• 23.11.2012 00:00
  • (5655)

 Daha geçtiğimiz hafta sonu herkes ne kadar karamsardı değil mi? Dönün bir bakın köşe yazılarına, haberlere, analizlere.

Açlık grevlerinin kazasız belasız bitmesi, daha doğrusu “nasıl” bitirildiğinin anlaşılması ve ardından hükümetin reform sinyalleri vermesiyle umut yeniden hâkim oldu.

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş grubundan hükümete, Meclis’in reform kapılarından “el ele geçelim” diye seslendi.

Hafta sonu kanın ve zulmün başkenti olduğu söylenen Amed bile bir gecede “Batı’nın Paris’ine” dönüşüverdi.

Peki, bu paranormal bir aktivite mi, mucize mi?

Bence değil.

Çünkü  “Hepimiz ölecez” çığlığına ses vermeyenler, gelişmeleri Türkiye’nin son on yılında yaşananların ışığında değerlendirenler perşembeyi çarşambadan gördüler.

Örneğin, AK Parti’nin kongresine açıkladığı 63 maddelik reform paketini görünce, peşinen “yiyorlar bizi” demeden, başlarının yenmesini göze alıp önce içerikle ilgilendiler.

Bu yüzden açlık grevleriyle gündeme gelmeden önce, bu pakette yer alan “anadilde savunma hakkının” hayati bir ihtiyaç olduğunu ve AK Parti’nin bunu yazılı olarak gündemine almasının kayda değer olduğunu söylediler.

Yasalaşmasının gecikmesi ayrı konu, ne gariptir ki paketin sade suya tirit olduğunu söyleyenler, bu madde açlık grevcilerinin talepleri arasında açıklanınca, “evet, çok önemli temel bir hak” demeye başladılar.

Hükümet, o dönem “kamuda anadilde hizmet çift dilli yaşamın sapağıdır” dediğimiz, 63 madde içerisindeki bir adımı daha yasallaştırmaya hazırlanıyor. Bağlantılı reformlar da kapıda.

Sözkonusu paket duyurulduğunda gözlerini kapatanlar, “olumlu” diyenleriyse gözleri ışıktan kör olmuş gönüllü ikbal pervaneleri falan diye yaftalayanlar şimdi umutlandı.

Yine, hafta başındaki “mucize” gerçekleşmeden önce, açlık grevlerini sonlandırmak ve genel olarak çatışmaları bitirmek üzere bizzat Başbakan’ın talimatıyla görüşmelere başlandığını söylememiz ise  “yemeyin bizi” tepkisiyle karşılandı. Değersizleştirildi, üzeri örtüldü.

Çünkü bunu daha önce defalarca yapan Erdoğan, değişmişti.

O artık “en mucize” zamanlarda “savaşı tırmandıralım” diyen  “Sayın” Bayık’ın ya da diğerlerinin dediği gibi, Kürtleri imha ve inkârın başbakanıydı gayrı.

Ve son dönemlerde tüm enerjisini dağda, olmazsa cezaevlerinde öldürebilmek için Kürtleri kışkırtmaya vakfetmişti.

Kabinenin en demokrat ve duyarlı isimlerinden bir olarak gördüğüm ve açlık grevleri boyunca çırpınan Adalet Bakanı Sadullah Ergin de farksızdı başbakanından. Eylemler boyunca vicdani çıkışlar yapan Bülent Arınç zaten iyi polisti. Vs. vs.

Onlar için “mucize öncesindeki” Büyükşehirler Kanunu da AK Parti’nin seçim çalışmasından başka bir şey değildi mesela

Bugünse aynı yasanın Türkiye’nin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na koyduğu şerhlerin kaldırılmasının yolunu açacağı yorumunda bulunuyorlar.

Uzar da uzar yerim dar, 3500 vuruş.

“Nasıl da önceden bildik bugünü” demiyorum. Elbette burada da bir mucize falan yok. Hem zaten bizim gazetede mucize işlerine de her tahmini çıkan Emre Uslu bakıyor.

Biz sadece “aküden yiyorsunuz” sitemlerine aldırış etmeden en puslu havalarda “yetmez ama evet”in sis lambalarını açıp ışığı görmekte ısrarcıyız.

Çünkü biliyoruz, görüyoruz, aksi hâlde insan böyle kötü hava ve yol koşullarında göremediği “mucize gerçeklerle” sis dağılınca karşılaşınca onları “gerçek bir mucize” sanabiliyor.

Tıpkı, 90’ların isinde sisinde, Özal Cumhurbaşkanı olunca “alışamadım” tişörtü giydiği hâlde, bugün onun Kürt sorununu müzakereyle çözme uğraşlarını öğrenip mucizeden bahsedenler gibi.


[email protected]