• 26.12.2012 00:00

 ODTÜ olaylarını, protestocu gençlerin ideolojik dünyaları üzerinden mi tartışacağız?  Evet, statüko- değişim çatışmasında kalpaklı bayraklarla Che posterlerinin aynı hizada buluştuğu bir politik hattın varlığından haberdarız. “ODTÜ geleneğinin”  nereye yerleştiği bilinmeyen bir şey değil.  Eylemin sözcülerince son on yılın Türkiye tarihinin “en karanlık” dönemi olarak nitelenmesi, ODTÜ’nün devrimci direnişin kalesi sayılması, iktidar karşıtı şiddetin meşru görüldüğüne ilişkin imalar yeteri kadar açıklayıcı. Fakat olayları tartışırken odaklanılacak alan bu olmamalı.

Biz demokratik bir ülke istiyoruz. Bu isteğimizi protestocu gençlerin ideolojisinden çok daha fazla ilgilendiren şey, devlet cebrini kullanma gücünü elinde bulunduran iradenin zihniyetidir. Hukuk, bir eylemi içinde yer alanların ideolojik kabulleriyle yargılayabilir mi? Meşruiyet tartışması katılımcıların fikrî dünyaları üzerine kurulabilir mi? Demokratik zihniyette bir protestonun tek ölçütü vardır: Şiddet. Protesto şiddet içermemelidir. Fakat şiddete de sağlam bir şerh koymamız gerekir. Sivil bir şiddet, devletin bütün şiddetinin zincirlerinden boşalmasını haklı kılmaz. Devlet o kadar yıkıcı bir güçle donatılmıştır ki,  o denli yok edici olabilir ki,  hukuk mekanizması tarafından denetlenmediğinde onun bir adalet ve düzen sağlayıcı değil, zulüm aracı olduğuna tanık olursunuz. Protestonun başvurduğu şiddet orada bulunanların güvenliğini tehdit eder.  Orantısız devlet şiddeti ise tüm topluma yöneltilmiş bir tehdittir. Hukukun kilit taşı “orantıdır”.  


ODTÜ’de ne oldu? Olağanüstü bir polis gücüyle üniversite işgal edildi.
 Verilen sayılar ürkütücü. Her bir protestocuya  neredeyse beş polis düşüyor. Olaya tanık olan akademisyenler,öğrencilerden herhangi bir şiddet davranışı gelmeden sloganlarla birlikte polisin ağır bir saldırı başlattığını açıkladılar. Sayısız gaz ve sis bombasının kullanıldığı, protestocuların acımasızca dövüldüğü bir gözü karalık sözkonusu. Neresinden baksanız ortada “asayiş”i çok aşan bir motivasyon var. Bir tür küçük hesaplaşma...

Ardından söylenenler en az olaylar kadar önemli.

 
Söz alan bütün iktidar temsilcileri protestonun demokratik bir hak olduğunu teslim ediyorlar. Öğrencilerin hükümeti beğenmek zorunda olmadıklarını kabul ediyorlar. Onlar sadece şiddete karşı olduklarını söylüyorlar. Fakat bütün bu açıklamalarda bir eğretilik, inandırıcılığı zayıflatan bir formellik var. Sözcüler, öğrencilerin şiddet kullanıp kullanmadığı ve polisin orantısız saldırısı üzerine tartışmaya girmekten özenle kaçınıyorlar. Erdoğan, üniversite hocalarını azarlıyor.  O, “ülkenin bu büyük başarısını” kutlayan öğrenciler görmek istiyor. Göktürk-2’yle gururlanmalarını arzuluyor. Çok daha makul, esnek bir aklı temsil ettiğini düşünebileceğimiz Arınç, Habertürk’teki röportajında“ülkenin bu mutlu gününü gölgelediler” diye yakınabiliyor. “protestocuların arasında bütün eylemlere koşan seyyar militanların olduğunu” söylüyor. “Örgütleri bellidir” diyor. Ardından Hayati Yazıcı “Ne yani ODTÜ kurtarılmış bölge mi” diye soruyor. Öğrencilerin  “uydu fırlatımını biz de görmek istiyoruz, dışarıda da ekran kurun” demesini istiyor. “Ülkenin millete ait varlığıyla üretilmiş çok önemli bir projenin havaya fırlatılış töreninde bu yapılmaz” diyor.

“Bu mutlu günü gölgelemek”, “millete ait varlıkla üretilmiş bir projenin havaya fırlatılış gününde bu olayı izlemek yerine protesto yolunu seçmiş olmak”, “başka üniversitelerden eylem için oraya gelmiş bulunmak” gibi argümanlar “şiddet” argümanıyla iç içe geçiyor ve toplumdan polisin aşırı şiddetini onaylaması bekleniyor.

Protesto hakkı ve devletin şiddet kullanma ilkelerinin konuşulduğu bir tartışmada bu argümanların yeri olamaz. Bırakın “büyük fırlatılış”tan gurur duymayı, bu gençlerin bir kısmı “devrimle” rejimi değiştirip “halkın iktidarını” kurmayı istiyorlar. Peki, ne yapacağız? 3000 polisle üniversite basıp kafa kol mu kıracağız? Hocaları mı azarlayacağız? Bizi okullarında istememelerini “kurtarılmış bölge” meydan okuması olarak görüp had mi bildireceğiz? Devletin gücünü böyle mi kullanacağız?

Arkasında bu kadar büyük bir toplumsal destek bulmuş bir iktidarın, böylesine hazımsız, böylesine öfkeli, kimbilir belki de bu derece ürkek olması hayırlı bir durum değil.

Hükümete kategorik muhalefeti onaylayanlardan değilim.

Ucu Silivri’ye kadar uzanabilen, AKP’yi devirmenin “devrimci” bir hedef olduğu sayıklamalarına karnım tok.

Ülkenin en kirli yıllarını “kaybedilmiş özgürlük günleri” ilan eden; tanık olduğumuz değişim karşısında yas tutan, karanlık cepheyle asla işim olmaz.

Fakat bunlar, hükümetin demokratik haklarla kurduğu zihinsel ilişkinin sorunlu olduğunu görmezlikten gelmeyi gerektirmiyor.

Ergenekon hayaleti, devletin bu tür saldırılarını meşru göstermenin mazereti olamaz.

Bu şiddeti onaylayanlar, onun karşısında susanlar, yanlış yapıyorlar.  


[email protected]