• 21.08.2018 00:00

 Temmuz’da açıklanan resmi verilere göre 125 bin 806 kişi, son iki yılda ihraç edildi. Ancak OHAL süresince, 34 Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işlerinden ihraç edilenler sadece rakamlardan ibaret değil. Hepsinin öyküsü kendine has. Aynı zamanda hepsinin öyküsü, bir bütünün parçası.

Gece yarıları yayınlanan isim listelerini tarayan, kendi isimlerini gördüklerinden itibaren hayatı radikal bir şekilde değişen yüz bini aşkın kamu çalışanından söz ediyoruz.

Emniyet, bakanlıklar ve ordudaki ihraçlar hakkında fazla birşey bilmiyoruz. Ancak başta üniversiteler olmak üzere, yargı, belediye ve sağlık kurumlarından atılıp kimilerince “sivil ölüme” terk edilenlerin bir kısmı, haksızlığa uğradıklarını yüksek sesle dile getirmekten çekinmiyor.

Belge Yayınları’ndan yeni çıkan “OHAL’de Hayat: KHK’liler Konuşuyor” adlı kitap, 27 insanın kendi kaleme aldıkları hikayelerinden oluşuyor. Aralarından ikisi -Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Cihangir İslam- milletvekili oldu. Bazıları yurtdışına gitmek ve sürgünde hayatını sürdürmek zorunda kaldı. Kalanlar, kendi ülkelerinde hapsedildi.

Fakat editörlüğünü Kemal İnal, Efe Beşler ve Batur Talu’nun üstlendiği bu çok değerli kitabın başlıca derdi, mağduriyetleri anlatmak değil.

TEMİZLİĞİN BAHANESİ KHK

Doğru, KHK’yle ihraç edilmek, başlı başına bir mağduriyet... Sadece ihraç edilen kişiyi değil, bütün aile fertlerini derinden etkileyen, hayatlarını sadece ekonomik değil sosyal ve psikolojik olarak alt üst eden bir haksızlığa uğruyorlar. Buna rağmen, müthiş bir mücadeleye girişiyorlar. Editörlerin önsözde belirttiği gibi; mesele mağduriyeti anlatmaktan ziyade, “muktedire karşı muhataplığı açık etmek”.

Nasıl bir muhataplıkmış bu diyebilirsiniz... Yazıların hemen hepsi, kişisel tecrübenin yanı sıra bir meydan okuma: Hukuk dışılığı, haksızlığı, mobbingi teşhir eden, dayanışmayla güç kazanan sesler bunlar.

Altı çizilecek bir husus, kitaba katkıda bulunan akademisyenlerin sadece barış bildirisini imzalayanlardan ibaret olmaması. Pek çok öğretim üyesinin ihraç edilmesinin asıl nedeni, aktivist geçmişleri ve idari kadrolara kolay itaat etmemelerinden kaynaklanıyor. KHK’lerin “temizlik” için bir bahane olarak kullanıldığını kolaylıkla anlıyorsunuz.

Bu hafta artıtv’deki “Söz Bizim” programının ikinci bölümünde kitabın iki editörünü ve kitaba katkıda bulunan Yrd. Dç. Savaş Karabulut’u konuk ettim. Fırsat bulursanız seyretmenizi öneririm.

Zira Karabulut’u dinleyince “bu nasıl saçmalık?” diye isyan edeceksiniz.

BİR MÜHENDİSİN ÖRNEK MÜCADELESİ

Savaş Karabulut, Jeofizik mühendisi yani bir deprem bilimci. İstanbul Üniversitesi’nde antidemokratik uygulamalara karşı hep karşı çıkmış, aktif bir Eğitim-Sen’li. Önce uluslararası bir bilim kongresine gerekçe gösterilmeden “yollanmıyor”, derken Ekim 2016’da ihraç ediliyor.

Tabii ihraçlar için gerekçe gösterilen örgüt üyeliği veya iltisaka dair hiçbir belge, yargılama ortada yok!

Karabulut, ihraç edildikten sonra hem hukuki mücadeleye hem de çalışmalarına sıkı sıkı sarılıyor. Ancak pasaport engeli sürdüğünden yurtdışındaki bilimsel çalışmalara katılamıyor. Bir yandan da geçim derdi var tabii. Fasulye satmaya başladığını, bu sayede yeni insanlar tanıyıp, yeni bilgiler öğrenip dayanışma ağları kurduğundan gülerek bahsediyor.

Herkes onun kadar becerikli ve moralli olmayabilir. Pek çok akademisyenin, ihraç edildikten sonra üretemediği ve üretimi engellendiği için eve kapandığını biliyoruz. 

KHK nedir derseniz, şöyle cevap verebilirim:

Türkiye gibi deprem kuşağında olan bir ülkede, nadir olarak bilimsel yayın yapan bir jeofizikçiyi fasulye satmaya zorlayan düzendir...

Liyakatı hiçe sayan, yetişmiş az sayıdaki kıymetli insan kaynağını çöpe atmaya kalkan bir zihniyettir.

Şimdiki ve gelecekteki nesillerin bilimle ilerlemesini, gelişmesini, ülkesine katkıda bulunmasını engelleyen hainliğin diğer adıdır.