• 25.02.2020 00:00

 Tüm baskılara, hukuksuzluğa ve melanete rağmen muhalefet güçlenebilecek mi? Daha geniş kitlelerle bir arada hareket etmenin yollarını bulacak mı?

HDP, Türkiye’nin üçüncü büyük partisi olmasına rağmen en yalnız bırakılan, en hırpalananı. Buna rağmen ve belki de bu yüzden, geniş bir demokrasi ittifakını ve barışı en çok dillendiren siyasi hareket. Ne var ki “Türkiyelileşme”, hala partinin temel sorunlarından olarak görülüyor. Demirtaş’ın deyimiyle “yanlış tartışılan” meselelerinden biri, eşbaşkan Pervin Buldan da bu konuda özeleştiri yaptı. 

Peki HDP, yeni dönemde önündeki devasa engellere rağmen kendini anlatabilecek mi, nasıl bir yol izleyecek? 

Son Olağan Kongre’nin havası biraz fikir verebilir. Gözlemcilerin aktardığına göre, Kongre çok geniş katılımlı ve coşkulu geçti... Pervin Buldan görevine devam ederken Mithat Sancar’ın yeni eşbaşkan seçilmesi, farklı çevreler tarafından da olumlu karşılandı. Prof. Sancar, saygın bir Anayasa hukukçusu ve çatışma sonrası çözümler konusunda emek vermiş bir isim. 

Mithat Sancar’ın konuşmasındaki “yeni bir dil kurmalıyız” vurgusu, önemli. Fakat gazeteci İrfan Aktan’ın dediği gibi, “Sadece söylem, sadece ‘yeni bir dil’, yokuşu çıkmaya yeter mi? HDP sadece tabanının iteklemesiyle yetinip gaza basmaktan imtina ederse, geriye gidişten kurtulur mu?”

Herşeyden evvel sorunun yanıtı, yeni dilin nasıl kurulacağına bağlı. Zira sadece HDP’nin değil, diğer muhalefet partilerinin de hep aynı sözleri tekrarladığını, patinaj çektiği ve etkinin sınırlı olduğunu düşünüyorum.

KAYYIM DEĞİL GASPÇI, DARBECİ

“Demokrasi ittifakı”nın daha güçlü bir şekilde kurulmasının bir adımı, dayatılan söylemin dışına çıkmak. Yeni bir dili kurarken, bazı kavramları da gözden geçirmekte fayda var. 

Siyaset bilimci Taha Parla, Express dergisine (Aralık 2019-Şubat 2020) yazdığı “Hümanizme ve demokrasiye sabotaj” başlıklı yazısında Türkiye’nin iç içe geçen, derinleşen üç sorununa yer vermiş: 1-Hapishane-ülke, 2- Kayyım: Vesayet rejimi ve 3- Yönetimde tarafsızlık esası. Hepsi kritik, üzerinde uzun uzun tartışılası meseleler. Ben “kayyım”a değineceğim.

Malum kayyım, artık hepimizin alıştığı, muhalefetin bile dilinde sıradanlaştırdığı bir deyim oldu. Oysa Parla, kayyım ve kayyımlığın özel bir hukuk terimi, kavramı ve kurumu olduğunu hatırlatıyor... Ticaret hukukunda kayyımın görev ve yetkilerine, mahkemece net sınırlar çizilmişti. Ancak 2016’da çıkarılan bir KHK ile Belediye Kanunu’nda düzenlemeler yapıldı. 

Parla’nın deyimiyle yerel yönetimler “tam bir vesayet ve siyasi denetim” altına alınırken KHK’de adı böyle geçmese de kamuoyunda, medyada, siyasette, akademide hatta hukuk camiasında bu ad uygun görüldü: 

“Özel hukuktaki geçiçi, yetkileri sınırlı, ticari, istisnai olan bir kurumun adı/terimi antidemokratik bir idari vesayet rejiminin tümüyle zıt özelliklerini kamufle etmeye yarar hale getirilmiştir. Kayyım lafı, belediyelerin seçilmiş başkanlarını idarece görevden almak hakkında kullanılmamalı, o gayrı hukuki ve antidemokratik fiil özüne uygun bir adla anılmalıdır: Yerel yönetimlerin yok edilmesi, yerel seçmenin oyunun hiçe sayılması gibi. ”

DOLMABAHÇE YERİNE...

Gelinen noktada yerel yönetimleri “yok etme, hiçe sayma” demek de yetersiz kalıyor: 

31 Mart seçimlerinden bu yana 32 HDP’li belediyeye Saray’a bağlı valiler atandı. Kayyım değil onlar. Belediyeler gasp edildi, darbeyle ele geçirildi. Seçmen iradesinin hiçe sayılmasını başka nasıl anlatabiliriz? 

Sadece 2019 yılında 4.567 HDP'li gözaltına alındı, 797 HDP'li tutuklandı. Seçilmiş belediye başkanları dahil. 

Herkes kayyım tabirine alışmış olabilir. Ancak doğrudan hedef alınan HDP’nin, HDP seçmeninin, AKP-MHP rejiminin normalleştirmeye çalıştığı “kayyım” terimini sahiplenmemesi, aksine reddetmesi gerekir. Belki önemsiz bir detay gibi görünebilir, fakat pek çok kavramda benzer sorunları yaşamamızın sebebi “aman canım ne fark eder” tavrı değil mi. 

Son olarak, Sancar’ın barışı, çözümü tekrar canlandırmaya yönelik, teşvik eden sözlerine değinmek isterim. Elbette HDP barışı savunacak, seçmenin en büyük taleplerinden biri bu. Kürt halkının nezdinde “Öcalan barış yolunun ışığı olacak” sözleri, özel bir anlam ifade edebilir. Ancak toplumun büyük bir kesiminde tepki toplayacağı ortada. Barışa, müzakereye dair yapıcı sözleri unutturacak kadar. 

Oysa Öcalan’a tecridin kaldırmasını savunmak, HDP’nin baş gündemi olmanın ötesinde, bir hak ve hukuk meselesi. HDP, kendi gücünü, iradesini ve siyasetçilerini öncelerse demokratik ittifak da barış da Öcalan’la görüşme de daha rahat konuşulabilir belki. 

Beş yıl önce, başka bir Türkiye’de kalan Dolmabahçe mutabakatına çağrı yaparak değil, yeni bir mutabakat yapmanın adımlarını önce kendi atmanın yollarını açabilir.