•  

 Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya Şansölyesi Merkel’le yaptığı basın toplantısında, Türkiye’deki hak ihlalleri ve ifade özgürlüğü cılız da olsa gündeme geldi.

Toplantıya dair en çok konuşulan, Can Dündar ve üzerinde “Tutuklu Gazeteciler İçin Özgürlük” yazılı tişörtü nedeniyle gazeteci Adil Yiğit’in salondan çıkarılmasıydı.

Oysa Erdoğan, tutuklu gazeteci, aydın ve siyasetçilerle ilgiliSteinmeyer’in “yanlış” bilgilendirildiğini söyledi ancak tutuklu gazetecilerle ilgili çelişkili açıklamalar yaptı...

Her zamanki gibi tutuklu gazetecilerin “teröre bulaştığı”nı, yargının da bu yönde karar verdiğini belirtti. Ve hakkında kesinleşmiş hüküm verilmeyen, “suç unsuru” yaptıkları haber ve sözlerden ibaret, tutuklu olarak yargılanan pek çok gazeteciyi bir kez daha “mahkum” ilan ederek hukuka verdiği değeri gösterdi. (Cezası kesinleşenlerin neden ve nasıl yargılandığı konusu zaten AİHM’lik.)

Asıl, Erdoğan “yargı makamları gerekeni yapar” diye konuşurken şu cümleleri de sarf etmesi dikkatlerden kaçtı:

“.. (Steinmeyer) Kendileri bizden 3 tane, 5 tane, 6 tane gazeteciyi istediler. Biz gerekeni yaptık. Yargımız elinden geleni yaparak 2 tanesi tutuksuz yargılanmak üzere, bir tanesi de bırakılmıştır.”

DEMEK Kİ BİR TELEFONA BAKARMIŞ

Böylece, bazı tutuklu gazeteciler (Alman vatandaşı olanları kast ediyor) için pazarlık yapıldığını ilan eden Erdoğan, “hukukun üstünlüğü”nü unutuverip istendiğinde bal gibi “gerekeni” açıkça söylemiş oldu.

Demek ki neymiş?

En ağır ifadelerle terörist ve casus olmakla suçlanmış gazeteciler, “istek yapıldığında” ve ısrarlı olunduğunda birşeylerin karşılığında bırakılabiliyormuş! Tutuklu gazeteciler, aydınlar, siyasiler, birer siyasi rehineymiş.

Demek ki neymiş?

Terör faaliyetleriyle suçlananlar, aslında teröre filan bulaşmamış. “Gereken” istendiğinde yapabiliyormuş.

Demek ki neymiş?

Hukukun üstünlüğü, yargının kararı filan yokmuş. Tek adam rejimi böyleymiş. Gereken icabında yapılır, icabında yapılmazmış: Yargı makamlarına bir telefona bakarmış.

Tahmin edeceğiniz gibi bu bomba itiraf, Türkiye’de sadece bazı internet sitelerinde yer aldı...

Öte yandan yabancı basın, Türkiye’deki basın özgürlüğünün geldiği hale hayıflanırken kendileri üzerlerine düşeni ne kadar yapıyor, sorgulasa iyi olur.

Çünkü haber, Adil Yiğit’in salondan çıkarılması kadar, neden o tişörtü giydiğidir.

ADLARI BİLE ANILMAYAN YÜZLERCE GAZETECİ

Almanya, başka tutuklu gazetecilerin bırakılmasını istedi mi? Öyleyse, hangi kritere göre yüzlerce tutuklunun arasında ön plana çıkmışlar? Sanırım Erdoğan’ın “3-5-6 tane” açıklamasından sonra bunu da öğrenmek hakkımız. 

Zira adları bile anılmayan yüzü aşkın (bildiğimiz kadarıyla en az 174) medya çalışan halen hapishanede.

Kiminin isimleri, neden tutuklandıkları bile bilinmiyor. Aralarında kadın gazeteciler de var.

Mesela Seda Taşkın... Haber için gittiği Muş’ta “ciddi ihbar var” denerek tutuklandı. Meslektaşına “Muş’a geldim sen buraları bilirsin, ne tarz haber yapabilirim” sözleri dahi savcılıkça “örgüt progandası arayışı” olarak değerlendirildi. Sincan Kapalı’da kalıyor, diğer tutuklu kadınlarla pislik yüzünden türlü hastalığın pençesinde.

Tutuklanan gazetecilerin hemen hepsi, gazetecilik faaliyetleri nedeniyle hapiste.

Elbette Almanya ya da başka bir ülkenin tüm gazetecileri kurtarmasını beklemiyoruz. Keşke kurtarabilseler! Keşke Türkiye’deki tutuklu her gazeteciye sahip çıkacak, hakkını savunacak, “gerekeni yaptıracak” birileri olsa.

Erdoğan’ın mahkum saydığı, sadece bu hafta görülecek basın özgürlüğü davalarını sayalım şimdi:

  • 1 Ekim (dün) Kazım Kızıl,
  • 2 Ekim: Altanlar ve Ilıcak davası. Can Dündar, Fadıl Öztürk
  • 3 Ekim: Ömer Çelik, Çağdaş Kaplan, Hamza Gündüz, Selman Çiçek, Vahap Taş, İnan Kızılkaya, Kemal Sancılı
  • 5 Ekim: İdris Sayılgan, Erol Önderoğlu, Şebnem Korur Fincancı, Ahmet Nesin.