• 18.12.2018 00:00

 Cumhurbaşkanı’nın, özellikle seçim dönemlerinde konuşmalarında tansiyonu yükseltmesi, muhalefeti hedef göstermesi artık herkesin aşina olduğu, hatta “normal” karşıladığı bir durum.

Farkındaysanız “Cumhurbaşkanı toplumun tüm kesimlerini kucaklamalı, tarafsız olmalı” gibi, olması gereken niteliklerini hatırlatmaktan bile vazgeçildi.

Oysa Tayyip Erdoğan, Anayasa’nın “Üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümleçalışacağıma...” ibaresinin yer aldığı 103’üncü maddeye göre Cumhurbaşkanlığı yeminini etti. (9 Temmuz 2018)

Ancak “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” diye tanıtılan, kısaca Başkanlık Sistemi denilen yeni düzende, partili Cumhurbaşkanı seçildiği için tarafsızlık maddesi kağıt üstünde kaldı.

Tarafsızlığı geçtik, mütemadiyen kutuplaştırıcı, düşmanlaştırıcı, hedef gösteren bir söyleme maruz bırakılıyoruz.

Yerel seçim maratonuna şimdiden başlayan Erdoğan’ın, CHP lideri ve sokağa dair söylediklerine “seçim hamlesi” deyip geçmek mümkün mü?

Erdoğan, ortağı Bahçeli ve sözcüleri, son günlerde Gezi ve Fransa’daki Sarı Yelekliler’i dillerinden düşürmüyor. Hatta kim daha sert, düşmanlaştırıcı şeyler söyleyecek yarışına girmiş gibiler.

CHP’NİN SOKAĞA ÇIKMAYA NİYETİ Mİ VAR?

Haftasonu Erdoğan, “Bay Kemal” diye hitap ettiği CHP liderini, sokağa heveslenmemesini söyleyerek 15 Temmuz’a işaret ediyor:

“… bu millet 15 Temmuz'da FETÖ'cüler ve uşaklarına bu meydanları dar ettiyse yine dar ederiz. Bunu böyle bilesin."

Yani CHP, seçim öncesinde meydana davet edecek olursa ya da herhangi bir sokak hareketi, CHP’den bağımsız bile çıksa sizi öldürür, hapishanelerde süründürürüz anlamına gelen bir tehdit...

Sanki CHP’nin sokakta herhangi bir hareketliliği ya da meydana çağırmaya yönelik bir hamlesi varmış ya da mümkünmüş gibi.

Sanki, Adalet Yürüyüşü’nün benzerini bugün düzenleyecek koşullar ve irade varmış gibi.

Sanki, referandum ve 24 Haziran sonrasında bile sokaklardan, meydanlardan uzak duran CHP şimdi, yerel seçimlere giderken herhangi bir protestoya öncülük edecek haldeymiş gibi.

Peki işçilerin kötü çalışma koşullarını protesto etmesinin dahi hapisle sonuçlandığı, Cumartesi Anneleri'nin engellendiği, velhasıl en küçük protestonun bile acımasızca bastırıldığı ve pek de tepkiyle karşılaşmadığı bir ortamda, Erdoğan ve Bahçeli ikilisinin devamlı sokaktan bahsetmesinin ardında ne var?

Macron’un tepeden inme politikalarına karşılık sokaklara dökülünmesi, geri adımların atılması tabii ki tam biatla yönetenler açısından kabus gibi.

İyi de sabah akşam sokağa tevessül edenlerin hatta Fransa’da olanları konu edenlerin tehdit edilmesi, hatta Türkiye’de sarı yelek siparişleri artmış gibi komik soruşturmaların yapılması, sokak korkusuna mı delalet?

İSTENEN KAOS ORTAMI MI?

Gidişat, bugünkü ekonomik sıkıntıları bile birkaç ay sonra mumla arayacağımızı gösteriyor. Alınan “yapısal” önlemler, çıkarılan torba yasalar, kararnamelerin hepsinde çok tartışmalı maddeler var.

Seçim öncesinde elde kalan son kaynaklar da çılgıncasına kullanılıyor. Ama kimsenin sokağa çıkacak, tepki gösterecek hali yok. Fatih Portakal’ın da söylediği buydu, hedef tahtasına oturtuldu.

“Yeni sistem”in dikişleri, her yerden patlak vermeye başladı. Üçüncü havalimanı, işçilerin mezarı olarak anılıyor. Çorlu ve Ankara-Konya tren hattında yaşanan facia, tam da iktidarın kendini en güçlü gördüğü yerde büyük bir zayıflığa işaret ediyor:

Daha hızlı, daha büyük, daha görkemli denilerek göklere çıkarılan yatırım ve “hizmet”in ardındaki ihmaller, sorumsuzluklar, yetersizlikler, ölümlü “kaza”larla ortaya çıkıyor. Yeni Türkiye, kelle koltukta yaşanılan ve kimsenin sorumluluğu üstlenmediği, “Neden?” sorusunu soranın dahi başının ezildiği bir yer.

Böylesine bir düzende, AKP-MHP koalisyonunun devamlı sokaktan bahsetmesi, tehdit etmesi insanın aklına şu soruyu getiriyor:

Acaba asıl istenen bu mu? Birileri sokağa çıksa da yine teröre bağlasak, gücümüzü göstersek, yine OHAL ilan etsek ve yerel seçimi bu şekilde sağlama alsak mı deniyor?

Ne de olsa bu şekilde yönetmeyi iyi biliyorlar.