• 28.03.2019 00:00

 Hepimiz gayet iyi farkındayız: 31 Mart, bildiğimiz anlamda bir yerel seçim olmayacak. Dolayısıyla önceki yerel seçimlerle karşılaştırmak, seçmen öfkesine, bıkkınlığına veya kırgınlığına göre hesap yapmak anlamlı görünmüyor.

24 Haziran’da olduğu gibi şimdi de Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKMHP ittifakının onayı söz konusu. Ve evet, bu anlamda ‘sonuç’ pek değişmeyecek olsa bile her oy kritik. Ne kadar kritik olduğu iktidar ve sözcülerinin her kelimesinde, eyleminde açık.

Kritik çünkü, hukuku, kurumları, insani değerleri yok sayarak, tehdit saçarak, şiddete başvurarak, hayatlara ve özgürlüklere kast ederek koltuklarına tutunmaya çalışan ve bu uğurda her şeyi, ama her şeyi yapabilecek olan bir güç söz konusu. Bu durumda bireysel boykot, kişisel bir tatmin, daha ötesi tam da bu düzenin istediğini sağlamaktan öteye bir anlam taşımıyor.

Şahsen ne bu seçime, ne de bundan sonraki herhangi bir seçime gerektiğinden fazla anlam yüklemiyorum. Mesele ‘kazanmak’ değil, mücadele etmek. Neyin mücadelesi? Hâlâ ve daima, bu düzende kalan demokratik araçların tümünü kullanarak söz söyleyebilmenin…

Gezi’den ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs’ çıkarmaya, oy verdiği partiye göre seçmenden terörist yaratmaya, ezan okunurken ıslıkladılar demeye, gazetecilerden, akademisyenlerden, seçilmişlerden intikam almaya çalışanlara karşı, hâlâ ve ısrarla ‘hayır’ diyebilmenin.

Çok mu acıklı, çok mu vasatın altı? Velkam tu Törki…

OLSUN, BİR KEZ DAHA YENİLELİM
Yerel yönetici seçmekten çıkarılan 31 Mart’ta, her şeye rağmen şehirlerinde, mahallelerinde daha iyisini yapabileceklerine inandığımız, inanmak istediğimiz adayları seçelim. Olsun, bir kez daha yenilelim. Tekrar ayağa kalkıp, tekrar silkinelelim.

Belediyeler çoktandır rant merkezi, bu nedenle büyüyerek daha güçlü vuracak ekonomik krizde ‘garanti iş’ kapısı olarak görülüyor. Kamu kaynakları ye ye bitmez değil, her şeyin bir sonu var. “Dolar öyle olacak böyle olacak” demeye de gerek yok, sokaktan anladığımız, kimsenin, hiçbir işi garanti değil.

Sahada çalışan meslektaşlarımız, özellikle AKP seçmeninin belediye bakan adaylarının ismini dahi bilmediğini aktarıyor. Hatta bazı yerlerde tek kriter ‘Erdoğan’a yakın olmak’. Sahi, milyonların hayatı böyle kurtulabilir mi, kurtulsa nereye kadar? Diyelim ki sizin hayatınız kurtuldu, komşunuzun, dostunuzun perişan haline bakıp tatmin mi olacaksınız?

Halk her şeyin farkında. Pragmatist yaklaşıyor. Orada sorun yok. Sorun, pragmatist davranmayanlar, tereddüt edenlerde. Onlar da beka-terör-din diye harekete geçirilmeye çalışılıyor.

İyi de herkes çok yoruldu bu tehlikeli oyundan…

Olması gerekeni, hayal edileni, başka imkânları dahi konuşamamaktan….

YOLSUZLUK ALGISINDA BELEDİYELER BİRİNCİ

Çirkinliğin, çirkefliğin hayal gücünü zorladığı bir ortamda kalkıp yerel yönetime dair herhangi bir talepte çıkarmaya bulunmak dahi absürt geliyor.

İstedikleri tam da bu.

Çünkü altın varaklı vaatlerin, böyyük procelerin ardında çürümüş işler, kokular gizli.

Şeffaflık Örgütü’nün (Transparency International) yerel seçimle ilgili çalışmalarına bakılırsa vatandaş da bunun farkında. (Çalışmanın tamamı burada)

Buna göre, kamu ihaleleri ve imar işlemleri başta olmak üzere, pek çok kamu işleminin şefaflıktan uzak, yani yolsuzluğa açık olduğu kanısı öne çıkıyor. Kendi veya yakınının işini yapmak için “usülsüz ödeme” (rüşvet) veya pahalı hediye vermek zorunda kalanlar, en çok belediyeleri işaret ediyor. İkinci sırada eğitim kurumları, üçüncü sırada tapu daireleri geliyor.

En çarpıcı sonuç: Hangi kurumlarda yolsuzluk yaygın deyince, yüzde 50 ile belediyeler birinci sırada… Bunu siyasi partiler, kamu hizmetleri izliyor.

Tablo acıklı. Bir günde, hatta birkaç yılda değişecek gibi değil. Ama bir yerlerden başlamak ve yılmadan temiz siyaset talebini yükseltmek lazım, değil mi?

O zaman bu pazar sandığa…