• 25.12.2012 00:00
  • (4981)

 Memlekette benim diyen faşistin bile kuvvetler ayrılığı ilkesine karşı olduğunu sanmıyorum.

Hâl buyken Başbakan Erdoğan’ın “sistem yanlış kurulmuş” girizgâhıyla kuvvetler ayrılığının Türkiye’deki işleyişini tartışmaya açması, tek adamlık iddialarına muhatap oldu.

Erdoğan’ın çıkışı üzerine, mevzuun paranoyalar bir kenara bırakılarak tartışılmasını önerenler ise, yine Başbakan’ın sözlerini meşrulaştırmak için “derelerden dolaşmakla” itham edildi.

Konumlarını Erdoğan’a göre belirlemekten bugün artık varoluşlarını inkâr edecek bir noktaya gelmiş dostlar hatırlarlar mı bilmem ama bu hayati mevzu yıllardır gündemimizde.

Hayati diyorum zira ülkede son üç beş yılda yaşanan, başka demokrasi deneyimleriyle de ortak kodları olan, dönüşümün karakteristiği aslında bu tartışmada özetleniyor.

Yaşanan, bir cümleyle, yürütüme ve yasamanın üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan askerî ve sivil bürokrasisinin dümen suyundaki yargı vesayetinin gevşemeye başlamasıdır.

Bugüne değin “gerçek” devletin bir ideolojik aygıtı olarak vazife gören siyaset kurumunun, kuvvetler ayrılığı ilkesinde alt sırlardan, hak ettiği yere, diğer güçlerle eşit seviyeye gelme hamlesidir.

İşte bu bakış açısıyla konu ne Başbakan’ın ne de AK Parti’nin gündemindeyken “Bütün iktidar sivillere” (17.08.2010) başlıklı yazılar yazdım.


“Majestelerinin yargıçları ve kraldan fazla kralcılar”
 (01.10.2010) ve “AKP uyuma statükonun bürokratlarına uyma” (05.10.2010) başlıklı yazılarla da, referandumda verilen “muktedirleşme” sözünü yeterince hevesli yerine getirmedikleri için hükümeti eleştirdim.

Çünkü yerel yönetimin sıradan bir imar faaliyetinin “Ankara’dan Atatürk’ün izleri silinmek isteniyor” gerekçeli işgüzar yerindelik denetimlerine tabi tutulması türünden artık trajediye dönüşen komedilere tahammülümüz kalmadı.

Kaldı ki, yukarıda bahsettiğim gibi, bu tartışma yalnızca bize özgü de değil.

Son olarak, demokratların ve “solun”, siyaset kurumun müdahil olmadığı alanı sorun olarak görmeyene kız bile vermediği Kapıkule’nin ötesinde bu tartışmalar nasıl yürüyor, ona bir bakalım.

Örneğin, askerî vesayet ve demokratikleşme üzerine kapsamlı çalışmalarıyla tanınan Juan Linz veAlfred Stepan, Franco diktatörlüğünün ardından İspanya’da “geçiş” sürecinin tamamlandığını şu göstergelerden çıkartıyorlar:


“Hükümet serbest ve genel seçimlerin neticesinde görevdeydi, politika üretmek için mutlak otoriteye sahipti ve de iure (hukuki) olarak diğer birimlerle güç paylaşmak zorunda değildi.”

Linz ve Stepan Avrupa demokrasilerinde üzerinde konsensüs sağlanan bu önermelerinde, diğer kuvvetler olan yasama ve yargının da, askerî vesayet sonrası kurulan “yeni demokrasi tarafından”inşa edilmeleri gerektiğini önemle vurguluyorlar.

Evet, “geçiş”i atlatıp “sağlamlaştırma” sürecine girdiği tüm otoritelerce kabul edilen İspanya’da kuvvetler ayrılığının niteliği pekâlâ tartışılabiliyor.

Kimse de çıkıp demokratlara “hükümet yalakasısınız, diktatörlük istiyorsunuz” demiyor.

Çünkü orada ak koyun kara koyun belli.

Geçen cuma konuyla ilgili yazdığım “Kuvvetler üçe ayrılır: hava, kara, deniz” başlıklı yazımdaki ironiye, Başbakan’ın hafta sonu yaptığı konuşmada yer vermesi de, derdinin ayrılık prensibinin idealiyle değil, Türkiye’deki fiili işleyişiyle alakalı olduğunun açık bir göstergesiydi.

Umarım, bir avuç elitistin gazete köşelerinden vatandaşlık dersi argümanlarıyla yürüttüğü manipülasyonlardan çekinip bu geç bile kalmış tartışmayı da başka bahara ötelemez.


[email protected]