Türkiye son bir kaç aydır sorunlu olduğu ülkelerle ve bölgelerle olan ilişkilerini normalleştirmeye çalışıyor. Başta ABD olmak üzere Yunanistan, Mısır, BAE, İsrail ve daha pek çok ülke var listesinde.  Hepsiyle birden İlişkiler normalleşir mi bilinmez ama Ankara’da normalleşme için siyasi irade oluştuğu kesin. Türkiye belli ki işlerin eskisi gibi yürümeyeceğini, kendisi karşısında koalisyonlar oluştuğunu görüyor.  

Gerçekten de kısır döngünün bir yerden kırılması gerek. ABD en doğru mecra. Amerika-Türkiye ilişkilerindeki sorunlardan bazıları aşılabilirse, iki müttefik arasındaki ilişkilerin niteliği az da olsa değişirse, bu değişim diğerleriyle olan ilişkilerimize de katkıda bulunur. Benzer şekilde başka ülkelerle olan ilişkilerimizin iyileşmesi de Amerika ile olanlara katkıda bulacaktır. Türkiye savunduğu bir çok konuda, takındığı pek çok tavırda haklı olsa da bir yerden başlamak zorunda. 

***

Bu genel tablonun içinde ise AB’nin özel bir yeri var. Her şeyden önce Türkiye 1959’dan bu yana Avrupa entegrasyon projesinde yer almaya çalıştığı İçin. İlk hedefi olan gümrük birliğini 1995’te gerçekleştirdi. 1999’dan bu yana tam üyelik için çaba harcadı. Uzun yıllar oyalandıktan sonra aday ülke statüsü kazandı. Uyum müzakerelerine başladı. Fakat bir yandan Almanya, Fransa, Avusturya gibi ülkelerin kültürel direnci, diğer yandan Kıbrıs sorunu tam üyelik perspektifini daha ilk anda zorlamaya başladı. 

Gerek AB’nin kendi içinde yaşadığı değişim, gerekse bizim Kopenhag Siyasi Kriterleri metaforuyla özetlenen ilkelerden kopmamız zaten uzak bir ihtimal olan tam üyeliği daha da uzak hale getirdi. Bizde demokratik, onlarda kültürel devrim gerçekleşse bile Ege ve Akdeniz’de sorunlar var oldukça, Kıbrıs sorunu sürdükçe AB üyeliğimizin gerçekleşmesi zor. GKRY ve Yunanistan’ın şartlılık prensibini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaması mucize olur.  

AB’nin bizi “seven” ülkeleri de üye olmayalım diye bu iki ülkenin arkasına saklanır, bazen asimetrik gücümüzle, bazen diplomasimizle korumaya çalıştığımız çıkarlarımızdan fedakarlık etmemizi isterler. Özellikle Doğu Akdeniz’de bütün baskı bizim üstümüze yoğunlaşır. Üye olmak istersek, üye olamayacağımız halde yapmamız gerekenler bir liste halinde önümüze çıkar. Yıllardır önemsemediğimiz İlerleme Raporları taleplerle dolar taşar. 

Ancak Gümrük Birliği’ni yenileyebiliriz. Ne de olsa 1990’ların koşullarına göre varılan mutabakat bugüne dar geliyor. Türkiye Yenilenme hem Türkiye’nin hem de AB’nin çıkarına. Chatham House’dan Fadi Hakura’nın iki yıl önce yazdığı gibi malların ulaştırılmasından üçüncü ülkelerle yapılan serbest ticaret anlaşmalarına kadar en az 10 başlıkta üstünden geçilmesi, revize edilmesi gereken konular var. Mallar serbest dolaşırken malların sahiplerinin dolaşamaması kendi başına saçmalık. Bir başka konu da beş yıl önce üstünde mutabakata varılan mülteci anlaşmasının yenilenmesi. Para da önemli, her iki tarafın birbirine verdiği sözler de. Bizim saydamlık ve tartışmalı terörle mücadele anlayışımızı değiştirmemiz, onların da vize muafiyeti başta olmak üzere verdikleri sözleri yerine getirmeleri gerekiyor ki yeni bir kriz daha yaşanmasın, Avrupa daha fazla sağa kaymasın, bütünlüğü daha fazla sarsılmasın. Biz de gelecek tepkilerden etkilenmeyelim. Bunların hepsinin kendi mecrası içinde ve dışında pazarlık gerektireceğine şüphe yok. Her iki tarafın çıkarına olan konularda uzlaşılması bile uzun müzakereler anlamına gelecektir. Hangi konuyu konuşursak konuşalım, karşımıza Kıbrıs, Ege ve Akdeniz çıkacak, insan hakları sorunları gündemi belirleyecektir. Gümrük Birliği ve 18 Mart uzlaşmasında belki biraz daha az, tam üyeliği konuşmamız halinde daha fazla. 

Bana insan hakları kamburundan kurtulursak ve Heybeliada Ruhban Okulu gibi sorunları pazarlık unsuru kılmadan çözersek AB ile çok daha hızlı bir başlangıç yapmamız, hayati çıkar ve beklentilerimizde onları daha kolay ikna etmemiz mümkün olur gibi geliyor. Sadece AİHM kararlarına uymamız dahi açıkladığımız tüm reform paketlerinden daha etkili olacaktır. Çünkü eşit müzakere zemini ancak pozitif algı ve gündemle sağlanır. Yazının başında da vurguladığım gibi bir yerden başlamamız şart. AB, ABD ile uygulanacak müeyyideler konusunda ortak zemin arayacağını açıkladığı için ve elimizin altında iki tarafın da çıkarlarına hizmet edecek Gümrük Birliği, 18 Mart mülteci mutabakatı gibi pazarlık zeminleri bulunması nedeniyle AB ile ilk adımı atmak çok daha kolay olabilir. Ayrıca eş zamanlı da hareket edebiliriz.  

Hatta diğer ülkeleri de önceleyebiliriz ama unutmayalım ki asıl tehdit “Batıdan” geliyor. AB ve ABD’nin Türkiye karşıtlığında birleşmesini, ortak yaptırımlara başvurmaya kalkışmasını engellememiz gerekiyor. Mısır ve İsrail’le diplomatik ve siyasi ilişkilerimizi iyileştirmemiz, Yunanistan ve Suudi Arabistan’ı yanımıza çekmemiz tabii ki önemli. Fakat Suriye, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs düşüldüğünde ABD ve AB daha acil. 

***

Eğer müzakere zeminini zaten kendimiz için atmamız gereken adımlarla eşitleyecek, onlara insan hakları ve demokrasi konusunda koz vermeyecek olursak, belki sorunlarımızı yine çözemeyiz ama kendimize, çıkarlarımıza zarar vermeden onları yönetebilme imkanına kavuşuruz. Bizi salim kafayla dinleyebilecekleri ortamı yaratırız. Ben hala yapabileceğimize inanarak diğer sorunları da hukukileştirelim diyorum.  

Kıbrıs söz konusu olduğunda antlaşmalara, Güvenlik Konseyi 186 gibi kararları alırken hangi saiklere dayandığına, Akdeniz dendiğinde Uluslarası Adalet divanın kararlarına, devletler arası pratiğin geleneksel hukuk kuralı haline gelmiş emsallerine atıfta bulunalım istiyorum. İttifak ve müttefiklik dendiğinde de söyleyeceğimiz çok söz olduğunu, konunun sadece S-400’lere indirgenemeyeceğini anlatabileceğimizi düşünüyorum... 

  • Abone ol