• 4.01.2020 00:00

 Müslüman coğrafyada dün de bugün de en çok istismara maruz kalan kelimelerin başında herhalde ‘cihad’ gelir. Kur’ân’da her defasında cihad için ‘Allah yolunda’ kaydı düşülmesine karşın, dünün dünyasında kendi kavgalarını veya ganimet peşinde mücadelelerini ‘cihad’ diye sunmaya kalkanlara sıkça rastlandığı gibi, bugünün dünyasında, geçelim savaşı, giriştikleri terör eylemlerini bile ‘cihad’ diye tanımlayarak eylemlerine meşruiyet atfedenler ortalıkta kol geziyor. Kendi kıt, sığ, dengesiz, adaletsiz ve merhametsiz din anlayışını mutlaklaştıran böyleleri bir tarafta, onların zihniyet ve eylemleri üzerinden toptan İslâmı hedef tahtasına oturtmayı iş edinenler öbür tarafta; görünüşte zıt kutupların ortak istismarına maruz bir kelime cihad. Teröristin kendini ‘mücahid’ diye tanımlaması veya teröristlerin medya ve hatta akademyada ‘cihadist’ diye tanımlanması, bu güzide kavramın uğradığı felâketi göstermeye sanırım kifâyet eder. Halbuki, cihad terör olmadığı gibi, “Haksız yere bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir” buyuran Kur’ân’ın açık ölçüleri dahilinde teröre cihad adını vermek de asla mümkün değil. Dahası, cihadın savaştan daha geniş bir anlam havzasına sahip olduğunu, öte yandan her savaşın cihad olarak tanımlanamayacağını biliyoruz. Kur’ân âyetlerinin belirlediği sınırlara göre, ancak bir saldırı karşısında savunma amaçlı savaşlar veya dinin anlatılmasının önündeki engelleri kaldırmayı amaçlayan savaşlar — o da, savaş şartları için belirlenen ölçüleri ihlal etmemek şartıyla — ‘cihad’ diye tanımlanabilir ve bu ölçüler dahilinde ‘inanç ve ifade özgürlüğünün’ teminat altına alındığı bir hukukî zeminde bilinen şekliyle ‘cihad’a zaten mahal yoktur.

Sözkonusu kötüye kullanım ve istismarlar bir yana, dünyanın yaşadığı değişim ve dönüşüm içinde cihadın yeri ve sınırları konusunu ileride bir yazıda müstakilen müzakere etmek üzere şimdilik bir kenara bırakalım. Bugün esasen, İslâmın kural koyucu ikinci temel kaynağı olarak hadislerde yer alan üç ‘cihad’ tanımı üzerinden bir müzakerede bulunmak istiyorum.

‘Çaba gösterme’ anlamına gelen ‘cehd’ ile aynı kökten gelen cihadın en bilinen anlamı, Allah yolunda savaş iken, sufiler ve daha içe dönük çalışmalara odaklanan yapıların hatırlamayı ve hatırlatmayı özellikle sevdiği bir hadis rivayetinde, bu bilinen cihadın ‘küçük cihad’ olarak tanımlandığını görüyoruz. Bu rivayete göre, bir sefer dönüşü Hz. Peygamber sahabilerine “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” buyuruyor; bu ‘büyük cihad’ı ise kişinin kendi içindeki mücahedesi, nefsiyle ve onun kötüye-kötülüğe yönelten dürtüleriyle mücadelesi olarak açıklıyor. Bu rivayetin, hadis kritiği açısından sıhhati tartışma konusu yapılmış olsa da, en muteber hadis kitaplarında yer alan “Mücahid, Allah’a itaat yolunda nefsi ile cihad edendir” gibi hadislerle bu mânânın açıkça teyid edildiğini görmek mümkün. Dolayısıyla, kişinin kendi iç dünyasında onu kötülüğe yönelten dürtülere karşı iyiliğin, hakikatin, hakkâniyetin, adaletin ve merhametin lehine giriştiği mücadelenin de ‘cihad’ tanımı içerisinde yer aldığını yakinen biliyoruz.

Hadislerde, bu küçük ve büyük cihadların yanında, üçüncü bir cihad tanımı daha çıkıyor karşımıza. Hem de, cihadların en üstünü (efdalü’l-cihad) olarak: zalim sultana (sultânin câir) karşı hakkı söylemek (kelimetü adl). Yani, “En üstün cihad, zalim sultana karşı hakkı söylemektir” buyuruyor Resûlullah aleyhissalâtu vesselam.

Gelin görün ki, bildiğimiz anlamıyla cihad, dışa dönük bir yaklaşıma sahip mü’minler tarafından; kişinin kendi nefsiyle olan mücahedesi ise, sufiler başta olmak üzere içe dönük yaklaşıma sahip olan mü’minler tarafından özellikle ön plana çıkarılırken, Müslüman dünyaya baktığımızda, hadislerde cihadın ‘en üstünü’ olarak tanımlanan bu hususa dönük bir icraata nedense pek rastlamıyoruz. Biri bilinen anlamıyla cihada, öbürü içe dönük cihada dair vurgusuyla ayrışan iki mütedeyyin kesim, ‘en üstün cihad’ olarak tanımlanan bu cihadın uzağında olma noktasında ise birbiriyle buluşuyor. İş ‘efdalü’l-cihâd’a gelince, bir suskunluk ve eylemsizlik hali hâkim oluyor ortalığa.

Maamafih, buna da kendilerince izah getiriyor birileri. Geniş kamuoyunda değil, ama bire bir sohbetlerde söylediklerine bakılırsa, susmaları, haksızlık yapan, dahası zulmeden yönetici kesimlerin yaptıklarını onayladıkları anlamına gelmiyor. Bilakis, ‘kalben buğz ediyorlar’ onlara; yani, yapılanı kabul ediyor değiller, kalben buna karşı durumdalar. Ama bir kötülükle karşılaştığında onu gücü yetiyorsa eliyle, değilse diliyle düzeltmeye çalışmayı emreden; ona da gücü yetmiyorsa kalben buğz etmeye davet eden, ama bu üçüncüsünü ‘imanın en zayıf derecesi’ olarak tanımlayan hadis, sözkonusu izahı boşa çıkarıyor. Çünkü mütekaddim âlimlerin son derece güzel açıkladığı üzere, bu üçlü tanım, üç farklı insan grubunu üç ayrı düzeyde yükümlü kılıyor. Elinde güç, yetki, imkân olanın ‘eliyle’ haksızlığı düzeltmekten uzak durup diliyle ve kalbiyle yetinmeye hakkı yok; elinde yetki olmasa da ‘diliyle’ söylemeye muktedir olan âlimin sadece ‘kalben buğzetmekle’ yetinmesi de reva değil… Bazı âlimlerin izah ettiği üzere, ‘kalben buğz’ ancak güçsüz ve ilimsiz avâm için sözkonusu olabilir; ilim ehlinin ise, eliyle değilse de, ‘diliyle’ yanlışa yanlış demesi, haksızlığı haksızlık olarak tarif etmesi, zulme karşı adaletin yanında dirayetli bir duruş ve davet sergilemesi gerekiyor. Ki, elindeki gücü kötüye kullanan haksız ve zalim yöneticilerin karşısına ‘kelimetü adl’ ile çıkmak, zulümlerine itiraz edip onlara hakkı söylemek ve adalete davet etmek anlamıyla ‘en üstün cihad’ işte bu noktada gerçekleşiyor.

Bunun neden ‘en üstün cihad’ olduğunu, dünü geçelim, bugünün Müslüman dünyasında da en az kişi tarafından en az icra edilenin o olmasından anlıyoruz. Kişiye her an her şeyi yapmaya muktedir bir haksız yöneticinin tepkisini çekmeden ‘haksızlığı’ sadece ülke sınırları dışında görmek, ‘dışarıdan’ bir hedefle belli bir zamana münhasır bir mücadeleye girişmek veya kendi kuytu köşesine çekilip nefsiyle mücahededen söz etmek basit şeyler olmasa da, ‘en üstün’ olarak tanımlanan diğerine kıyasla nisbeten daha kolay. Ama içinde yaşadığı ülke ve topluluk içerisinde zalim yöneticiye yaptığının zulüm olduğunu, adaletle hükmetmesi gerektiğini söylemek, doğrudan ve anında bedel ödemek, hak ettiği şeylerden mahrum olmak, hak etmediği muamelelere maruz kalmak; malından, işinden, onurundan, özgürlüğünden, hatta hayatından olmayı göze almak anlamlarını da içeriyor.

Durum bu olunca da, ‘diye bildiği halde diyemeyenler’ tablosu çıkıyor karşımıza.

Neyin ne olduğunu bilenler, nelerin olması ve nelerin olmaması gerektiğini bilenler; zulmü zulüm diye bilip zulme zulüm diyemeyenler, haksızlığı haksızlık diye bilip haksızlığa haksızlık diyemeyenler, adaletin gereği şudur diye bilip adaletin gereği budur diyemeyenler…

Halbuki özellikle mütedeyyin insanlar açısından; Kur’ân’ın da, hadislerin de övdüğü bir fiil olarak ‘cihad’ı bir değer olarak benimseyenler açısından, hadiste cihadın en üstün formu olarak tanımlanan ‘zulmeden yöneticiye karşı hakkı söylemek’ten kaçınmanın izah edilir tarafı yok. Hele ki, Kur’ân’ın defaatle ve ısrarla bildirdiği üzere bu dünyanın geçici bir sınanma yeri ve asıl olanın ahiret yurdu olduğunu bildikten sonra, hele Hz. Peygamberin tarif ettiği üzere dünya ile arasındaki ilişkinin ‘yolcu ve bir müddet altında dinlendiği ağaç misali’ olduğunu bildikten sonra, üç günlük dünyada yanlışa yanlış, zulme zulüm deyip doğrunun ve adaletin hatırlatıcısı olmak tanım gereği hayli kolay olmalı esasında.

Lâkin Müslüman coğrafyaya baktığımızda, ister mütedeyyin olsun ister olmasın, genel tablo ‘diyemeyenler’i koyuyor önümüze.

Müslüman ülkelerin istisnasız hepsi (varsa bir istisna, bilen hatırlatsın ki haksızlık etmiş olmayayım), yanlışı yanlış olarak bildiği gibi doğrusunu da bildiği halde söyleyemeyenlerin diyarı. Müslüman dünyada her bir ülke, diye bilip de diyemeyenlerin ülkesi.

Fas’tan Malezya’ya bütün coğrafyanın keskin gerçeği ne yazık ki bu. Diye bilenler az değil, lâkin diyebilenler çok az.

Diye bilenin dahi diyememesi ise, devranın olduğu haliyle dönmesi; yanlışlığın, haksızlığın, hukuksuzluğun, adaletsizliğin, yolsuzluğun, usulsüzlüğün, merhametsizliğin aynıyla ve hatta şiddetini arttırarak devamı sonucunu getiriyor. ‘Adalet külahı giymiş’ zulmün kamuflajı üstünden kaldırılmadığı sürece, haksızlık, hukuksuzluk ve usulsüzlük el arttırıyor, ‘normal’leşiyor, rutinin ifadesine dönüşüyor: Nasıl olsa kimse bir şey demeyecek, diyemeyecek. Nasıl olsa diyenlerin, diyebilenlerin sesi bir şekilde kısılacak…

Sonuç, yapanlar dahil kimsenin hayrına değil esasında. Hz. Ömer’in o meşhur ve hakikatli sözünün işaret ettiği üzere ‘beka’ denilen şey ‘adalet’ ile mümkün çünkü. Hadden aşan günün sonunda kendisini de mahvediyor. Lâkin o zaman aralığında kötülüğün sıradanlığı, yanlışın egemenliği, haksızlığın hükümranlığı, ilkesizliğin zaferi, adaletin yitimi, hakkâniyetin kaybı, hakkın çiğnenmesi… hep diye bilip diyememekler üzerinden gerçekleşiyor. ‘Kelimetü adl’in eksikliğinden… Zulmeden, haksızlık yapan yönetici karşısında da hakkı söyleme dirayetine sahip olanların yokluğundan yahut azlığından…

Lâkin diye bilmekle her şeyi hallettiğini vehmeden nicelerini görüyor gözlerim.

Yanılıyorlar.

Gerekli, ama asla yeterli değil diye bilmek.

Diyebilmek de gerekiyor. Söylenmemek, bilakis söylemek gerekiyor. Haksızın yüzüne karşı; açıkça ve cesurca…

Çünkü şu dünyada hak bir sözden, haklı bir sözden daha güçlü bir şey yok. Haklı bir sözün söylenmemesi, söylenmişse işitilmemesi için sarf edilen bunca enerji ve sergilenen bunca gayret en birinci delili değil mi bunun?

Diye bilmekle kalmayanlara, diyebilenlere selam olsun…