• 9.02.2015 00:00

  İslam âleminde süren iktidar savaşları, mezhep kavgaları, kıyımlar, düşmanlıklar, ihanetler, fedailer, canlı bombalar, insanlık dışı kelle kesmeler, canlı canlı pilot yakmalar; kızların, kadınların köle pazarlarında satılması eminim benim gibi sizi de dehşete düşürüyor. “Müslümanlık, İslam, Din, Kur’an, Peygamber bu değil” dedirtiyor.

            Haklısınız, aslında ne İslam dini budur, ne de Müslümanlık budur. Ama bilmeyen ya da bilen ve fakat okumuş cahillerimize bakarsanız ya geçmiş tarihi saklarlar ya da çıkarları nerede ise ona göre yol alırlar.

            Ben bugünkü köşemde bire bir bu günlerin benzerinin yaşandığı bir tarihe doğru sizi yolculuğa çıkartacağım. Göreceksiniz ki, bu günlerin benzerini özellikle Kürdlere karşı Arap, Acem (İran) ve Türk işbirliği ve batılıların bin yüzlü yıllarında neler yaşanmış okuyacaksınız.

Kürd ordu komutanı, Devlet Adamı, Haçlıların korkulu rüyası, İslam Birliği sağlayan ilk Kürd Devleti Eyyübi hanedanı ve devletinin lideri tam adı “Melik el-Nasır Ebu'l Muẓaffer Selahaddin Yusuf bin Necmeddin Eyyub” olan, yani günümüzde tanıdığımız adıyla ünlü Selahaddin’i Eyyubi’nin yaşadığı zamana sizleri götüreceğim.

Hikâye oldukça uzun, ciltler dolusu ve de sayısız romanlar yazılmış ünlü Kürd ordu komutanı, devlet adamı Selahaddin’i Eyyub’i hakkında. Ben günümüzde yaşananlara denk düşen IŞİD’in Irak, Suriye Kürdistanında Kürdlere karşı yapılan saldırı, Şengal ve de Kobane vahşetinden yola çıkarak Mısır’ı fetheden Selahattin’e karşı İsmail-i mezhebi, Fatımi Halifesi, “Haşhaşi” konusunda Corci Zeydan’ın kitabından Selahaddin Eyyubi’nin babası Necmeddin Eyyubi’nin ağzından alıntı yaparak yazacağım ki; günümüzdeki Haşhaşileri tanıyasınız.

Fatımi halifesinin Saray’ına çok yakın İnci Saray’da babası Necmeddin Eyyub’i, ordu komutanları ve devlet adamları ile son derece korunan sarayda kalan Selahaddin’i Eyyubi; kapısında fedai askerler nöbet beklerken yatak odasında sabah uyandığında yastığının üstüne kanlı bir hançer ve bir not bırakıldığını görür. Notta aynen şunlar yazıyordu:

“Ey Selahaddin! Ne kadar kapalı kapılar arkasına saklanırsan saklan, ne kadar nöbetçi koyarsan koy eninde sonunda hak ettiğini bulacaksın. Adın kadar emin ol buna” diyen ve de “haddini bil” ile biten tehdit dolu bir uyarı notuydu.

Yazılanları okuyan baba Necmeddin Eyyubi gülümseyerek oğlu Selahaddin’e şunları söyledi: “Sıkma canını. Sen bu adamların ne şeytan olduğunu bilmiyorsun. Sanırım onlar hakkında çok fazla fikrin yok” dedikten sonra Selahaddin’e “Yusuf’um” diye hitap eden baba Necmeddin Eyyubi sözlerini şöyle sürdürüyordu:

“ Yusuf’um Müslüman coğrafyasında nifak çıkaran, kolayca can alabilen bu katiller topluluğu İsmaililer, Batiniler ve Haşhaşiler olarak bilinmektedir. Fatımi Devleti’nin bunlarla çok yakından münasebetleri vardır.

Fatımiler Mısır’ı fethettiklerinde mezhepleri İsmaili idi. Fatımi halifeleri bu mezhebe destek olmak, onu tüm İslam coğrafyasına yaymak adına ellerinden geleni yaptılar. Bir süre sonra ortaya çıkan Hasan Sabbah adında bir İranlı, sahip olduğu görüşlerini buradan aldı.

Hasan Sabbah, İran Bölgesi’nde Alamut kalesi adı verilen bir kalede kendisine ölesiye bağlı fedailerden oluşan bir yapı meydana getirdi. Özel eğitimli fedailerini her türlü suikastı gerçekleştirebilecek yetenekteydiler. Bu fedailer, Büyük Selçuklu Veziri, hükümdarları, ileri gelen devlet adamlarını ortadan kaldırdılar.

Cinayetleri işleyenlerin çoğu yakalanamadı. Yakalananlar ise idam edilirken ölümden korkmadıklarını gösterircesine ağızlarından tek bir laf bile alınmadı. Reislerinin uğrunda hayatlarını feda etmekten en küçük bir tereddüt göstermediler.

Sabbah cinayet işleyebilecek yapıda olan insanları müridi olarak yanına alıyordu. Onları özel tekniklerle yetiştiriyordu. Bir takım sihirbazlık numaraları, kadın âlemleri ile kendilerinden geçiriyor, Haşhaş içirip şuurlarını ve iradelerini uyuşturuyor; böylece akıllarını başlarından alıp kendine bağlıyordu. Bu durumdaki bir mürit gözünü bile kırpmadan can alabilecek bir canavara dönüşmüş oluyordu. Bu örgün Suriye’deki Simak dağını mesken edinmiştir. Dünyanın her tarafına adam gönderip dini telkinlerini yayma adına cinayetler işliyorlar. Hasan Sabbah’tan sonra da örgüt hayatına devam etti.

Örgüt adı Hasan olan 4. Lider zamanında Haçlıların yardımları ile Suriye’ye yerleştiler. Haçlılar bu örgütün dini anlayışlarının tamamen İslamiyet’ten farklı olduğunu görünce onları Müslümanların aleyhinde kullanmaktan gecikmediler. Halep’i ele geçiren Haçlı ordusu hizmetlerinden ötürü Simak dağında ikamet etmelerine müsaade ettiler.

Liderleri aldıkları yüksek tahsilden, dini konularındaki bilgilerinden ötürü örgütle alakası olmayan insanlar arasında muhabbet gördü. Kardeşlik, yardımlaşma gibi temel insani değerleri ön plana çıkarıyorlar. Öyle ki kendi anlayışlarında bir din yaratarak kadın ve kızları her şeyi aralarında müşterek kullanıyorlar. Çok büyük bir nüfuz sahibi oluyorlar.”

 Evet, 900 yıl önce oluşan bu Haşhaşi örgüt bu günlerde İslam âleminde Müslümanlar arasında toplu katliam, vahşi cinayetler işleyen bir şebeke ile benzerliği yok mu? Liderleri Ebu Bekir El Bağdadi ile Haşhaşilerin kuruluşundaki liderleri arasındaki benzerlikler sizleri şaşırtmadı değil mi? O gün de en çok Kürdlere zarar veren örgütün bir benzeri bugün Irak Kürdistanı ve Suriye’de Rojava Kürdlerine, özellikle 134 gün Kobane’ye yaptıklarının geçmiş ile karşılaştırmasını yaparsanız ne demek istediğimi anlarsınız.

Haşhaşilerin yenilmezlik mitini 900 yıl önce yıkan Kürd Selahaddin gibi, bugün IŞİD yenilmezlik mitini yene Kürdler kırdı. IŞİD çetelerinde sonun başlangıcı da Kobane oldu. 900 yıl sonra vahşi ve iğrenç yöntemlerini yeniden sahneleyenlerin planları tutmadı. Bu örgütlere karşı Kürdlerin savaşı dini anlamda gerçek cihattır.

Bilmem bu kadarlık bilgi bile sizlere olayın dokuz yüz yıldır değişmeyen boyutunun ipuçlarını verdi mi? Hala “nereden çıktı bu IŞİD” diyor musunuz? Ortadoğu ülkelerine, ABD ve AB devlet ve milletlerin yüz yıllık ortak politikalarına bakınız. Bu gün Kürdlere bakış açılarını tartınız ne demek istediğimi sanırım anlayacaksınız. Tabii anlamak isteyene…