• 22.12.2014 00:00

 14 Aralık savaşını sanırım dünyadan bihaber, dağ başındaki çobana da sorsanız (ki artık çobanlar da akıllı telefon kullanıyorlar ya) ve “bu ne kardeş” deseniz sanırım size çok rahat iki kelimelik bir cevap verecek. “İktidar savaşları.”

İktidar savaşı da öyle Cemaat – AKP arasında süren bir savaş değil. Düpedüz Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen arasında süren bir savaş. Eee ne yapsın hazır kıta. Bizde biat kültürü var ya, Cemaatin müritleri, Partinin yönetim ve üyeleri bu savaşın askerleri.

İşin özü bu, biz gazetecileri iktidar savaşı fazla ilgilendirmediği için son operasyondan çok önceleri içerden haber aldıklarından müritler Zaman Gazetesi, Emniyet ve Adliye önünde “özgür basın susturulamaz” diye pankart açınca, “hangi özgür basın” cümlesi ister istemez dudaklarımdan döküldü.

Bundan 20 yıl önce 1994’ün 15 Aralığında İstanbul’da çalıştığım gazeteler ile reklam toplantım vardı. Yoğun geçen saatlerden sonra yorgunluğumu atmak için 1968- 69 yıllarında İstanbul’da yaşadığım semtleri gezmek, geçmiş anılarımı tazelemek istedim.

Cağaloğlu, Beyazıt, Laleli, Yenikapı, Aksaray, Kadırga, Fatih en çok vakit geçirdiğim semtlerdi. Bir bir bu semtleri dolaştım. Çok fazla bir değişiklik yoktu. Yenilenmiş 3-5 bina ve apartman dışında 1968’de bıraktığım gibiydi. Beyazıt, sahaflar çarşısı, kapalı çarşı, derken Laleli üzeri Aksaray’a doğru uzandım. Yenikapı’da balık ızgara yedim. Çakıl gazinosunun önünden geçerken geçmiş günler sinema şeridi gibi gözümün önünde canlandı.

ABD’nin 6. Filosuna karşı mitinglerde kullanmak için pankart ve afiş hazırladığımız Kadırga öğrenci yurdu ne durumda diye görmek isterken ana cadde üzerinde 3 Aralık 1994 gecesi, İstanbul’a gidişimden 12 gün önce bombalanmış, yanık kokusu hala geçmemiş Özgür Ülke gazetesinin enkazı ile karşılaştım.

Tayyip Erdoğan’ın emri ile Fethullah Gülen’e, Zaman gazetesi ve STV üzerinden yaptığı operasyonal hamlede gazeteci ve televizyoncu gözaltına alınmalarına “özgür basın susturulamaz” diyenlerin tepkisi beni ister istemez 20 yıl geriye 1994’de götürdü.

O günden bu güne Kürd halkının hakkını savunan Özgür Ülke, Özgür Gündem, Yeni Ülke vb. gazetelerin onlarca muhabiri, 20 yi aşkın dağıtıcısı faili meçhul şekilde öldürülmüş. Gazetelerin binaları, matbaaları yakılmış, yakılmış, bombalanmıştı.

İlginçtir ki medyanın aklına o günlerde “özgür basın susturulamaz” diye feryat eden Kürdlerin sesini duymuyordu. Dünün “siz mesleği için mi gazeteciler öldürülüyor, gözaltına alınıyor sanıyorsunuz?” diyen Gazetelerin Genel Yayın Yönetmenleri bu gün gözaltına alındılar diye canlı yayında yaygara kopartarak gözaltı sahnelerini yayınlıyorlardı.

Kürd gazeteci ve gazete dağıtıcıları için “ölüm” mağduriyet değilken; gözaltıları birileri için mağduriyet olabiliyor. Bir gazeteci olarak tabii ki gözaltı ve operasyonları desteklemek ya da “oh olsun” demek için bunları yazmıyorum. “Dün başkalarına, bu gün size” ya da “ etme bulma dünyası” ve ya “keser döner, sap döner, bir gün hesap döner” de demiyorum, demeyeceğim. Sadece küçük bir hatırlatma yapacağım. Kürd gazetecileri, hatta gazete dağıtıcıları öldürülürken “özgür basın susturulamaz” diyenler neredeydi?

Anılarımdan toparlayabildiğim kadarı ile kısa bir liste hazırladım:

Gazeteci Hafız Akdemir 8 Haziran 1992 tarihinde Diyarbakır'da, Yahya Orhan 31 Temmuz 1992 Gercüş'te,  Hüseyin Deniz 10 Ağustos 1992 Ceylanpınar'da, köşe yazarı Musa Anter 20 Eylül 1992 Diyarbakır'da, gazetenin Şanlıurfa temsilcisi Kemal Kılıç 18 Şubat 1993 Akçakale'de ve Yeni Ülke muhabiri Cengiz Altun 24 Şubat 1992 de vurularak öldürülmüştür.

Özgür Gündem muhabiri Burhan Karadeniz, 5 Ağustos 1992 Diyarbakır'da uğradığı silahlı saldırı sonucu 19 yaşında felç olmuştur. Yeni Ülke muhabiri Mecit Akgün 2 Haziran 1992'de Nusaybin'de bir telefon direğinde asılı olarak bulunmuştur.

Özgür Gündem Bitlis muhabiri Ferhat Tepe 28 Temmuz 1993 de kaçırılmış ve 4 Ağustos 1993 tarihinde ölü olarak bulunmuştur. Gazeteci Salih Tekin'in gözaltında iken insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye maruz kaldığı Varupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yapılan başvuru sonucunda belirlenmiştir. Gazetenin 17 yaşındaki muhabiri Nazım Babaoğlu, 12 Mart 1994 te bir haber için Siverek'e gitmiş, kendisinden bir daha haber alınamamıştır.

Diyarbakır'da 16 Kasım 1992'de gazeteyi dağıtan bir stand kundaklanmış, 15 Ocak 1993'te ve 15 Haziran 1993'te de iki gazete bayii silahlı saldırıya uğramıştır. Aynı yıl gazeteyi dağıtan çocuklara yönelik bıçaklı saldırılar düzenlenmiştir. 17 Kasım 1992'de Bingöl'de bir bayii işletmecisinin arabası kundaklanarak tahrip edilmiştir. Ekim 1993'te Yüksekova'da gerçekleşen bir bombalama eyleminde bir gazete bayii hasar görmüştür. Ardılı Özgür Ülke'nin İstanbul ofisinde 2 Aralık 1994'te meydana gelen bombalı saldırıda bir gazete çalışanı ölmüş, on sekiz kişi de yaralanmıştır. Bir iddiaya göre toplamda 76 gazete çalışanı katledilmişti. Ve hala onlarca Kürd gazeteci operasyon yapılanların kumpasları ile demir parmaklıklar arkasında suçsuz olarak yatmaktadırlar.

Değerli dostum, hemşerim ve Günaydın Gazetesinde bir süre birlikte çalıştığımız, haber ve röportajları ile ses getiren Yaşar Parlak’ı da Silvan’da 18 Ağustos 2004 tarihinde kutsal mabedimiz olan Selahaddin-i Eyyüb-i Camisi’nin avlusunda katlettiler.

Makalemin sınırlı satırlarına sığmayacak kadar nice Kürd basını şehitleri için tek satır yazı yazmayanlar; Fethullahçı medyaya düzenlenen operasyon için “özgür basın” diye manşet atıyorlar. Güler-Erdoğan iktidar ve getiri kavgası “özgür basın” diye lanse ediliyor.

Yurt dışında yayın yapan Medya TV, Roj TV, Nuçe TV gibi Kürd Televizyonlarını kapatmak için sayısız Avrupa ülkesinde girişimde bulunan Türk Devleti ve AKP hükümetinin harcadığı insanüstü çabayı sayfalarına taşıyan oldu mu? Bir tek gün bir tek satır ile bir tek Türk gazetecisi ve köşe yazarı eleştirdi mi? Akıllarına “özgür basın” hiç geldi mi?

Onun için derim ki, geçin Allah aşkına şu “özgür basın” çığırtkanlığını. Bir gözaltı ile bu kadar yaygara koparttığınıza göre, maazallah bir de içinizden birinin burnunu kanatırlarsa neler yapmazsınız. Biz sizi, siz de bizi çok iyi biliriz.