• 2.12.2011 00:00
  • (4013)

 Ankara büroyu mahkûmlar arıyor arada bir. Zar zor aldıkları telefon haklarını annelerini, sevgililerini, kardeşleriyle konuşmak için değil bir umut yakalamak için kullanıyorlar.

Af var mı diyorlar, sıkıntılarını anlatıyorlar, kitap istiyorlar...

Elimden geldiğince onlar hakkında yazmaya, konuşmaya çalışıyorum. Çünkü nasıl bir çaresizlik içinde olduklarını biliyorum.

Suçları, siyasi ya da adli olmaları beni hiç ama hiç ilgilendirmiyor. Ama itiraf etmeliyim yalnız, nüfuzsuz, yoksul olanlarının durumuna daha çok kederleniyorum.

Bu yüzden de her gün köşelerde, tv programında adları zikredilen “şanslı” tutuklu ve hükümlüler üzerinden “AKAPE’nin mahpushanelerinde güneş doğmuyor” ezgisine dair görüşlerim sorulduğunda hiddetleniyorum.

“Ya diğerleri” diye soruyorum

Ama her ne kadar bağlam içerisinde değerlendirilince (başka nasıl değerlendirilir o da ayrı konu) yanlış anlaşılması mümkün olmayan bu minval üzere sözlerim çarpıtılıyor.

“Ne yani, diğerleri eza çekiyor, ‘bizimkiler’ de mi çeksin” diye karşı çıkan bile oluyor. Hatta, bu, eşinin dostunun mağduriyetine üzülmeyi vicdan sanan vijdanjörlerin kimisi, ciddi ciddi rövanşistlikle bile suçluyor bizi.

Ah, bir de ne zaman “iktidar” olduğumuzu bilsek...

Kimileri ise daha soldan soldan geliyor aklınca.

Vatandaşlarını üye olmadığı örgütün propagandasını yapmak gibi abuk sabuk suçlarla cezaevlerine tıkan bu ceberut rejimin müsebbiplerinin ve ilişiklerinin yargılanması üzerinden güya ceza ve infaz sistemi eleştirisi yapıyorlar.

Geçenlerde birisi de “Bu yazıyı okumayın” diye bir makale yazmıştı köşesinde. Okumasınlar dediklerine sorun diyordu okurlarına:

“Sorun onlara... 2005’te terör suçu gerekçesiyle tutuklanan insan sayısı 273 iken ne oldu da bu sayı 2010’da 12.897’ye çıktı. Bu ülkede aniden hudayinabit gibi terörist mi yetişmeye başladı?”

Sordurduğu kimlerdir, bilmiyorum ama ben Adalet Bakanlığı’na sordum. Şu yanıtı aldım:

“An itibariyle 3684 terör tutuklusu ve 4448 hükümlüsü var. 2005 yılında kayıtlar elle tutuluyordu. Ancak rakam söz konusu yazıdaki gibi 273 falan değil. 4000 civarında tutuklu ve hükümlü vardı.”

Yetkililer Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana her yıl tutuklu ve hükümlü sayısının arttığını, 1999 yılındaki Rahşan affıyla bu artışın durduğunu ve gerilediğini, sonraki yıllarda ise artışın yine eski seyrinde devam ettiğini söylüyorlar.

“Oh ne âlâ rakamlar iyiymiş” falan demiyorum elbette. Tablo berbat. O faşizan ceza kanunları yerinde durdukça da durum günden güne daha kötüye gidecek.

Ancak bunun için verilecek mücadele, rakamları eğip büküp sorunu karikatürize etmekten, AK Parti’nin mütedeyyinliğine kızıp reform battaniyesini yakmaktan geçmiyor.

Ceberut rejimin anayasası ve ceza kanunları gibi temel dayanaklarının tartışmaya açıldığı dönüşüm sürecinden daha fazla özgürlük ve demokrasi talep etmek başka, bu iradenin ülkeyi faşizme sürüklediğini paranoyasını güçlendirmek için manipülasyon yapmak başka.

Ceza kanunlarının, tutuklu ve hükümlülerin durumlarının iyileşmesi AK Parti’nin gitmesi ile değil, AB normlarının gelmesiyle mümkün olacak. Sorun iktidarın el değiştirmesi değil, meşru zihniyetin evrensel değerlere uygun olarak dönüşmesi. Zira SHP iktidarlarını falan da hatırlıyoruz.

Bu noktada üzerimize düşen sorumluluğun, iktidarda kim olursa olsun onu, bu perspektifle yapısal çözümler için zorlamak olduğunu düşünüyorum.

Birilerinin, bugün cezaevinde olan her mahkûm ve tutuklunun mütalaasında telif hakkı olan darbecilerle ve onların sağdan soldan destekçileriyle görülen hukuki ve siyasi hesaplaşma vesilesiyle de olsa faşizan ceza kanunları hatırlamalarını bir kazanım sayanlar olabilir aramızda.

Ancak bu demokratlığın pazara kadar olduğunu düne bakarak görmek pekâlâ mümkün.

Siz de şunu sorun onlara. AK Parti öncesi asrısaadet devrini yaşadığını söyledikleri Türkiye demokrasisi, 2001’deki Hayata Dönüş Operasyonu’yla onlarca genci katlederken niye “gık” bile dememişler.

Basında, Perihan Mağden ve Yıldırım Türker dışında bir Allah’ın kulunun da çıkıp “ne oluyor” demediği katliam günlerinin o hasretle andıkları özgürlük ortamındaki suskunlukları yalnızca vicdani bir “tercih” miymiş?

Peki, ne olmuş da, ‘AKP sivil diktası’nın dünle kıyaslanmayacak kadar kötü istibdadında onca baskıya rağmen, hunharca sossuz spagetti yedirilme işkencesine maruz bırakılan paşaların, gazetecilerin çiğnenen onuruna sahip çıkma cesareti gösteriyorlar. Bu da vicdani bir tercih, değil mi?

Üstelik o günlerde cezaevlerinde yaşanan vahşete, durumun fenalığına dair rakamları manipüle etmeye gerek de yoktu hani. Gerçekler, bedeni alev almış mahkûmların üzerine atılan benzinli battaniyeler kadar yakıcıydı, ortadaydı. O katliamı yapanların yargılandığı bugün gibi değildi yani.

Dışarıdayken bile bir siyasi inat uğruna, bedeli hayat olan konularda tragedyadaki cadı korosu gibi felaket telalığı yapacak kadar mahkûm olanlar, içeridekileri özgürleştirecek öyle mi?

Bırakın dağınık kalsın.


[email protected]