• 23.02.2020 00:00
  • (3766)

 Gregor Samsa bir sabah uyandı ve kendini dev bir Salvador Dali tablosunun içinde buldu.

 2013’ün Haziran ayına girdiğimiz günlerde bir çevre eylemi gibi başlayan Gezi olayları, bir anda yıkıma dönüştü. Normalde bu tür bir harekete “vandalizm” denirdi ama içinde uyandığımız sürreel (gerçeküstü) tabloda bu kaotik eylem ‘yaratıcı yıkım’ diye bile nitelendi. ‘Yaratıcı yıkım’ tanımı Schumpeter’in “Yeni bir sistem üretmek için eski sistemi yok etmeliyiz,” prensibinden alınmıştı; adı da pek afiliydi. Ağaçla, çiçekle, böcekle başlayan hareketlenme, kısa sürede darbe çağıran bir kalkışmaya dönüşmüştü. İstanbul’u gasp etmeye çalışanlardan askeri göreve çağıranlara, üzerine “demokratik” etiketi yapıştırılmış ama son kullanma tarihi geçmiş bir kavanoz dolusu insan hükümeti yıkmaya çalışıyordu.

 “Ulusalcıyı, Kürt’ü, ateisti, dindarı, liberali, solcuyu, birbirine düşman herkesi birleştirdin, ya Tayyip” diyerek öfke meşrulaştıran, yakası açılmadık küfür bırakmayan ‘devrimci’ler, FETÖ’cü polislerin sokakları kışkırtan müdahalesiyle zevkten çıldırırmışcasına kamçılanıyor; kalan zamanlarda ‘kurtarılmış bölge’ ilan ettikleri İstanbul’un göbeğinde, koskoca bir metrolopolün merkezinde kurdukları çadırlarda açık parti verip şenlik yapıyordu. Onlar biraları birbirine vururken, sermayedarları deniz kenarında kadehleri tokuşturup Erdoğan’ın yerine lider arıyordu. FETÖ ve ortakları hepsini can damarından yakalamıştı. Olan ortak bir başkaldırı bile değil, uyuşturulmuş bir darbe konsensüsü idi.

 Sol liberallerden ulusalcılara eğreti ittifak ülkede çoğunluğu temsil etmiyordu ya, bunun da cevabı hazırdı: “Sandık her şey değildir.”

Değil mi ya, demokrat kıblesi Batı’da sandıktan ne çıktığına bakılmıyordu. ‘Gezi zekâsı’ işte böyle bir şeydi. Demokrasiyi kafasına göre eğip büküyordu. Kimse de dönüp, “Yahu biz ne yapıyoruz? Kimin gazına geldik de böyle savrulup gidiyoruz?” demiyordu. Kukla oynatıcılar ipleri çekince onlar yürüyor, tencere tava çalıyor, cam çerçeve indirip araba otobüs yakıyordu.

 Hükümeti destekleyenlere ‘koyun’ diyen koyunların ortak bir isyanı vardı nitekim. ‘Bağzı’ şeyler kahrolmalıydı.

 Hiçbir mantığa dayanmayan eylemler, tümden gelim metotlarını devre dışı bırakan söylemler, yeni Türkiye normu olmuştu. V for Vendetta maskesi takıp Guy Fawkes oluveren gençlerden ‘kahrolsun bağzı şeyler’ diyerek taş atarlarken zeka fışkırıyordu. İlkokulda sınav kağıdına ‘bağzı şeyler’ yazsanız ‘0’ alırdınız ama yılın sloganı buydu. Kimileri de ekrana çıkıp “Mesajı aldık,” diyordu. Acaba o mesaj nereden geliyordu?

 Hatırlarsınız bir adam çıkıvermişti, protesto için bir ay Taksim Meydanı’nda duracağı söylenmişti. ‘Duran Adam’ dört saat bile duramamıştı ama 15. dakikada kahraman ilan edilivermişti. Ölüm orucuna yatanlar dahi 50. gününde bile onun kadar kutsanmamıştı; nasıl bir yetenekti, keşke dönemin modası ‘planking’e takılıp çıtayı biraz daha yükseltebilseydi…

 “Gece 9’da tencere tava çalınacak. 10’da sokağa çıkıp 10 dakika durulacak. 11’de ışıklar kapatılıp on dakika düşünme eylemi yapılacak,” diye Facebook’ta eylem talimatları yayılıyordu. Çok komikti, bir Steve Carell filmi kadar komikti ama kimse içine düştüğü trajik komediye gülmüyordu.

 Gezi başarıya ulaşsaydı elbette narkoz altındaki delüzyonlara benzer o dünya devam etmeyecekti. Gezi’ye yatırım yapanlar, kasa kasa biraları taşıyanlar, kamyonlarla yemek gönderenler, otel kapılarını açan, dünya medyasını “Türkiye’de ‘devrim oluyor” diye haber yayarak Taksim Meydanı’na yığan finansörler hasadı toplamak için yeni kuralları koyacaktı ama kimse durup sonunu düşünmüyordu.

 Erdoğan’ı devirmekle vazifeli Taksim Dayanışma’nın kardeşi, Mısır darbesinin temel atıcısı Temerrüd Hareketi’nin bağlantıları çoktan ortaya çıktı. CNN International’ın ekrandan düşürmediği Mısır’ın ‘çiçek çocukları’, Orta Doğu’nun FETÖ’sü olan Birleşik Arap Emirlikleri’nin darbeci generallere para aktardığı hesaplardan besleniyordu. Sisi’yi kendileri için geldi sanan Y kuşağı takviyeli sol liberal gökkuşağının yerini Mısır’da kapkaranlık bir gökyüzü alırken, iki yıl içinde itirafçı Temerrüdcüler bile artık kendi ülkelerine giremez oldu. Bilmiyor muydunuz? Duymadınız mı? Yoksa BBC’nin CNN’in onlarla işi mi kalmadı?

Gezi Parkı’nda saatler boyu haber yapan CNN nasıl oluyordu da Mısır’da protestocuların üstüne gelişigüzel ateş açılıp canlı yayında buz gibi bir katliam izlediğimiz Cumartesi sabahı “İhanet aşkı kurtarabilir mi”yi tartışıyordu? André Breton sürrealizmi tanımlarken “Yapılacak en iyi sürreel eylem bir silah alıp kalabalığın üstüne rastgele ateş açmaktır,” diyordu ya, aynen öyleydi.

 30 yıllık terörü bitirip barış getirmek için “Gerekirse baldıran zehri içerim,” diyen Erdoğan’ı bir gecede “Aniden Diktatör” ilan eden CNN, ABD’nin Mısır’daki darbeyi ‘darbe’ olarak tanımlayamamasını skandal olarak görmüyordu. ABD’nin ilgili yasayı yeniden düzenleyerek Mısır’a askeri yardımın devamını planlarken darbeye ‘darbe’ demezse neyi darbe olarak tanımlayacağını bilemiyor olması çok saçmaydı ama bu Dali tablosunda demokrasi de basın özgürlüğü de elastikti, istediğin kadar eğip büküyordun, kırılmıyordu.

 Gezi’de birkaç ağaç başka yere dikilmek üzere söküldüğü için Erdoğan, görevi derhal bırakması gerekecek kadar suçlu ama Sisi darbeci bile değildi. Hele Türkiye’de, o günlerde cümleye “Ben de çevreciyim…” diye başlamazsanız anında ‘çevre düşmanı’, ‘alçağın teki’ oluveriyordunuz. Çok absürttü ama “Ağaçları sevmiyor” diye bir jurnalcilik bile başlamıştı. Doğaya tapmaya başlayan animistler gibi neredeyse ağaçlara tapacak kadar hipnotize edilmiş olan kalabalık, gerçekten çok akıllıydı. Neye alet edildiğini bile bilmiyordu.

Evinden trafiğe en az iki araçla çıkan beyzade konağı sakinleri yeni köprü istemiyordu. Uçuş mili biriktirirken telef olan, kapasite sıkıntısı yüzünden yaşanan her rötarda isyan bayrağı açanlar yeni havalimanı da istemiyordu. Tasarruf ve kalkınma üçüncü dünya ülkelerinin işiydi, hayran olunan Batı’da yoktu böyle şeyler. Ya da bilmiyorduk, ‘istemezük’çülerin hepsi New York’a, Milano’ya, Dubai’ye değil, Somali’ye, Nairobi’ye, Cibuti’ye uçup tatil yapıyordu.

 Erdoğan’ı Hitler’e bile benzettiler. Her ülkede polisin elinde olan biber gazı FETÖ’cü polislerin kırbacı olup ‘devrim’ görünümlü darbe kışkırtması için kullanılınca, Taksim Auschwitz’in gaz odalarına bile benzetildi, Kazlıçeşme Mitingi de Nüremberg Toplantıları’na... İlginçtir İsrail, ilk defa ‘soykırım’ın böyle sulandırılmasına ses çıkarmıyordu.

 Demokrasiyi eğip büken, oy sandığını oymalı çeyiz sandığına çevirenler, soykırımı bile soykırımlıktan çıkardı Gezi’de… Aslında yaptıkları, o güne kadar üzerinde durmayı başardıkları kaygan zeminde patinaj yapmaktı. Helvadan yaptıkları medeniyetin son putlarını da yediler ama karınları doymadı. Gezi başarılı olsaydı, 15 Temmuz’a gerek kalmayacaktı. 15 Temmuz gecesini kurgulayanlar, Gezi’yle işin içinden tereyağından kıl çeker gibi çıkacaktı. Çok şükür ki olmadı.

 Gregor Samsa bir sabah uyandı ve çevresine örülmüş dev duvarların çatırdadığını, duvarların üstündeki boyaların aktığını, içinde yaşadığı ilüzyonun silinmeye başladığını gördü. Aslında gerçek eğilip bükülmüyordu. ‘Gerçek’ eriyordu. Gregor Samsa nihayet uyandı. İşte hikaye böyle başladı.