Şimdiki işgal ne dünya çapındaki faşist hareketler ve otoriter yönetimlerden ne de siyaset ve mekanın yeni duvarlar ve gözaltı merkezleriyle fiziken işgal edilmesinden ibaret. İstencin melankolisinde ve kötümserliğinde boğulan duygularımızın, arzularımızın ve hayal gücümüzün manen işgali de sözkonusu. Bugün yaşadığımız işgal, başka bir alternatif olmadığına, dolayısıyla bir geleceğin de olmadığına yönelik yaygın hisse –hatta gerçekliğe- dayanıyor.

Screcko Horvat, “Gelecekten Gelen Şiir” (Kolektif Kitap , Mart 2021)

HDP’ye kapatma davası, Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun vekilliğinin düşürülmesi, İstanbul Sözleşmesi’nin “feshi”, Gezi Parkı’nı vakfa devretme, Kanalİstanbul’u hızlandırma adımları...

Son bir haftada demokratik, eşitlikçi, çoğulcu alanlara ve bu alanı savunanlara yapılan hamleler, doğrusu büyük sürpriz olmadı. Farklı düşünen, demokrasi talep eden herkese yönelik saldırı ve tacizler, bir üst seviyeye taşınmış oldu sadece.

Bu hamleler, seçim hesapları ve yorumlarıyla birlikte bir mantığa oturtulmaya çalışılıyor. Bir yandan da hukuk yürürlükteymiş gibi “yargı makamlarına” başvuruluyor.

Tabii ki yapılacak bunlar. Ancak yetmediğini şimdiye kadar öğrenmiş olmalıyız.

Yazar Horvat’ın işaret ettiği gibi, tüm bu politikalar, aynı zamanda bizi “manen işgal etmiş” durumda. Üstelik sadece Türkiye’ye has

Korkunç, evet... “Başka bir alternatif yok” düşüncesi, tıpkı bir virüs gibi her yanımızı sarmış durumda. Ve belki de bizi asıl bitiren, bu duygu.

OLAĞANLAŞAN OLAĞANÜSTÜ HAL

Türkiye, demokrasi sıralamalarında sürekli kayan bir yıldız.

Daha geçen hafta “Demokrasi liginde Kongo bile Türkiye’yi geçti” başlıklarıyla verilen habere göre, 179 ülke arasında 149’uncu olabilmiştik. İsveç merkezli V-Dem Enstitüsü’nün raporuna göre son 10 yılda, en çok otoriterleşen 10 ülke arasındaydı Türkiye.

Economist Intelligence Unit’in 2020 demokrasi endeksine göreyse Türkiye altı basamak yükselmişti. Ama bunun sebebi “seçim süreci ve çoğulculuk” alanında CHP’nin yerel seçimdeki performansı gösterildi.

Halimiz berbat, evet. Ancak Macaristan, Polonya gibi örnekler de var. Toplumsal olaylar, kadın cinayetleri ve güvenlik tehdidine gelince iktidarın abartarak, çarpıtarak da olsa ABD, Fransa veya Almanya’dan örnek vermesi boşuna değil.

11 Eylül sonrası “olağanüstü hal” istisna olmaktan çıktı, IŞİD saldırılarıyla iyice yerleşti: Bizdeki gibi sokaklar, meydanlar 7/24 polis barikatına dönüşmese de “barışçıl gösteri” pek çok ülkede tehdit olarak görülüyor.

YENİ ŞARKILAR LAZIM BİZE

Türkiye’deki girilen çıkmazları, nedenlerini bir an için kenara bırakalım. Dünya çapında yükselen sağcı ve faşist hareketleri, küresel kapitalizme teslim oluşu, pandemiyle birlikte iklim krizini düşünelim.

Hava kirliliğinden kaynaklanan ölümler, 2018’de küresel ölçekte 8.7 milyonu buldu... COVID-19 kaynaklı ölümler ise 2.72 milyonu geçti.

“Bütün bu ölümler, tabiat ve insan kaynaklarının yağmalanıp genişletilmesine ve sömürülmesine dayanan doğrudan sonucu. Bu sonu gelmeyen ve hız kesmeyen habis yıkım döngüsüne karşı koyabilmemiz için gezegensel bir özgürleşme hareketine ihtiyacımız var” diyor Horvat.

Hep “normale dönüş”ü konuşuyoruz ya. Bugün yaşadığımız krizin bizzat çıkış noktası o “normal” değil mi?

Yeni mücadele yöntemleri bulmaya, geliştirmeye son derecede ihtiyacımız var. “Gelecekten Gelen Şiir”, geçmişteki mücadeleleri unutmamanın, hatırlamanın önemini vurguladığı gibi, yeni öznellik, yeni protesto ve örgütlenme biçimlerini bulmak için bir arayış.

8 Mart’ta feminist gece yürüyüşünde yapılan, küçük ama önemli bir örnek: Bilinen rota (ezber) bozuldu. Madem İstiklal “yasaklı”ydı, Sıraselviler’de toplandıktan sonra yürüyüş Karaköy’e yapıldı.

Bir başka örnek, eski direniş şarkılarını, yıllardır kullanılan sloganları tekrarlama alışkanlığı... Önemli, sahip çıkalım, unutmayalım. Horvat’a verelim sözü:

“Gerçek anlamda yeni bir siyasal öznellik oluşturacaksak, yeni şarkılar lazım değil mi bize? Hem mecazi, hem gerçek anlamda.”

  • Abone ol