• 13.11.2018 00:00

 Basın özgürlüğünün geldiği noktayı konuştuğum hemen her ortamda, konu genellikle ana akımın dönüşümüne ve 90’lı yılların gazeteciliğine geliyor. Doğal, çünkü merkez medyada gazeteciliğe başladım, yetiştim. Meslek hayatımın büyük kısmında Sabah, NTV, Vatan, Akşam, Milliyet gibi yayınlarda çalıştım. Dolayısıyla en parlak yıllarına da düşüşe geçip kendini yok etmesine de içeriden tanıklık ettim.

Malum, ana akımın bilinen, tanınan çoğu ismin tasfiyesi 2014 sonrası hızlandı. Ancak süreç çok daha önce, 2011 genel seçimleri öncesinde NTV’nin tam biata geçmesiyle başlamıştı. 2013 Gezi isyanı sonrasında bile Kadri Gürsel’in deyimiyle “gri alanlar” vardı ve muhalif gazeteciler ana akımda birkaç yıl daha tutunabildi.

7 Haziran 2015 seçimleri öncesi ve sonrasında, kalanlar temizlendi ya da diz çöktürüldü.

Darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL’de binlerce gazeteci, yayınların kapatılması, el değiştirmesi suretiyle işsiz kaldı. Cumhuriyet gazetesi, Vakıf yönetimi üzerinden açılan ve Gülencilikle suçlandığı davalarla bir operasyona kurban edildi.

24 Haziran baskın seçimi öncesinde Doğan grubunun Demirören’e satılması, “son kale”nin düşmesi olarak yorumlandı. El değiştirme sırasında, Milliyet’teki tecrübemden hareketle Doğan grubunun küçüleceğini, fakat her dönemde değişime ayak uydurmakta mahir, popülist yazarlarının aynen yerlerini koruyacağını yazmıştım.

Yakın zamanda ana akımın iki genç gazetesi, Habertürk ve Vatan gazetesi kapandı. Ana akım medyada başlayıp hızlanan ve artık son kırıntılarına uzanan kıyım, siyasette yaşananların da habercisi, aynası oldu.

 

GÜRSEL’İN KİTABI: BİR DÖNEMİN TANIKLIĞI

Otoriterleşmenin ve tek elde toplanan iktidarın medyayı nasıl dönüştürdüğü konusu, aynı zamanda rejimi tartışmak demek.

Kadri Gürsel’in yeni çıkan kitabı “ben de sizin için üzgünüm” (Destek Yayınları) tam da bu nedenle çok önemli.

Zira bir dönemin merkez medya aktörleri, neler yaşadıklarını ve gözlemlediklerini anlattıkça belki “neden bu hale geldik?” sorgulamasını yapmak ve buradan ders çıkarmak mümkün olacak. 

Ana akımda uzun yıllar çalışan, Cumhuriyet gazetesinde yazar olarak başlamışken bir operasyonla kendini hapiste bulan Gürsel, medyadaki kişisel deneyimleri üzerinden son beş yıla odaklanmış. Tabii biraz öncesi, kırılmaların yaşandığı dönemlere de atıfta bulunarak.

“Erdoğan Demirören’le görüşme”yle başlayan kitabın üçte biri, Milliyet’in son dönemi, TRT ve CNN Türk’teki “Dört Bir Taraf” programında yaşananlara dair. Büyük kısmı, Cumhuriyet’e çekilen operasyon, sorgu, suçlamalar, dava süreci ve yer yer Silivri günlerine ayrılmış. 

Gürsel, kitabıyla birlikte çok ihtiyaç duyulan bir gazetecilik tartışmasını başlatmış oldu.

Zira, “Bu kitabın yazıldığı Türkiye, aşağıya burgu hareketi yaparak istibdadın karanlıklarına inerken, ülkenin sorunlu gazeteciliği ölümden sonraki aşamada, derin koma halinde bulunuyordu.” (S. 173)

Öte yandan kitabın konuşulduğu Artı TV yayınında, Gürsel’in “Her ülkenin bağımsız, profesyonel, namuslu gazetecilere ihtiyacı olduğu görüşündeyim. Bu da ancak ana akımda olabilen bir kalite, nitelik” demesi başka bir tartışma başlattı.

Ana akımda çalışmayan, yetişmeyen kimi gazeteciler, haklı olarak bu sözlere tepki gösterdi:

Bu durumda Kürt ve sol-sosyalist yayınlarda yetişen, çalışan gazeteciler “bağımsız, profesyonel, namuslu” olamaz mıydı? Bir diğer deyişle, siyasi görüşleri, illa gazeteciliklerinin önüne mi geçiyordu?

 

BAĞIMSIZLIK, PROFESYONELLİK VE MEDYA

Birincisi, sol-sosyalist ve Kürt medyasında işe başlayıp, yetişip kendini ıspatlamış pek çok iyi gazeteci var. Eğer bir kriterse, bugün aralarında yabancı medya kuruluşlarında çalışanlar da var. Ana akımda uzun yıllar çalışmak, bir körlük yaratıyor: Sadece “büyüklere” (rakiplerine) bakma ve gerisini önemsememe...

 “Profesyonellik” derken siyasi aktivizmin gazeteciliğin önüne geçtiği durumlar tartışılmalı. İdeolojik jargonunhaber diline yerleşmesi ise sorundur, eleştirilir.   

İkincisi, ana akımın çok iyi gazeteciler yetiştiği gibi, bir o kadar kalitesiz, omurgasız hatta tetikçi gazeteciçıkardığını unutmayalım. Bu arkadaşların çoğu bugünkü medyada söz/pozisyon sahibi. Üstelik çoğu, 90’lı yıllarda “abilerinin” yaptıklarından örnek alıp başka bir seviyeye taşıdı. (Örnek: 90’lı yıllarda ana akım yayınlar, Güneydoğu’daki kirli savaşı, öldürülen Kürt gazetecileri nasıl haberleştiriyordu? Yoksa haberleştirmiyor muydu?)

Üçüncüsü, daha küçük ve sol yayınlar ana akım medyayla eşit koşullara sahip değil. Bu da merkez medyayı genç gazeteciler için bir cazibe merkezi haline getirdi. Ana akımda kazanılan maaşlar, imkanlar ve tanınırlık, elbette diğerlerinde yoktu. Karşılığında genç gazeteciler, sendikasızlığı, örgütsüzlüğü seçmeye zorlandı.

Dördüncüsü, gazetecinin bağımsız/tarafsız olması konusu çok tartışmalı ve başka bir yazının konusu. Fakat sormadan edemiyorum:

‘Eski Türkiye’de, ana akımda çalışan gazeteci (siyaseten) ne kadar bağımsızdı? Sermayenin sahipliğinde bir merkez medya, ne kadar bağımsız olabildi? Kürt kimliğini öne çıkarmak bir siyasi taraflılık haliyse misal; laik, Kemalist veya sağcı, muhafazakar kimlikle gazetecilik yapmak değil mi? Şimdilik burada bitireyim. Gürsel’in kitabı, sadece iktidarın yöntemlerini, tetikçi medyayı, dönüşen ana akımı ve yarattığı etkiyi tartışmaya açmakla kalmadı.

Gazetecilikle ilgili temel ilkelerin ve görüş farklılıklarının da konuşulmasını, bu bağlamda “merkez medya neydi ve bugüne gelinmesindeki rolü nedir” sorusunun da sorulmasına vesile oldu. İyi de oldu.