• 9.03.2012 00:00
  • (5675)

Deli kanlarına yakışır biçimde sınırlandırıcı ideolojilerin ardına sığınma konforuna reddedip “liberallik” yapan gençler bayılıyorum. Bu yüzden aralarında bu arkadaşların çoğunlukta olduğu 3H Hareketi’nin (Hürriyet, Hukuk, Hoşgörü) Samsun davetini, onca yoğunluğa rağmen reddedemedim.

Cemile Bayraktar, Cafer Solgun ve Anayasa Hukukçusu Erdal Abdülhakimoğulları’nın konuşmacı olduğu panel, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi’ndeydi. Konuşma sırası gelince tam ağzımı açmıştım ki salondaki üç beş kişilik bir grup ellerindeki dövizleri kaldırıp slogan atmaya başladı.

Programdan önce yetkililerden, beklenen bu protestoya müdahale etmemelerini özellikle rica etmiştim. Sağ olsunlar onlar da hassas davrandılar. Protestocu gençler, “Cemaatçi, AKP’li, ABD’ci ve tabii ki de piyasacı” olduğum için konuşmanın bana haram olduğunu söylüyorlardı.

Bol bol güldüm. Sanırım rahat halim ve “velev ki öyleyim” ile başlayan cümlelerim bekledikleri tepki değildi. Bu yüzden daha da gerildiler.

Tepkisini küfre vardıran arkadaş, ardından “Burası Mevlana tekkesi değil” deyinceyse dayamayıp “Keşke olsaydı, biraz adap öğrenirdiniz” deyiverdim. Pozitivist bile olmadığımı açık eden bu itirafın ardından arkadaşlar umudu kesip “Zaten maaşımın da AKP tarafından ödendiğini” haykırdılar ve salondan ayrıldılar.

Son derece eğlenceli panelin ardından Ankara’ya döndüğümde bir başka eğlencenin içinde buldum kendimi.

Bilgisayarımda sürekli açık olan müzik kutumun fon müziği eşliğinde Başbakan Erdoğan konuşuyordu. Bir önceki gün, Stratfor’un kendisinin sağlığı hakkında manşetten gördüğümüz kulislerine kızmıştı Başbakan. “Müzik kutusu gibiler” diyordu, “1 lirayı atan istediği müziği çaldırıyor”.

Tıpkı üniversitede maaşımızı AK Parti’nin verdiğini söyleyen gençler gibi, maddi kaynağımızın dış mihraklar olduğunu söyleyen Başbakan’a da güldüm. Bu memlekette, tartışılmaya muhtaç her konu mutlaka getirilip “para para para” düzlemine çekiliyor. Nedendir acaba?

Bugüne değin karşılığında para almadan bir tutum takınmamalarından mı?

Yoksa paraya çok ihtiyaçları olduğu için algıda seçicilikleri mi etkili oluyor dersiniz? Sayın Başbakan için bu şıklardan hiçbirinin geçerli olmadığı aşikâr.

O halde niçin yeminli düşmanlarının ve sığ muhaliflerinin kendisi ve partisi için kullandığı bu silahı, bir gazeteye doğrultmaktan çekinmiyor? Türkiye tarihine geçecek bu reform sürecinin lokomotifi konumundaki bir başbakanın üniversite öğrencilerini cezbeden bu kolaycılığa kapılma lüksü var mı?

Erdoğan için kişisel temennim olan “Allah uzun ömür versin”i, aynı zamanda ülkenin reform sürecini üstlenmiş partisine karşı beş benzemezden müteşekkil “gerici” cephenin pususunun farkında olduğum için siyaseten de söylüyorum. Dolaysıyla tartışmanın “ömür biçme” kısmını uzatmayacağım.

Ancak Başbakan sayesinde başlayan tartışmalara bir bakın allahaşkına. Gazetecilik mi konuşuluyor yoksaTaraf mı? Ve tartışmanın bu sığ düzlemde sıkışmasının, kişiselleştirilmesinin sorumlusu Başbakan mı yoksaTaraf mı?

Partisinin politikaları ve söylemleri tartışmasız olmadığı gibi bizim yayıncılığımız da kutsal falan değil. Elbette, Başbakan yayınlarımız üzerine eleştirilerde bulunabilir. Etiği baz alarak gazeteciliğimizi de sorgulayabilir.

Tıpkı solcumsu öğrencilerin o gün salonda Mevlana tekkesine devam ettiklerini ima ettikleri, çoğunluğunun başı örtülü diğer dinleyicilerin yaptığı gibi. Aralarında 28 Şubat’ta üniversiteden atılan, aşağılanan ama vakarlarını koruyan o pırıl pırıl öğrencilerin övgülerinden yeğ tuttuğum eleştirilerini, sitemlerini duymanızı isterdim.

Nasıl da iyi geliyor insana sıkı bir eleştiri. Samsun’dan beri söylediklerini düşünüyorum, işaret ettikleri hatalarımı sorguluyorum.

Maaşımı, “düdüğümüzü parayı verenin çaldığını” söyleyen Sayın Başbakan’dan aldığımı haykıran gençleri ise, fıkra yerine anlatıyorum sağda solda işte.
 

Basının kartı

Başbakan’ın tutuklu gazeteci az demek için “Sadece altısının sarı basın kartı var” diyor. Doğrudur. Ona karşı çıkanlarsa “Sarı basın kartı olmayanlar gazeteci değil mi diyor?” Bu da doğru ve güzel bir soru. Ancak ikisi de hatalı. Çünkü tutuklu gazeteciler konusu, bu kişilerin gazeteci olup olmadıklarıyla alakalı bir tartışma değil. Tartışmanın ekseni, adı geçen kişilerin gazetecilik faaliyetlerinden ötürü tutuklanıp tutuklanmadığı. Bu arada “devletin rüşveti bu kartı reddedin” türünden romantik çıkışlar yapanlar da var. Bu noktadan hareketle basın kartı verme görevinin gazetecilik meslek örgütlerine ve sendikalara verilmesini öneren arkadaşlara tavsiyem olacak. Kendilerini temin ederim ki eğer bu yetki devlette değil de, adı geçen örgütlerde olsaydı, tutuklanırken sarı basın kartını gösteren Balbay ve onun çizgisindeki gazeteciler dışında kimsecikler o kartı alamazdı. Bir diğer tavsiyemse, sarı basın kartı olmadan Meclis’e girmeye kalksınlar da, kendilerine kart soranın resmî yetkililer mi yoksa bizzat meslektaşları mı olduğunu görsünler.

Hülasa yemişim basın kartını. Kendiminkini de atmaya hazırım. Yeter ki onursuz olmasın gazetecilikle aşkımız.

[email protected]