• 26.12.2018 00:00

 Arabeskin kült haline gelmiş parçalarından biri, 80’lerde Tüdanya’nın söylediği “Seni sevmeyen ölsün”... Galatasaray’ın yıllar sonra şampiyonluğa kavuştuğu 87’de, tribünlerde yeniden yazıldı ve taraftarın vazgeçilmez tezahüratlarından biri haline geldi.

Ancak taraftar coşkusuyla söylenebilecek bu morbid parçanın günümüzdeki yorumu, “Beni sevmeyen ölsün” olsa gerek.

Kadın erkek ilişkilerinden iktidar-vatandaş ilişkisine, “Yeni Türkiye”nin harcı bu sloganla karılıyor.

Sevilmediğini düşünen kimi erkekler nasıl şiddete başvuruyorsa –ve haklı gösterilmeye çalışılıyorsa- siyasette de benzer şiddet hâkim.

Bana oy vermiyor musun? Hain ve münafıksın.

Beni eleştiriyor musun? Enseni patlatırım.

Hoşuma gitmeyen şeyler mi söylüyorsun? Yargı icabına bakacak.

Bana biat etmiyor musun? Sana diz çöktürmeyi bilirim.

Farkındaysanız “Beni sevmeyen ölsün” çuvalına sokulan kesim de gittikçe kalabalıklaşıyor.

HDP ve seçmenine yapılan baskılar, kendini itinayla HDP’den ayrı tutmaya çalışan CHP ve Kürt siyasetine gayet mesafeli duran seçmenine de yöneldi.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE SAHİP ÇIKAMAMAK

Gezi’nin tekrar ısıtılması, Sözcü’ye operasyon, CHP’lilere “siyaset yasağı” talebi, Fatih Portakal’ı hedef gösterme ve son olarak da Metin Akpınar’la Müjdat Gezen’e soruşturma açılması...

Akpınar ve Gezen’in sözlerinde suç unsurunun olup olmadığı üzerine analiz yapmaya gerek yok. (Dileyen, kimin ne dediğini buradan okuyabilir.)

Çünkü iki sanatçının beyanları, Anayasal güvence altında olması gereken ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilir. (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Madde 26)

Sorun, söz ve düşünceyi yayma hürriyetinin herkes için değil, sadece kendisi ve kendisi gibi düşünenler için geçerli saymak.

Ve maalesef, “Yeni Türkiye”nin cabbar savunucuları kadar onu eleştirenlerin de ifade özgürlüğünün ne olduğunu kavrayamaması, temel talep ve değerler etrafında biraraya gelememesi, “beni sevmeyen ölsün”cülüğün yükselişine hizmet ediyor.

“Ya sev, ya terk et!”ten “Beni sevmeyen ölsün”e giden uzun, ince bir yoldayız sevgili okur. Mecazi anlamda ölümden bahsediyoruz şimdilik.

Sivil ölümden. Hak ve özgürlüklerin yok sayılmasından. Düşüncenin, eleştirinin, ifadenin ağır bir şekilde bastırılmasından. Kendi gibi düşünmeyenleri sınırların ve duvarların arasına hapsetmekten.  

GÖZÜNÜN ÜSTÜNDE KAŞIN VAR!

Bu ülkede onbinlerce insan, sözleri tehdit veya hakaret içerdiği gerekçesiyle hedef gösterildi, soruşturuldu, yargılandı, gözaltına alındı, hapse atıldı. Süreç devam ediyor.

15 Temmuz’a dair “sübliminal mesaj” vermekle suçlanan Ahmet Altan, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldıysa...

AİHM’in, eylem veya sözleri değil, siyasi nedenlerle hapiste tutulduğunu açıkladığı Selahattin Demirtaş tahliye edilmediyse...

İş insanı Osman Kavala, iddianamesiz, bir yılı aşkın Silivri’de tutuluyorken en tepeden “Gezi’nin finansörü” ilan edilebiliyorsa...

Akademisyenler, barış bildirisini imzaladığı için yargılanıyor ve bazıları hapse atılıyor; aydınlar “savaşmayalım” dedikleri için soruşturuluyorsa...

Yarın “Gözünün üstünde kaşın var” diyen de pekala aynı muameleyi görebilir. Hukukun üstünlüğünün olmadığı, kanun ve kuralların şahsi kararlara göre şekillendiği yerde, her şey mümkün...

KÜRDÜN ÖLÜMÜ

Haftasonu Sakarya’da bir baba oğulun Kürt oldukları gerekçesiyle kurşunlandığı haberi geldi. Kadir Saçkı’nın ölümü, oğlunun ağır yaralanmasıyla sonuçlanan “olay”la ilgili Valilik açıklama yaptı.

Buna göre saldırının nedeni, failin alkol almasıymış “etnik” nedenler yokmuş... HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise olanları şöyle aktardı:

“Büfeden alkol verilmeyen kişi küfredince berberde çalışan genç 'amca ayıptır, küfretme' diyor. Şahıs 'sen karışma lan Kürt' diyerek silahını ateşliyor, baba oğlunun önüne atlıyor ve ölüyor, genç yaralanıyor.”

Bireysel silahlanmanın iyice kolaylaştığı, nefretin siyaset dili haline geldiği ve muhalif kesimlerin “kaymak yiyenler/teröristler/dinsizler/hainler” diye ötekileştirildiği bir ortamda şiddet büyür.

“Beni sevmeyen ölsün” kurallarının işlediği yerde “benim sevmediğim ölsün”cüler çıkar.

Huzurla, bir arada yaşamak giderek uzak bir hayale dönüşür.