• 18.12.2020 00:00

 Amerikalı şarkiyatçı ve dünya tarihçisi Marshall G. S. Hodgson, The Venture of Islam (İslâmın Serüveni) başlıklı üç ciltlik çalışmasında, başlangıcından yirminci yüzyılın ortalarına kadar İslâm tarihini bir dünya tarihi perspektifi içinde çok yönlü biçimde ele alır. Bu çalışmanın zihin açıcı taraflarından biri, ilk Müslüman toplumdan modern zamanlara uzanan süreçte yaşandığına dikkat çektiği eksen kaymasıdır. Hodgson’a göre, ilk Müslüman toplumu Kur’ân’ın “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışır ve Allah’a iman edersiniz” âyetinde (Âl-i İmran, 3:110) belirlenen ‘en hayırlı ümmet’ olma hedefiyle vücut bulmuştur. Ancak yirminci yüzyılın ‘İslâmî’ hareketlerine geldiğimizde, başlangıçtaki ilkelere, yani ‘İslâm’a yönelik bu vurgunun yerini ‘Müslümanlar’a yönelik vurgunun aldığı görülmektedir.

Hodgson’ın dikkat çektiği bu eksen kayması, bütünüyle İslâm tarihinin seyri içinde okunabildiği gibi, yalnızca son yüz elli yılın İslâmcılık hareketleri içinde dahi gözlemlenebilir. Nitekim, Osmanlının son döneminde düşünce ve aksiyon ortaya koymuş, modern meydan okuma karşısında İslâmcılığın kurucu isimleri olarak tanımlayabileceğimiz isimlere bakıldığında, her birinin Müslüman dünyanın içinde bulunduğu duruma dair eleştirel bir okumanın beraberinde ‘öz’e, ‘ilkeler’e, İslâmın temel ölçülerine dair bir hatırlatmada bulunduğu görülür. Sorun İslâmda değil, Müslümanlardadır onlara göre. Fert ve topluluk olarak Müslümanların, içinde bulundukları durumun İslâmın ölçüleriyle uygunluğuna dair özeleştiri yaparak, bu ölçülere bağlılıklarını fiilen yenilemeleri gerekmektedir.

Aralarında yol, yöntem ve yaklaşım farkı olmakla birlikte Muhammed Abduh’tan Said Nursî’ye ilk dönem İslâmcılarının ortaya koyduğu ana çerçeve, özetle budur. Hepsini, ‘İslâm’ üzerinden ‘Müslümanların’ durumunu değerlendiren bir çizgide buluruz.

Ancak ilerleyen zaman diliminde, özellikle de Fransız ve Rus devrimlerinden etkilenmiş olup, Batı hegemonyası ve sömürgecilikle mücadelelerinde son tahlilde modern ulus-devletlerin ‘İslâmî’ versiyonlarında zihnen demirlemiş ve güç üzerinden toplumu yeniden biçimlendirmeyi tasarlayan modern İslâmî hareketlerde vurgunun ‘İslâm’dan ‘Müslümanlar’a doğru kaydığı bir vâkıadır. Bu vurgu kayması, söylem üzerinden okunabileceği gibi, ‘İslâmî’liği tartışmalı olmakla birlikte ‘Müslümanların yararına’ görülen yol ve yöntemlerin kullanımına kapı aralayan icraatlarda kendisini çok daha güçlü biçimde ifşa eder. Bu bağlamda, ‘makâsıd-ı şeria’ ve ‘maslahat’ gibi bazı kavramların da, murad olundukları amacın ötesinde, bu durumu meşrulaştırmak için ‘kullanıldığını’ da söylemek gerekir.

Başka ülkelerden sarf-ı nazar ederek Türkiye şartları açısından bakarsak, aralarında çok ciddi farklar, hattâ çetin bir rekabet de söz konusu olsa, ‘Müslümanlar’a dönük vurguyla öne çıkan hareketlerde bu durumu açık biçimde görürüz. İster doğrudan siyasî bir proje olarak ortaya çıkmış olanları olsun, ister Fetullahçılık gibi başlangıcında siyasetten tam bir uzaklık görüntüsü arzetsin, nihayette sayıyı ve gücü önemseyen, bu sebeple ‘ilkeler’i değil ‘kişiler’i merkeze alan ve son tahlilde kitlesel bir etki kazanarak ‘toplumu dönüştürme’yi hedefleyen türdeki bütün dinî hareketlerin gelip dayandığı yer, İslâmın ilkeleri ile aralarındaki mesafenin giderek açılması, buna karşılık ‘İslâmîliği’ tartışmalı, hattâ ‘gayr-i İslâmîliği’ açık ‘araçlar’ın dahi sahip olunan ‘yüce amaçlar’ üzerinden meşrulaştırılması; böylece sözkonusu hareketlerin süreç içinde popülizm, pragmatizm, oportünizm ve asabiyetler tarafından teslim alınmasıdır.

Bu süreçteki en önemli kayıp, öncelikle İslâm açısından vazgeçilmez bir nitelik olarak ‘ihlâs’ın yitimidir. İnsanın yeryüzündeki serüveninde ‘sırat-ı müstakîm’ ile yükümlü olmasına karşılık, İblis’in bütün yol ve yöntemleri kullanarak insanı bu doğru yoldan saptırmaya yeminli olduğunu haber veren Kur’ân, bununla birlikte onun ‘ihlâslı kullar üzerinde bir gücünün olmadığını’ da bildirir (bkz. Hicr, 15:39-42). İhlâsın bir tezahürü ise, sonuç-odaklı değil süreç-odaklı olmak, ‘doğru amaç’ için sadece ‘doğru araçlar’la çalışmak, amaca giden yol dinin onaylamadığı araçlara başvurmaktan geçiyor ise bu yolu asla seçmemektir.

Fakat özellikle de kitlesellik ve iktidar üzerinden ulaşılan ‘kutlu’ bir ‘sonuç’a odaklanan ‘İslâmî’ hareketlerin gelip dayanacağı nokta, bu ihlâs ekseninin yitimi ile birlikte dinin ideolojileştirilmesi, uhrevî olanın dünyevîleştirilmesi, âyetin sloganlaştırılması ve bu meyanda dindarlığın da bir dinsel milliyetçiliğe dönüşmesidir. Müslüman toplumlardaki İslâmî hareketlerin başladıkları nokta ile geldikleri yer arasında bir mukayese, ‘amaç’ı önceleyen ve ‘Müslümanları’ ilgilendiren sözümona ‘yüce amaç’ı gerçekleştirmek uğruna ilkeleri paranteze alabilen bütün eğilimlerin günün sonunda deyim yerindeyse ‘İslâm’cılıktan ‘Müslüman’cılığa doğru kaydıklarını gösterir. Bu tarzdaki bir İslâmcılıktan geriye kalan şey, olsa olsa ‘Müslüman milliyetçiliği’dir. Müslüman milliyetçiliği ise, önünde sonunda, bir dindarlık biçimi değil, bir milliyetçilik biçimidir.

İşin en hazin tarafı ise, sözümona ‘İslâm adına’ çıkılan bu yolda ilkelerin paranteze alınmasıyla ‘en hayırlı ümmet’ olma hedefinin yitirilmesi; İslâmın ilkelerini ‘Müslümanların yararı adına’ çiğneyebilen bir ‘Müslümanlık’la, daha geniş insanlık kümesine dini anlatma ve dine davet imkânının da kaybedilmesidir.

Diğer taraftan, ‘Müslümanlar lehine’ gözüküyorsa o şeyin doğruluğuna hükmeden bu anlayış, meselâ Müslüman toplumların tarihindeki örnekleri üzerinden ‘saltanat’ rejimlerinin ‘İslâmî’liğini pek sorgulamazken, ilkesel açıdan bakıldığında İslâmın temel değerleriyle saltanatla kıyas kabul etmez bir uyum içinde gözüken demokrasinin Müslümanların elinde gözükmediği için ‘şirk rejimi’ olduğuna kolayca hükmedebilmiştir. Veya demokrasiyle bir ilişkisi varsa, bu ilişkiyi ‘ilkesel’ düzlemde değil, onun kendisi açısından kullanışlılığını gözeterek ‘konjonktürel’ düzlemde kurmayı tercih etmiştir.

Özellikle bu topraklarda gerçekleşen bir durum ise, Müslüman ve Türk asıllı bir hanedan olarak Osmanlı üzerinden, ‘Müslüman milliyetçiliği’ne dönüşmüş bir ‘İslâmcılığın’ kolayca etnik milliyetçilikle de buluşup kaynaşabilmesidir. Çünkü ‘İslâm’dan ‘Müslümanlar’a eksen kaymasıyla ‘ilkeler’den ‘asabiyet’e geçiş bir yol değişimi ise, farklı milliyetçilikler arasındaki geçişler sadece şerit değişimidir. İlki gerçekleştikten sonra, ikincisindeki değişiklikler çok kolay gerçekleşecektir.

Bu durum, Türkiye’de başladığı nokta, yürüdüğü rota ve son olarak demirlediği yer itibarıyla mevcut siyasî iktidarın taşıyıcılarının en sonunda nasıl burada demirleyebildiğini açıkladığı gibi; takipçileri nezdinde bunun ciddi bir kitlesel kabul görmesinin sebebini de sanırım açıklar niteliktedir.

Kur’ân’ın emri “Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan ve kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, yalnız Allah için şahitlik eden kimseler olun!” (Nisâ, 4:135) iken, bu âyet başta olmak üzere Kur’ân’ın reddettiği asabiyet, aidiyet ilişkisi kurulanın ‘Müslüman’lığı üzerinden kendisine mecra bulunca, paranteze alınan İslâmın adalet ve hakkaniyet emri oluyor. Diğer bir deyişle, işin içine asabiyet girince, dinsel milliyetçilik fazla zorlanmadan düz, kaba bir milliyetçiliğin müttefiki, hattâ ikizi haline gelebiliyor…

(Bu, üzerinde daha da detaylı biçimde durulmayı hak eden bir konu. Şimdilik burada bırakalım, sonraki yazıda veya daha sonraki yazılarda tekrar dönelim.)