların azılı birer katil muamelesi görmesine mi? Savaşta bile “düşman”ın cenazesine yapılmayacak, dinen ve vicdanen yanlış eylemlerin alkışlanmasına mı?

Çocuktan bile nefret eden, ölü çocuk bedenleri üzerinden ayrıştıran zihniyete mi?