• 27.10.2020 00:00

 Önümüz kara kış, hem de pek çok anlamda. Sağlık Bakanı Koca, İstanbul’daki vaka sayısının Türkiye genelinin yüzde 40’ına, Ankara’nın beş katına ulaştığını perşembe günü açıkladı. Tabii kast edilen vakalar “hasta” mı, gerçek pozitif sayısı nedir, karantinada kaç kişi var, kimler takip edilebiliyor, bilemiyoruz.

Bunun yerine yoğun bakımların durumunu, bağımsız ve dolayısıyla “terörist” addedilen kurumlardan, whatsapp gruplarından, sağlık çalışanı eş-dosttan öğrenmeye çalışıyoruz. Bu bilgiler kısıtlı, zira sağlık çalışanları sadece ulaşabildikleri veri ve gözlemlerini aktarabilir.

Bilgiye bizim gibi karanlıkta el yordamıyla ulaşmaya çalışan toplumların işi çok zor. Tabii ki her ülkenin kendi yönetsel anlayışı ve yasalarına göre uyguladığı bir salgın yönetimi var. Ancak “biz bize yeteriz” deyip kendi bilim insanlarını, yerel yöneticileri ve sivil toplumunu dahi dışlayan başka bir örnek görmedim.

Nüfusu 20 milyona dayanan metropolde salgın “patlama” aşamasına gelmişken yapılan “kritik” toplantıya İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin çağrılmaması, en hafif deyimle halkın sağlığını yok saymaktır.

Düşünsenize, Türkiye’de bilim insanlarının COVID-19’la ilgili araştırma yapmasına bile izin yok! Oysa bu salgınla gerçekten baş edebilmenin yolu, akademik bilgi alışverişiyle, şeffaflıkla mümkün.

COVID-19 salgınında kritik bir döneme girerken yine yasaklar gündeme geliyor. İyi de bu yasaklar ne kadar anlamlı? İnsanların parka gitmesini engellerken alışveriş merkezlerinin, camilerin açık kalması ne işe yarayacak? İşyerleri açıkken okulları kapatmak salgını dizginler mi? Hafta sonuna yasak getirmek yerine etkili filyasyona, teste ağırlık vermek neden tartışılmıyor?

NEDEN BAZI ÜLKELERDE VAKALAR PATLIYOR?

Bu sorulara yanıt bulabilmek için başka ülkelerin ne yaptığını iyi takip etmek gerekiyor. Mart ayından beri elde edilen veriler, bilimsel araştırmalar, bazı yasakları anlamsız kılarken salgın yönetimine dair farklı yaklaşımları da gündeme getirdi. 

Pandeminin başından beri ülkeler, hatta bölgeler arası farklılıklar var. Peki, neden bazı ülkelerde, şehirlerde vaka sayılarında tekrar ciddi bir artış yaşanıyor? Neden bazı ülkeler, salgını kontrol altına almış gözüküyor?

Yaşlı nüfus, bağışıklık sistemi, iklimsel koşullar, nüfus yoğunluğu/sıkışıklık, sınıfsallık gibi nedenleri öğrendik. Ancak bu açıklamalar, bazı yerlerde virüsün neden bu kadar çok yayıldığı ve can aldığı, benzer başka koşullarda ise daha hafif atlatıldığını tam olarak ve tek başına anlatmıyor.

Sosyolog Zeynep Tüfekçi’nin The Atlantic’e yazdığı makale epey zihin açıcı oldu. (Türkçesini evrimagaci.org’dan okuyabilirsiniz.)

Tüfekçi, yazısında şuna dikkat çekiyor: Salgının başından beri dünya, patojenin bulaşıcılığına dair bir ortalama veren R0 değerini dikkate aldı. R0, bir vakayla temas edince ortalama kaç kişinin hastalığa yakalandığını gösteriyor. Ne var ki bu ortalama, pandeminin yayılma biçimini açıklamaya yetmiyor.

Zira farklı araştırmalar, COVID-19 pozitif olanların sadece yüzde 10 ila 20’lik bir kısmının, genel hastalık bulaşımlarının yüzde 80-90 civarından sorumlu olduğunu gösterdi. Birçok pozitif vaka ise hastalığı hiç kimseye bulaştırmıyor!

Farklı ülkeler, hatta şehirlerde virüsün dağılımının bu kadar dengesiz olmasının nedeni “süper bulaştırma” veya kümelenme olayı.

Bu da bizi “süper bulaştırıcı” denilen insanlara getiriyor. En bilinen vaka, Güney Kore'nin Daegu kentinde “31 Numaralı Hasta”nın, tek bir megakilise içerisinde 5000'den fazla kişiyi hasta etmesi.

Buna benzer çok önemli araştırmalar var, ancak Türkiye’de hiçbiri yaptırılmadığı gibi tartışılacak zemin bile yok

JAPONYA SÜPER BULAŞICILIĞA ODAKLANDI

Tüfekçi’ye göre salgınla verimli bir şekilde savaşabilmenin yolu, yasa yapıcıların süper-bulaşma olaylarının neden kaynaklandığını tespit etmesinden, bunun her şeyi (özellikle de temas takip metotlarını ve test politikalarını) nasıl etkilediğini anlamasından geçiyor.

Mesela Japonya, başka ülkelerden farklı olarak salgının başından beri aşırı yayılımın etkisine odaklanmış. Salgın, ülkeyi çok erken dönemde fena vurmuştu. Fakat şu anda yeni vaka yok, bir milyon nüfusun içinde ölüm sayısı 14. (Bu rakam Türkiye’de 116, ABD’de 695)

Peki, nasıl önlemler aldı Japonya? Ne kitlesel test yaptı, ne de ülkeyi tamamen kapadı! Sokağa çıkma kısıtlamaları zaten yasalarına aykırıydı. Buna karşılık geriye dönük çok sıkı temas takibi yaptı ve kümeleri teşhis etti. (“Sürü bağışıklığı” yöntemiyle çok eleştirilen, başta çok büyük kayıplar veren İsveç de buna ağırlık verdi. Şu anda hiç yeni vaka yok.)

Japonya’da vatandaşlar, üç K'nin bir araya geldiği hiçbir yerde bulunmamaları için uyarıldı: Kısa mesafede, kapalı alanlarda bir araya gelen kalabalıklardan uzak durun! Özellikle de konuşma ve şarkı söyleme gibi faaliyetlerin yapıldığı yerlerde... Artık stadyumlar bile açıldı ama bağırmak yasak.

Velhasıl Japonya, hastalığı tek tek ayıklamaya çalışmak yerine topluluk vakalarında bir artış tespit ettiğinde toplumdan izole etti.

Tüfekçi’nin sorusu şu: “Süper-bulaşma olaylarını kısıtlamaya, kümelenmeleri yok etmeye ve daha ucuz, hızlı kitlesel testler uygulamaya odaklanarak ve bir yandan da vaka sayılarımızı, bu tür bir stratejiyi sürdürebilecek kadar düşük tutarak, çok daha normal yaşantıya dönebilir miyiz?”

Ekonomi mahvoldu, yeni yasaklar gelecek mi, hastaneler doldu mu, okullar açılmalı mı gibi sorulara saplanıp kaldık. Bırakın testleri yaygınlaştırmayı, testlerin ayrıcalıklı zümreye düzenli olarak yapıldığını biliyoruz. Başımızı kaldırıp soru soramayacaksak, başka ülkelerle dalaşmak yerine işbirliği kurmayacaksak salgının faturası ağırlaşacak. Peki, hesabını kim, nasıl verecek?