• 18.06.2019 00:00

 Seçime beş gün kaldı. ‘Sevgili Türkiye’m’in sosyal medyadan espri ve yorumlarıyla katıldığı münazara, seçmenin oy davranışında büyük bir değişiklik yaratmayacak gibi görünüyor. Adaylar hep söylediklerini, bu defa yan yana otururken tekrarlamış oldu.

AKMHP seçmeninin, İmamoğlu’nun suçlamalar karşısındaki tavrı ve sözlerinden büyük ölçüde etkileneceğini sanmıyorum. Mesele tam da İmamoğlu’nun ‘Türkiye’nin en büyük sorunu’ diye tarif ettiği ‘partizanlık’ çünkü. İktidara destek veren seçmenin beslendiği, inandığı, tutunduğu tam da bu. Ortak yayına (tarihî buluşma!) ve İstanbul seçimlerine dair bazı gözlemlerim şöyle:

  • Kabul edelim ki İsmail Küçükkaya, eleştirilere rağmen iyi bir moderasyon yaptı. Evet, daha iyi sorular sorulabilir, adaylara belgelerle hesap sorulabilirdi. Ama hem münazaranın formatı dolayısıyla gerçek bir tartışma yapılamazdı. Hem de ‘Ne şahane, 17 yıl sonra bir AKP adayı, rakibiyle aynı kanalda çıktı’ diyerek ‘buna da şükür’ noktasındayız. Bu nedenle tartışmayı ‘demokrasi şöleni’ gibi sunmak gereksiz.
  • Küçükkaya en çok ‘Türkiye Cumhuriyeti aşığı Kürt kökenli vatandaşlar’ demesiyle eleştirildi. Devlet, hatta MHP dilinin bile gerisinde, lüzumsuz olduğu kadar gülünç bir tanımlama. ‘Türkiye Cumhuriyeti aşığı Türk kökenli vatandaşlar’ dersek nasıl yersiz olacaksa, bu da öyle. Ayrıca gazeteci, herhangi bir programın sonunda ‘beni beğendiniz mi’ demeye gerek duymamalı, şekerlik yapmak için olsa bile. Makbul olan, siyasetçilerin gazetecinn sorduklarından rahatsız olması, zorlanmasıdır. Beğendiğini açıklaması değil.
  • İlk başta her iki aday da tutuk ve gergindi. İkisinin performans kaygısının farklı nedenlerden kaynaklandığı düşünüyorum. Binali Yıldırım belli ki ‘en iyisi saldırmak ve sinir bozmak’ taktiği verilmiş; Ekrem İmamoğlu’nun sık sık sözünü kesti, defalarca yalancılıkla suçladı. Sonuçta gözü, kulağa olan herkes, kimin daha doğru konuştuğunu herhalde anlamıştır.

AA KONUSUNA FAZLA ZAMAN KAYBEDİLDİ

  • Programın logosu 2019 Seçim Özel’di, sanki yerel seçim 31 Mart’ta yapılmamış gibi. Oysa 31 Mart’ta ne olduğu ve YSK süreci çok önemliydi. İmamoğlu, elinin en güçlü, en haklı olduğu konuda tekrarlara düşüp zaman kaybetti ve Yıldırım’ın mütemadiyen bölmesiyle dikkati dağıldı. Hukuken ve siyaseten seçim tekrarının nasıl bir kumpas olduğunu anlatmak yerine AA konusu fazla uzadı. Herkes AA’nın ne olduğunu ve sürecin nasıl işlediğini önceki seçimlerden gayet iyi biliyor, AKMHP seçmeni dahil. Aradaki farkın küsuratı tartışmak gereksizdi; sonuçta seçimin bir kazananı olur. Tıpkı maç gibi. Ancak Yıldırım, tekrar sayılan oylardan yola çıkarak ‘38 ilçeye yayarsak sonuç bizim lehimize olur’ gibi akla seza, fakat kendi seçmeninin muhtemelen inanmak istediği bir tuhaf matematik yaptı. İstatiksel olarak asla böyle bir çıkarım yapılamaz, tamamen tevatür.
  • Belediyelerle ilgili Sayıştay raporu konusunda Yıldırım’ın tökezlemesi, ‘temiz’ vakıfları savunması ve İmamoğlu’nun bilgiyle, kanıtla cevap vermesi sosyal medyada da en çok konuşulandı. Fakat İmamoğlu, meselenin Sayıştay raporlarını kat be kat aştığını, İBB’de israftan öte, yolsuzluk ve kayırmacılığın hüküm sürdüğünü daha derli toplu anlatabilirdi. Yıldırım araya girerken ona ‘mızıkçılık yapıyorsun’ deyip saniye saymaktan dikkati dağıldı.

‘Rakibine soru sor’ en güzel kısmıydı tabii rakipler güzel soramadı. İmamoğlu’nun yerinde soru soracak olsam, AA verilerinin yerine ‘Kaybettiğiniz halde ikinci kez, iktidarın dayatmasıyla ve hukuksuzca tekrar seçime gitmeyi hazmattiniz mi’ diye sorardım. Yıldırım da İBB’de veri kopyalamasının kişisel verilere aykırı olduğu iddiasıyla kendi kalesine gol attı. İmamoğlu o anda olmasa bile 2. Yarıda, YSK’ya Bakanlıklarca aktarılan verilerin kanuna aykırı olduğunu hatırlattı.

BOL KESEDEN VAATLER: HANGİ BÜTÇEYLE?

  • Gülen cemaatiyle bağlantılar sorulunca (eksik bir soruydu) Yıldırım, İmamoğlu’na nazaran çok daha tereddütlü cevap verdi. Doğrudan Gülen’le görüşmediğini, yurtlarında kalmadığını belirtti. Belki öyledir, FETÖ ile ilişkiler ve insanlara yapılan suçlamalar bunlardan ibaret değil: Gülen cemaatiyle her AKP’li yetkili, en azından yakın döneme kadar işbirliği yaptı çünkü. Ayrıca darbe girişimi sonrası el konulan okul, vakıfların şimdi ‘tabii ki’ bize, yani iktidar partisi ve CB ailesine verilmesini söyledi. Çiftlik gibi yönetiyoruz demenin daha güzel yolu bulunamazdı.
  • Her iki İBB adayı da bol keseden vaatlerini sundu. Bir ara İstanbul’da yerel seçim değil ülkeyi yönetmeye talip olduklarını düşündüm. Mesela işsizliği, çocuk yoksulluğunu, kadın istihdamını çözmek belediyenin işi midir? Evet, belediyeler kaynaklarını iyi kullanırsa elbette büyük katkıları olabilir. Ama bu sorunları çözmek, merkezi yönetimin işi. Burada sorun, her iki adayın da vaatlerini nasıl finanse edeceklerini anlatmamaları- ya da bunun sorulmaması.
  • Yıldırım ve İmamoğlu, aileleri ve kendilerinin mal varlıklarını açıklaması konusunda ‘tabii, zaten yaptık’ minvalinde konuştu. Yıldırım kendisine açılan davalardan bahis açmışken, İmamoğlu’ndan şu kroşeyi bekledim: Cennet Belgeleri ve Malta’yı, Yıldırım’ın Cumhuriyet’e dava açmasını ve oğlullarının hala vergi cennetinde şirketleri olup olmadığını sormasını... Olmadı.

Kreş konusu nihayet daha geniş şekilde konuşuldu. İmamoğlu, Belediyeler için bunun bir zorunluluk olduğunu fakat 25 yıllık AKP yönetiminde bırakın açmayı, olanları kapattığını da söyleseydi keşke. Kadın konusunun kreşle sınırlandığı, annelere bedava ulaşım ve elişi nakış dikiş projelerinin öne çıktığına şahit olduk. Tabii engelli vatandaşlar ve yaşlılara dair ancak birkaç cümle edilebildi. Gençlereyse bol bol şeker vaat edildi. Hadi inş...

YOL YAPARAK YEŞİLLENDİRECEK; DERELERİ İHYA EDECEK!

  • Neyse ki yeşil alan ve deprem toplanma alanlarının sorulmasıydı. Yıldırım, daha fazla proje (beton) yaparak Kuzey Ormanları katliamı dahil, ayıpları örtecek nitelikte ‘Yeşil Koridor’ları anlattı. Yaya ve bisiklet yolu yapmakla, fidan dikmekle yeşil alan yaratacağını iddiasına ek olarak ‘İstanbul derelerini ihya edeceğiz’ demez mi? Bütün dereleri kurutan, kilometrelerce öteden su taşıyan biz, şimdi de yeni dereler icat edeceğiz! Pes vallahi. Değil deprem toplanma alanı, depremden sonra yaşama alanı kuracaklarmış. Yine inşaat.
  • Eski Ulaştırma Bakanı ve Başbakan’ın ‘İstanbul’un en büyük sorunu ulaşım’ demesi başlı başına bombaydı. Burada vaatlerin detaylara girmeyeyim. İmamoğlu’nun deniz taşımacılığına daha çok ağırlık vereceğini, entegre bir toplu taşımayı hedeflemesi önemli. Konu şu kadar km ray döşedik değil çünkü.
  • Tabii bir de Yıldırım’ın yaptıklarıyla gurur duyması var. Raylı hatları anlattı da kimse Pamukova’yı, yakın zamanda yaşanan Çorlu ve Konya tren facialarından bahis açmadı. Deseler, pişkince ‘her yerde olur’ cevabını verecekti.

Son olarak: Yıldırım’ın taktiği, ‘biz yaptık yine yaparız’dan hareketle, siyasi tecrübesini  vurgulamaktı. Tabii merkez hükümetin arkasında olduğu vurgusunu yaparak. İmamoğlu ise gençliğinin de verdiği enerjiyi ve İstanbul’a gerçek bir değişimi, herkes için getirme tutkusunu yansıttı.

Halka hizmet çabası güzel, peki muhalefetteki belediyeleri çalıştırmamakla tehdit eden Reisi de hatırlatsaydı biri.


Not: Seçim nedeniyle Gezi'ye dair dolaşıma sokulan 'ekonomik zarar' bilançosunu erteledim, yazacağım.