• 15.06.2014 00:00
  • (2517)

 "... Orta Doğu’da işler yine çok karışık. Ben neresinden tutsam bilemediğim için o topu geri gönderiyorum. Birkaç zamandır aklımda dönüp duran başka bir mevzu var. Esasında geçen hafta yazmıştım ama bu haftaya kısmet oldu. Belki yakalamış, belki de kaçırmışsınızdır.

Geçen haftalarda Twitter’da Hüseyin Çelik’in öldüğüne dair bir haber çıktı. İlk dakikalarda çoğumuz inandıysak da, aradan kısa bir süre geçtikten sonra haberin asparagas olduğu anlaşıldı. Ama o kısa süre içerisinde bu troll emeği fake nuru haber hiç bilmediğim karanlık tarafımla yüzleşmeme neden oldu. Çünkü habere sevindim. Öyle böyle de değil, bayağı bir sevindim. Gittim 'müjde'yi kocamla paylaştım, o da çok sevindi. Evde Eurovision’da Yunanistan’dan tam puan almış, Sabri orta sahadan gol atmış, Coyote Road Runner’ı yakalayıp yemişçesine bir hava oluştu. Daha sonra gerçeği öğrenince ise komşudan tabağımız boş döndüğümüz, Sabri’nin şutlarını dağlardan taşlardan topladığımız, o asap bozucu kuşun 'meep meep' diye koşuşuna tahammül edemediğimiz acı gerçekliğimize döndük..."

Dün Twitter'da dolaşıyordu, belki yakalamışsınızdır, bu satırlar "solcu" bir gazetede yayımlandı. Pek çok "solcu", "hümanist" ve nefret suçu yasası çıkması için çalışan "aktivist" tarafından da "harika" nidalarıyla paylaşıldı.

Bu histerik nefret krizlerinin politik yanı hakikaten beni ilgilendirmiyor artık. Marx'ın analarını ağlatan "sermayeye" karşı proleterlerin hislerine tercüman olsun diye "kitabını" yazdığı sınıf kininin, küçüğüyle büyüğüyle burjuva imitasyonlarının elinde nasıl bir hilkat garibesine dönüştüğüne her gün şahit oluyoruz. Allah'ın Çarşı'na göre pazar verdiği eski bir TÜSİAD patronunun Gezi barikatlarına "pizza" gönderdiği "suni denge" var memlekette. Işık hızında politikleşen moda yazarlarının liberallerin ismini duyunca testere fantezileriyle tatmin olduğu bir ülkede yaşıyorum. Loser bir dedenin "ah bir devrim yapaydık..." sersenişleriyle hain gazeteci listeleri yayınlamasının vak'a-yı adiyeden sayıldığı cinnet günleri bunlar.

Artık devrimci şair Adnan Yücel'in "Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek..." dediği şiirinin üç noktalarındaki o "moderin" asrı saadet hayaline giden yolda, akıbetimizin Doktor Jivago'nunkinden farklı olmayacağını "idrak" ettik. En fazla iç düşman "temizleme" rekoru henüz egale edilemeyen Stalin'in, Mao'nun, Pol Pot'un ideolojik mirasına kravatsız, tuvaletsiz çıkmayan bu hanımefendiler, beyfendiler "az olmayacaklar" belli ki. Kendilerine benzemeyen ve çoğunluğu oluşturan milyonlarca yoksul, dindar, liberal, Kürt Türkiyeli için açık toplama kampına çevirecekleri bir acayip devrimin ışığı kamış kamış kamaştırmış gözlerini.

Hadi biz ülkecek bu Survivor Türkiye devrimcilerinin hezeyanları karşısında, zamanında Ahmet Altan dediği gibi, "kötülüklerinin zekâlarına eş değer olmamasına" şükrederek teselli buluyoruz.

Peki, Yıldıray Oğur'un tasviriyle, Özal'lı yıllardaki bir şarkı klibindeki gibi, Boğaz Köprüsü'nden üstü açık arabasıyla geçerken, rüzgârda savrulan altın sarısı saçları boynundaki taşlı kolyeye sıkışan ve "gücüme gidiyor böyle yaşamak" şarkısını mırıldanan bu gönüllü uçurum insanları kendilerinden nereye sığınacaklar?

Düşünsenize, sabah salonda karşılaşınca birbirine selam niyetine, televizyonda görüp de nefret ettiği insanlar için "tüh yine gebermemişler" temennisini veren "kişilerden" müteşekkil bir aileniz var. Aynı dört duvar arasındasınız. Evinize çağırdığınız "misafir ol gel bana" dostlarınızla oturduğunuz masada ara sıcak niyetine "tarikatınızdan" farklı düşünen eski ortak dostlarınızı "yemektesiniz."  Evinizin havası, "Eskiden önlerine koyduğumuz lokmalar boğazlarına dursun" şeklindeki açılış duanıza, "koyanın da..." diye ekleme yapan nefret partnerinizin şaka süslü tehdidiyle gerim gerim geriliyor. Bu "Nefret dilinde, idealinde ve hedefinde birlik" size yaşama gücü veren motivasyonuz. Birbirinize bonkörce armağan ederek yuvarlanıp gidiyorsunuz, hısım akraba...

Nereye olacak, uçuruma elbette. Öyle ya bünye kaldırır mı bu kadar kini, kötülüğü... İnsan nefretine köle olmuş elleri, aklı, gözü, vicdanıyla nasıl aynaya bakar, sevgilisine sarılır, çocuğunun yüzünü okşar; onlara da geçer diye nasıl korkmaz?

Sahi ya, çocuklar! Umarım çocukları yoktur. Çünkü bu nefret hanelerinde büyüyen çocuklar sadece çocuk işte. Ve onları, aynı çatı altında günbegün tertemiz bilinçlerini nefretle dolduran ebeveynleri gibi "kötücüllük laneti"nin taşıyıcılığına mahkûm etmeye kimsenin hakkı yok.

Evet, yanı başımızdaki komşumuz kaynarken, masum sivillere en ağır zulmü reva gören bir katil sürüsü ilerlerken bunları konuşmamız lüks geliyor belki size. Ama inanın değil.

Çünkü tanımadığı insanları farklı düşündüğü ve inandığı için katleden bu güruhun kolektif deliliği, yukarıdaki nefret yazarımızın dediği gibi "Tanrı'nın aksiyon olsun" diye başımıza verdiği bir bela falan değil. Bu vahşet bizlerin ortak iradi kötülüğünün bir yansıması daha. O canavara dönüşmüş militan çocuklar da -hâşâ- "Tanrının unuttuğu canavarlar" değil elbette; saçmalamayın. Allah'ın ertesi gün doğacak güneşi umutla beklememiz için verdiği en eşsiz armağan olan körpecik çocuklardan birer nefret neferi oluşturan siz kötücüllerin "şaheserleri" her biri.

Allah kurtarsın.