• 8.12.2014 00:00

 Değerli okuyucularım 30 yıl fiili olarak ilk, orta, liselerde yani Türk Milli Eğitimin her kademesinde öğretmenlik yapan bir gazeteci ve yazarım. Son Milli Eğitim Şurası üzerine görüş ve düşüncelerimi ifade etmeden geçemezdim.

            Dilerseniz şura denilen şey nedir, ne değildir, kimler katılır kısaca bir hatırlayalım.

            Eğitim şurası 1921 yılında ilk kez o zamanki adıyla maarif kongresi olarak 180 kişi ile toplandı. 1924 yılında çıkartılan Tevhid-i Tedrisat ile her ne kadar kâğıt üzerinde laiklik, batıya dönüş ve çağdaş ilim gösterildiyse de gerçekte ulusal bütünlük adı altında 1950’li yıllar kadar Atatürk ve tek parti CHP eli ile tek tip “insan”; tek tip “Türk” yetiştirmek için yol aldı.

            1926, 1936, 1948 ve 1968 (68 benim İlkokul Öğretmenliğine başladığım ve programı ilk uygulayan öğretmenlerindenim) temel eğitim programları ile yenilendi. Söz konusu programlar her ne kadar eksik, bize ve eğitim sistemine uygun değildiyse de iyi bir yanı vardı.

            Uygulayıcılar kesin uygulama kararı almış olsalar bile pilot bölge, pilot il ve pilot okul ile en azından uygulanacak programın güya getiri, götürülerini uygulamalı test ettikten sonra geçiş yapıyor görüntüsü veriyorlardı. Gelişmiş dünya devletleri bu yöntemi uyguluyordu.

            Mesela 1968 yılında getirilen “fiş” sistemi ile okuma yazmanın yaratıcısı ABD söz konusu yöntemi 2 yıl deneme okullarında yaptıktan sonra terk etti. Onlardan kopya aldığımız bu sistemi biz on yıllarca “uyu ali uyu” yöntemi gibi okullarımızda fiili uyguladık.

            Peki, eğitim şurasına kim katılır? Görsel olarak çok olumlu, farklı ve doyurucu cevabı var. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından, yönetmelikte belirtilen sayıda üniversite rektörü, dekanı. Okul müdürleri, rehber öğretmenler, eğitim sendikası başkanları ve üyeleri. Sivil toplum vakfı üyeleri, yerel yönetim birimlerinden belediye başkanları; muhtarlar ve çeşitli okullardan gelen öğrenciler çağrılır. Ayrıca bakanlık birimleri, meclis milli eğitim komisyonu üyeleri; YÖK başkanı, başkan vekilleri, ÖSYM başkanı, RTÜK başkanıkatılır. Devlet planlama teşkilatı müsteşarlığı, Türk tarih kurumu, Türk dil kurumuyetkilileri olarak belirlenip şuraya davet edilirler. Yanisi eksik varsa, tam değilse de bayağı çoklu bir katılım.

Oldukça zengin, çeşit ve renkli bir kadro değil mi? Ama hayır gerçeği öyle değil. Gerçek o ki karar alıcı büyük, ezici çoğunluk Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Milli Eğitim Bakanı’nın görüş ve düşüncelerini benimseyen, kabul eden evet diyenler üyeliğe çağrılıyor.

Oysa söz konusu şuranın var olan zenginliğine rağmen arka bahçe, gönüldaş, fikirdaş, üyeler yerine gerçek anlamda mesleki kariyerleri ile ün yapmış, dünyanın gelişmiş ülkelerinin eğitim sistemini incelemiş, ülkesinin şartlarına ve gelişen dünya koşulları için çaba harcayan aydın insanları şuraya çağırmak olmalıyken, bilinen malum gerçekleşmektedir.

2014 yılı kararlarına baktığınızda nasıl bir şura olduğunu göreceksiniz. 19. Milli Eğitim Şurasında alınan kararların ağırlıklı “din” ekseni üzerinde tartışmalar yapıldı. Tabii ki ezici çoğunluğu Müslüman bir ülkede “din” konusunun ağırlıklı ele alınması kaçınılmazdır. Ama adı “laik” olan bir ülkede ve kutsal kitabında “dinde zorlama yok”, “senin dinin sana, benim dinim bana” ilkeleri üzerine kurulan bir inancı “dindar nesiller yetiştireceğim” diyerek şurayı salt bu madde üzerinde tartışıp karara bağlarsan yanlış yaparsın. Bu yaklaşımla ne teknolojiyi, ne çağı, ne gelişmişliği yakalarsın.

Bu kafa ile bir tek icat yapamaz, mucitler yetiştiremezsin. Hatta ülkede beraberlik ve birlik yerine ayrıştırmayı tetiklersin. Tamam, ilkokullara zorunlu din dersi getir. Ama bu ders müfredatı çağın gelişmişliğine uygun, dini, Allah’ı, kutsal kitabı Kemalist ulusalcıların tek tip Türk ve tek tip nesiller yetiştirmek gibi sende hurafe, beyini yıkanmış, tek bir pencereden bakan, inanan, tek tip dindar insan ve nesiller yetiştireceksen ülkeyi yüz yıl geriye götürürsün.

Çünkü 80 milyona dayanmış ülkemizde mezhep, inanç çeşitliliği o kadar çok ki. Örnek mi vereyim. Sen o çocuklara Hanefi mezhebine göre mi; Şafii mezhebine göre mi zorunlu dini eğitimi vereceksin? 20- 25 milyon Kürd Şafii mezhebindendir. Peki, milyonlarca ülke çapında okullara yayılmış Alevi çocuklarına nasıl bir zorunlu din dersi vereceksin.

Yine bu ülkede çeşitli il, ilçe ve bölgelerde varlıkları inkâr edilmeyen sayıda Yahudi, Hristiyan, Ermeni, Süryani, Keldani, Ezidi vb. farklı dinler için şurada karar aldın mı? Hayır. Ben şuracıkta 25 – 30 dakika içinde bu makalemi yazarken oturup bu kadar farklı şeyi tek tek düşünce süzgecimden geçiriyorum da; siz günlerce o kadar farklı kesimde topladığınız o kadar insanla bunları nasıl düşünmezsiniz?

Şura sizler için “tek tip insan ve tek tip dindar” demek ise ki öyle görünüyor diyecek bir şey yok. Hayır, gerçekten hem inançlı ve çağdaş nesiller yetiştirmek ise yaptığınız yanlış. O kadar yanlış kararlar almışsınız ki, maddeleri tek tek okudum. O maddeler içinde o kadar bu ülke insanlarına ters gelen öneriler var ki; dilerim Bakanlık bunları bire bir ayıklar.

Mesela 30 yıldır ülkenin canını yakan, çocuklarını genç yaşlarında toprağa verdirten, akıtılan kan ile anaları gözyaşına boğan Kürd meselesi. Kürd dili için aldığınız karar o kadar gülünç, o kadar eğreti, o kadar itici, hatta kışkırtıcı ve üzücü ki üzüntümü ifade edemiyorum.

Şurada Kürd masallarının anaokullarında ve İlkokullarda Türkçe okunması önerisi kabul görmüş. Şimdi sizce bu Kürdlere verilen bir paye mi, bir ödün mü, açılıma bir destek mi olarak görüyorsunuz? Emekli bir Kürd öğretmen olarak ben hiçte karara bu gözle bakmadım.

Bakınız neden? 90 yıldır bizi asimile ettiniz yetmedi. Dilimizi yasakladınız, konuşanı para cezasına çarptırdınız; Kürdçe konuştu diye hapsettiniz, hapisteki Kürdün annesiyle ana dilini konuşmasını yasakladınız. Hızınızı almadınız ana dili için direnen Kürd’ü öldürdünüz.

Bütün bunlar sizi tatmin etmedi; Kürdçe şiirlerden Türkçe şarkılar, türküler yaparak Kürd şarkı ve Türkülerinin içini boşalttınız. Kusuruma bakmasın, kızı okul arkadaşım olan merhum Celal Güzelses’in şarkı, türkülerin yüzde doksanı Kürdçe’den Türkçeye uyarlanmış.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi Kürdçe masallarımızı da Türkçeye çevirerek ana okulu ve ilkokuldaki Kürd çocuklarına okutacaksınız. Yanisi Kürd çocuklarını Kürd masallarından da mahrum edeceksiniz. Faşist, dinci kafanızın arkasındaki asimilasyondan asla vazgeçmesini bilmeden yolunuza devam ediyorsunuz.

Bunun neresi açılım, bunun neresinde barış var. Kürd çocuklarını o kadar düşünüyor iseniz onların masallarını onların ana dilleriyle okumalarını ve dillerini geliştirmelerini sağlayın da samimiyetinize ve barışı istediğinize inanalım. Şuradan Kürdlere masal düştü.       

 Kürdler üzerinde bugüne kadar öylesine farklı sistem, yöntem denendi ki, hiçbirinde başarılı olamadınız. Demek ki sorun Kürdler değil, sorun sizsiniz. Sorun denenen sistemlerin değişmezi olan ulusalcı ya da dinci otoriter aktörleri olan sizlersiniz.

Dr. Ali Nesin hocanın dediği gibi “100 bin okulda 30 milyon öğrenciyi bir merkezden tek bir müfredat, tek bir öğretmen tipi, tek bir bina tipi, tek bir anlayış, tek tip kitaplar öneren bir kafa yapısı. Çeşit çeşit öğrenci, çeşit çeşit öğretmen var. Farklı yöreler, farklı alışkanlıklar, farklı ihtiyaçlar var. A’dan Z’ye her şeye Ankara’nın karar vermesi çok yanlış. Türkiye eğitim bölgelerine ayrılmalı. Her bir bölgenin bir eğitim akademisi olmalı, bu eğitim akademilerinin bazı özgürlükleri olmalı. Bu anlayışla Türkiye’de hiçbir reform olumlu sonuç veremez, hangi parti başa gelirse gelsin. Boşa kürek çekiliyor. Kayık karaya oturmuş farkında değiller.” 

Ne güzel demiş. Dinleyecekler mi? Sanmıyorum.