• 9.02.2020 00:00

  Hem tarih boyunca hem de günümüzde en fazla suiistimale uğrayan kelimeler sıralaması yapılacak olsa, cihad kelimesi herhalde ilk sıralarda yer alır. Geçmişte ve bugün bu kavramı istismar edenlerin başında ise, giriştiği herhangi bir mücadeleyi ‘cihad’ tanımı içine sokarak meşrulaştırmaya çalışanlar gelir. Özellikle günümüzde, böylelerin sözümona ‘cihad’ diyerek irtikap ettiği fiilleri doğrudan ‘cihad’ kavramını şeytanîleştirmek için bir fırsat olarak görenler ise, istismar ve suiistimalin öteki cephesini oluşturmaktadır.

Halbuki, irtikap ettiği eylemleri cihad olarak tanımlayanların ve onlar üzerinden cihadı kötüleyenlerin hilafına, cihad mutlak surette bir çatışma ve savaş haline karşılık gelmez; kelime, daha geniş anlamıyla, Allah yolunda sarfedilmiş her türden cehdi, yani çabayı içerir. Öyle ki, kişinin onu kötülüğe yönlendiren nefsine karşı kendi iç dünyasındaki mücadelesi de ‘cihad’ tanımı içine girdiği gibi, Hz. Peygamber tarafından zalim sultana hakkı söylemek ‘en faziletli cihad’ olarak nitelendirilmiştir. Cihadın yerleşik anlamıyla savaşı içerdiği durumlar da elbette vardır; ama her savaş cihad olarak görülebilir durumda değildir. Bir savaşın cihad tanımı içinde olabilmesi için ya dıştan gelen bir saldırıya karşı bir savunma savaşı niteliğinde yahut İslâm’ın anlatılması ve yaşanmasının önündeki bir engeli kaldırma amaçlı olması gerekir. “Size karşı savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın, fakat aşırılığa sapmayın; Allah aşırılığa sapanları sevmez” (Bakara sûresi, 2:190) âyeti, (a) ancak karşı tarafın saldırısına karşı, (b) ‘Allah yolunda’ (yani O’nun belirlediği ölçüleri gözeterek), (c) sınırları aşmadan, kuralları çiğnemeden savaşa izin vermektedir.

Dolayısıyla, Müslümanlarla savaş halinde olmayan, Müslüman topraklarına yönelik bir saldırıda bulunmayan, öte yandan kendi topraklarında İslâm’ın anlatılmasına ve kabul edenlerce yaşanmasına da imkân tanıyan gayrimüslim bir ülkeye karşı dahi ‘cihad’dan söz edilemez. Bir ülke, içinde sırf gayrimüslimler yaşıyor diye ‘savaş’ anlamı içeren boyutuyla cihadın konusu olmaz. Meselâ, Müslümanlara karşı düşmanca bir tutum sergilememiş gayrimüslim bir topluluğa sırf ganimet hesabıyla savaş açılamaz; açılırsa bu ganimet savaşı olur, cihad olmaz.

Bediüzzaman Said Nursî, Kur’ân’ın ve sünnetin belirlediği ölçüler dahilinde cihadın fıkıhta belirlenmiş bu sınırlarından hareketle, modern zamanlarda din ve vicdan hürriyetinin anayasal teminat altına alındığı bir siyasî zeminin ‘din için kılıçla cihad’a mani olduğunu; böyle bir ortamda cihadın ancak ‘Kur’ân-ı Hakîm’in elmas kılıçlarıyla,’ yani sözle, hakikatin en güzel şekilde ifade edilmesi suretiyle gerçekleşebileceğini söyler. Bu, Said Nursî’nin tarifiyle ‘manevî cihad’ kavramıyla ifade edilir. Böylesi şartlarda cihad tanımı içinde bir savaş, ancak dıştan gelen saldırıya karşı savunma ile sınırlı kalmaktadır. Laiklik ilkesi, din ve vicdan hürriyeti dahilinde İslâm’ın anlatılması ve yaşanması hukukî teminat altına alındığı halde uygulamada bunun önüne engeller çıkarılıyorsa mücadele hukukî-idarî-siyasî zeminde sürdürülecek; hukukî teminatın fiilen sağlandığı durumda ise cihad dinin en güzel şekilde söz ile anlatılmasıyla gerçekleşecektir.

Yaşadığımız günler hakikat-ı halde bize ‘sözün gücüne’ dayalı böyle bir cihad zemini temin ederken, ne yazık ki Müslüman dünyada ve bu arada Türkiye’de, dünü bugünde yaşamaya çalışan, değişen şartları ve dolayısıyla cihadın kapsamı ve sınırlarında gerçekleşen değişimi göremeyen, hâlâ daha dinin anlaşılması ve anlatılmasını ‘maddî cihad’ üzerinden tanımlayanlar bulunuyor. Dahası, dün de bugün de ‘cihad’ tanımı içine girmesi imkânsız eylem veya savaşlarını cihad olarak görenlere dahi mebzul miktarda rastlanıyor.

Halbuki, tekrar ifade edelim, cihadın tanımı salt savaşa indirgenemeyeceği gibi, her savaş hali de cihad olarak tanımlanabilir durumda değildir. Özellikle de ‘ganimet’ amaçlı savaşlar, iktidar savaşları, dıştan gelen bir saldırıya karşı değil de ülke içinde girişilmiş iç çatışma ve savaşlar cihad olarak değerlendirilemez. Gelin görün ki, Kur’ân’ın indiği ve Hz. Peygamber’in Kur’ân’ın belirlediği ölçülerle nasıl yaşanacağını uygulamada fiilen gösterdiği Asr-ı Saadet üzerinden sonraki dönemleri tartmak yerine, özellikle Osmanlı dönemini deyim yerindeyse bir alternatif Asr-ı Saadet olarak inşa eden, dindarlık ile milliyetçiliği buluşturan garip ama gerçek bir kesişme kümesi olarak dinsel milliyetçilik, Osmanlı döneminin bütün savaşlarını ‘cihad’ tanımı içerisinde görmektedir. Aynı zihniyet dünyası Osmanlının hâkimiyet günlerini savaşlarla, refah dönemini ise bu savaşlar sayesinde elde edilen ganimetle açıkladığı için, imparatorluk özelliğini yitirip orta büyüklükte bir devlete dönüştüğü ve refah seviyesi bakımından gerilere düştüğü modern dönemlerde de çözümü yine savaşlarda ve yine ganimette arar haldedir. Bu bağlamda, bugünü dünün savaşları üzerinden biçimlendirmeyi amaçlayan propaganda dizilerinin gördüğü popüler ilgi, önemli ölçüde bu zihniyet dünyasıyla uyumu sebebiyledir. Özellikle iktisat tarihinin duayen isimleri Osmanlı ekonomisini salt ‘ganimet’ üzerinden okumanın isabetsizliğine dair ömür ve eser de verseler, yerleşik algı savaşlarla gerçekleşen bir zenginlik ve refah hayal etmektedir. Düne dair bugünkü hayıflanmaların özellikle petrol bölgeleri ile ilgili olması bu açıdan dikkat çekicidir. Zahmetsiz, emeksiz, ilimsiz, icatsız, üretimsiz ve ticaretsiz bir zenginlik hayali… Savaş, ganimet, refah… Dünün savaşları, böyle bir okumayla, bugünün gerçeklerinden kopma imkânı vermektedir.

Dünyaya ve olaylara ‘savaşçı’ bir gözle bakan, giriştiği her savaşı ‘cihad’ın kapsama alanı içinde gören, savaşın sonunda ise zaferle birlikte ganimeti tahayyül eden bu anlayış, dünyayı bugün de böyle okumaya çalıştığı halde reelpolitik buna imkân ve izin vermediği için geniş ölçekte bu durumun sadece hayaliyle yetinmektedir. Buna karşılık, muktedir olduğu zeminde, özellikle de ülke içinde bu ‘ganimet’ hayali fırsat ve imkân bulup yeşermektedir. Hayata karşıtlık ve çatışma üzerinden bakan, sözün gücüne değil gücün sözüne yaslanan, kendisinin tarafı olduğu her mücadeleyi ‘cihad’ kapsamında değerlendiren söz konusu anlayış, içinde yaşadığı toplumsal ve siyasal zemine de çatışmacı biçimde ve bir savaş psikolojisi içinde bakmaktadır. Bu bakış dahilinde bugünün ülke içi siyasal mücadeleler dahi dünün ganimet savaşlarının bir izdüşümü olarak kurgulandığında, kazanılan bir savaşın ardından beklenecek şey elbette zaferle birlikte ganimettir.

Bu ‘ganimet’ psikolojisinin, son dönemde siyaset ve ekonomide giderek belirginleşen düşmanlaştırıcı söylem ve dar, asabiyetçi ve hakkâniyetsiz paylaşma/üleşme olgusu için açıklayıcı bir çerçeve sunduğu kanaatindeyim. Siyaset alanını ‘savaş’ zemini olarak kurgular, savaşları da ganimetle birlikte, dahası ganimet hedefiyle düşünürseniz, kazandığınız bir siyasî mücadelenin sonunda kendinizi ganimeti de hak etmiş olarak görür; neticede, asabiyenize dahil olanlar arasında bu ‘ganimet’i paylaşmaya hukuksuzluk değil, bilakis hakkınız olarak bakarsınız.

“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor” buyurur Kur’ân (Nisâ sûresi, 4:58). O halde normal şartlar altında, ‘dindar’lığını özellikle vurgulayan bir yönetici kadrodan veya bir siyasî hareketin, elde ettiği iktidarı ‘ehliyet ve liyakat’ ölçüleri içinde değerlendirmesi; ‘bizden-bizden değil’ denklemiyle değil, ‘ehliyetli-ehliyetsiz’ denklemiyle davranması beklenir. Sonuç itibarıyla da, ‘bizden’ dediği ama ehliyetsiz veya daha az ehliyetli kişiler yerine, ‘bizden değil’ dediği halde ‘en ehliyetli’ durumdaki kişilere iş, görev veya makamı tevdi etmesi… Hakkâniyet ve adaletin de gereği budur zaten. Asabiyetten uzak, ‘emaneti ehline veren’ adilâne bir tutum, dindarlık iddiasındaki bir yönetici kadro veya siyasî hareket açısından, bir lutuf ve fazilet değil, bir yükümlülük ve mecburiyettir. Ama tam tersi oluyorsa, iman edilen Yaratıcı “Emaneti ehline verin” diye emrettiği halde fiiliyatta “Emaneti ehline değil, ehlimize verelim” tutumu gerçekleşiyorsa, işte bu, sözkonusu arızalı savaş ve ganimet psikolojisiyle ilişkilidir. Makamların, ihalelerin, hatta sosyal yardım ve kültürel desteklerin ‘bizden-bizden değil’ denklemi üzerinden organize edilmesinin; mer’î hukuk açısından da, şer’î hukuk açısından da izahı imkânsız pek çok usulsüz uygulamanın; dinin açık emrine aykırı şekilde adaletsiz atamalar, ihaleler ve ehliyetsizliklerin ardında böyle bir psikolojik/mental zemin bulunmaktadır. Bu psikoloji, elde ettiği iktidarı ve ulaştığı makamları bir ‘ganimet’ olarak görmesiyle, öte yandan, içinde doğup büyüdüğü toplumsal zemin açısından bir ‘yersizlik’ ve ‘yabanıllık’ duygusunu da içermektedir.

Halbuki, öncelikle ‘ilke’yi yurt edinmesi gereken dindarâne anlayışın, emaneti ehline vermeyi ve adaletle hükmetmeyi emreden Kur’ân âyeti karşısında boynu kıldan ince olduğu gibi, bu âyetin emrettiği ilkeyi çiğnediğinde gelecek belâları haber veren Peygamber sözü karşısında titremesi de gerekir. Bir hadisinde ümmetin başına belalar yağmasına sebebiyet verecek onbeş kötülükten haber veren Resûlullah aleyhissalâtu vesselam, daha en başta, ikinci sıradaki kötülük olarak ‘emaneti ganimet bilmeyi’ zikrederek uyarır.

Bu çerçevede, birer ‘emanet’ olarak iktidarın, makamların, beytülmâlin ve kamu malının ‘ganimet’ muamelesi görmesi kesinlikle bir felâket sebebidir. Bu ganimet algısının dayandığı zemin olarak, siyasî mücadeleyi savaş, muhalifi düşman olarak görmenin yol açtığı zarar ve ziyan ise zaten çıplak gözle dahi görülmektedir.

Basit gerçekler, ama tekrar tekrar yazmak ve söylemek gerekiyor o halde:

Her savaş cihad değildir.

Siyasî mücadele savaş değildir.

Siyasî rakip düşman değildir.

Siyasî muhalifler, küffâr ordusu değildir.

O halde devlet yönetimi ve siyasî iktidar, bir savaş sonrasında ele geçirilen ganimet gibi değil, mucebince amel etmek ve hıyanet etmemek üzere tevdi edilen bir emanet olarak görülmeyi gerektirmektedir. Emaneti ganimet bilmek, yapan kişinin alnı ne kadar secdeye değiyor ve dili ne kadar âyeti tilavet ediyor olursa olsun, ehliyeti ve adaleti emreden Kur’ânî ilkeyi çiğnemektir ve bir felâket davetiyesidir.

Diye bilelim, diyebilelim…