• 17.02.2015 00:00

 Kürd siyasi hareketinin “PKK” üzerinden başlayan süreç 41 yıl bulduğunu bilmeyen yok. Yine 15 Şubat’ın bu hareket için “uluslararası komplo” olduğu gerçeğini de. 2015 yılının 15 Şubatın bambaşka önemli bir konuya doğru yol aldığını da. Bir haftadır görüşme trafiğinin sıklaşması “son süre” denilen 15 Şubat’ın 21 Mart’a erteletme taktiği midir? Bakın neden?

Bilindiği gibi MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın devreye girmesi ile başlayan barış süreci Kürd meselesinde Türkiye’de 2000’den 2015’e çok şeyi değişmediği bilindiği halde taraflar bunu söylemekten çekiniyorlar. Erdoğan’ın dışında belki Hakan Fidan’ın bile asıl plan nedir kimsenin bilmediği iddia ediliyor. Biz yazarlar ve medya sadece beyin okuyoruz.

15 Şubat 41 yıllık başkaldırı hareketinin lideri Öcalan’a karşı kurulan “komplonun” yıl dönümüdür. Ama 2015 yılı 15 Şubat tarihi Kürd siyasi hareketinin Türk hükümetine “çözüm” sürecinin “müzakereye” evrimleştirilmesi için tanıdığı son tarihtir de. Bu satırları yazdığım 15 Şubat 2015 tarihinde hala hükümetten “müzakere” ile ilgili bir açıklama gelmemişti. Devletin geleneksel oyalama taktiği “çatışmazlığı” kar sayması ve “iç güvenlik paketi” tek derdi olduğu için çözümde ne yazık ki 15 Şubat sürprizini bu saatlere kadar boş bekledim..

Kürd tarafı statü, müzakere ya da en azından ana dil gibi hükümetten somut bir adım beklerken, son bir haftadır AKP, HDP, İmralı ve Kandil arasında yoğunlaşan ziyaret trafiği dışında Türkiye halklarını rahatlatacak samimi, inandırıcı hiç bir açıklama geldi mi?

15 Şubat akşamına (yani bugün), bundan sonraki gün, hafta, aylarda ne olacağını bilmiyoruz, bilemiyorum. Bu yüzden 1968 yılı Eylül ayında Kürd meselesiyle İstanbul’dan başlayan ve bu güne kadar izleyen Kürd gazeteci ve yazar olarak Kürd hareketinin kat ettiği yolculukta şahit olduklarımı bir makale sınırı içinde sizlerle paylaşmakla yetineceğim.

Babam Seyda’ye Melle Abdülkerim, öğrencilik yıllarında Cigerxwin ile medrese arkadaşı; Melle Mustafa Barzani taraftarıydı. 27 Mayıs 1961 darbesi olduğunda İlkokul 5. Sınıfındaydım. Bölgenin Kürd çocuğu olmam, 1962 programına konan Yurttaşlık dersinden siyaset, yönetim, Kürd – Türk değim ve söylemler ile tanışma yıllarımdı. Kimliğimi keşfetme açısından merdivenin ilk basamağındaydım. O günden bu güne 55 yılda Demokrasideki yerimizin “Padişahim Çok Yaşa” mertebesine ulaştığımızı söyleyerek yazıma başlıyorum.

1969 yılında İstanbul’da Matematik Öğretmenim Sait Sungur hocamın teşviki, önderlik ve rehberliği ile DDKO’ları ile Doğu Mitingleri ve ilk Kürd hareketleri ile tanıştım. Kimliğimle ilgili “hak” arama yoluna girdiğim senelerdi. Çetin Altan’ın Beyazıt Meydanı mitingleri, 6. Filoya karşı “Go Hom” yürüyüşleri ve Türk solu ile işbirliği içindeki yıllarımdı.

Türkiye’de başlayan sol akımla birlikte o günlerde meşru siyasi zeminde Kürdler için bir fırsat, bir umut, bir diriliş olmuştu. Kimliğin yanı sıra eşitsizlik, ekonomik farklılıkların farkına varan Kürd öğrencileri, aydınları, gazetecileri birlikte hareket etmenin ilk işaretini ve ilk ateşini yaktılar yıllardı o seneler.

Bugün ilk etapta aklıma gelenler Musa Anterler, Tarık Ziya Ekinciler, Faik Bucaklar, Sait Elçiler, Yaşar Kemaller ve daha adını sayamadığım yüzlerce Kürd vardı. Özellikle Musa Anter’in çıkardığı ve doğunun geri kalmışlığını işleyen “İleri Yurt” gazetesi bu açıdan çok önemliydi. Entelektüel bir zemin kazanan Kürd hareketi Türkiye İşçi Partisi (TİP) bünyesinde aktif siyaset yaptığı dönemler benim siyasette ilk pişme yıllarımı kapsıyordu.

1970’li yıllardan PKK kurucusu Abdullah Öcalan’ı ve kurduğu örgütü gazeteci ve yazar olarak canlı şahidi olduğum ve 16 yıl önce uluslararası komplo sonucu yakalanarak Türkiye’ye teslim edilen sürecin kısa bir öz geçmişini bugün izninizle sizlerle paylaşacağım.

1974 yıllarına geldiğimizde Ankara’da “ Ankara Demokratik Yurtsever Yüksek Öğretim Birliği” adı altında öğrencilerden oluşan başlarında Abdullah Öcalan olan bir grup oluşturuldu. Organizasyon kısa süre içinde Güneydoğu Anadolu’ya taşınarak bölgede genç Kürdler arasında “APOCULAR” adıyla propagandaya başladılar.

27 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Fis köyünde yapılan 1. Kongresi ile adını Kürdistan İşçi Partisi (PKK) koyarak hareket alanını genişleterek şehir eylemlerine başladı. 1980 yılı 12 Eylül darbesi ile şehir çatışması dönemi sona erdirildiyse de PKK’nin eylem kabiliyetini ortadan kaldırılamadı.

1979’da Öcalan’ın Suriye’ye geçmesi ile 1982-1984 yılları arasında Abdullah Öcalan PKK’yi yeniden şekillendirdiği yıllar oldu. PKK, 1984 yılında yeni bir yapıya bürünerek Halk Devrimi yöntemi ile “stratejik savunma”, “stratejik dengeleme” ve “stratejik saldırı” ile silahlı gerilla metodunu uygulamaya başladı. Bunun için de Kürdistan Kurtuluş Güçleri (HRK) yani Kürdçe adıyla Hezen Rizgariya Kürdistane birlikleri oluşturuldu. 15 Ağustos 1984 akşamı 21.30’da Eruh ve Şemdinli’de PKK ilk büyük ölçüde silahlı eylem gerçekleştirdi.

26 Ekim 1986’da Lübnan’da yapılan 3. Kongresinde HRK lağvedilerek Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu (Kürdçe: Arteşe Rizgariya Gele Kürdistane-ARGK) kuruldu. 1991 ve 1992 yıllarında örgütün artan eylemleri 1993 yılında doruk noktasına ulaştı.

1993 – 1998 döneminde PKK ideolojisini değişen Dünya konjonktürüne göre büyük ölçüde revize edildi. Bu dönemde kadına, dine karşı önemli toleranslar geliştirildi. Bu değişim ile PKK “Kürd Devleti” söyleminden vazgeçip, otonomi bir talebi dillendirdi. Buna rağmen Türk devleti ayak direterek (bugün de yaptığı gibi) askeri harcama için bütçenin tamamının yüzde onunu bulan yıllık 8 milyar ABD dolarını sırf Kürd siyasi hareketine karşı koymak için bütçe harcamasına koyuyordu. Sadece Mayıs 1997 harekâtı için Türkiye’nin 300 milyon dolar harcama yaptığını söylersek ne demek istediğimiz sanırım çok daha iyi anlaşılacaktır.

13 Nisan 1998’de PKK’nın 2. Adamı Şemdin Sakık yakalanınca yeni bir döneme girildi. 29 Ağustos 1998’de Abdullah Öcalan tek taraflı bir ateşkes ilan etti. Bunu fırsat bilen Devlet 16 Eylül’de Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş, Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde Suriye’ye hitaben o meşhur " Sabrımızı taşırmasınlar…" konuşmasını yaptı.

1 Ekim’de TBMM’nin açılışında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’de “Suriye’ye karşı mukabelede bulunma hakkımız saklı” deyince Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek 6 Ekim’de Türkiye’yi ziyaret ederek arabuluculuk teklif etti. Türkiye kabul edince uluslararası büyük komplo başlamış oldu.

9 Ekim’de Abdullah Öcalan Suriye’yi terk etti. 2 Şubat 1999’da Kenya’nın Başkenti Nairobi’ye gelerek Yunanistan Büyükelçiliğine yerleşti. 15 Şubat ABD, NATO, AB, Gladyo, Başta MOSSAD ve CİA olmak üzere Dünya İstihbarat Örgütlerinin iş birliği ile 15 Şubat 1999 tarihinde Türk İstihbarat Örgütü MİT’e teslim edildi.

16 yıldır İmralı’da tutuklu bulunan Öcalan, 29 Haziran 1999 tarihinde oybirliği ile idama mahkûm edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafında onandı. Ancak karar uygulanmadı ve Türkiye’de idam cezası kalktı. Nitekim Başbakan Bülent Ecevit’in bile “ABD, Abdullah Öcalan’ı bize niye verdi, hala anlayabilmiş değilim” sözü ile tarihe not düşmüştü.

Abdullah Öcalan’ın 16 yıldır İmralı’da tutsak olmasına rağmen Türk ve Kürd halkının geleceği için bir garanti, bir çözüm, bir barış insanı olarak hayatta kalması stratejik sağlıklı çözüm onun elinde. 2013 Amed Newroz’unda ilan ettiği deklarasyonun hala geçerli olması; Kürd siyasi hareketinde ne kadar önemli bir aktör olduğunu bu güne kadar uğruna 100 kişinin kendisini yakması vicdanlı olan liderliği konusunda şüphe etmemeli. Türk devleti gerçeği bilmesine rağmen “süreci” baltalamak için “iç güvenlik paketi” çıkartıyor.

1974 tarihinden günümüze kadar Türkiye’de değişen Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, Hükümetler, Bakanlar, Genelkurmay Başkanları, Milletvekili ve bin yıllık bürokrasi tecrübesi olan ülke. Onlara karşı tek başına Sayın Abdullah Öcalan’ın sabrı, taktiği, stratejisi, projesi, en son “Demokratik Devlet statüsü”; “Demokratik Cumhuriyet ve yeni anayasa” çözüm ve barış için önerilerinin ne anlama geldiğini ilerleyen zaman dilimi içinde yaşayarak göreceğiz. Bu beklentiler için Sayın Abdullah Öcalan’a özgürlüğü verilerek siyasi kanallar açılmalıdır.

Dilerim Türk, Kürd; Devlet, Hükümet; Asker, Sivil bu şahsiyeti ve bu süreci 1999 yılı 15 Şubat yıldönümünde daha iyi anlar, daha iyi analiz eder ve sağlıklı, eşit bir çözüm bulurlar.

Benim anladığım barış sürecini seçime oynamak için 2. Kez PKK’nin sınır dışına çekilmesi olmadan “müzakere” taleplerini erteleyen hükümet demokratikleşme adımı ve Kürdlerin hakkını anayasal güvence altına almayı düşünmüyor.

Dilerim AKP hükümeti Sayın Öcalan’a duyulan sözde güveni (samimiyeti test edilmeli) ve desteği HDP ve Kandil’e de gösterir. Dilerim yeni bir böl, parçala taktiği olmaz. Dilerim AKP hükümet yine oyalama ve öteleme için bir plan yapmıyor. Dilerim AKP süreci tıkayacak “iç güvenlik paketini” erteler ve ortak bir metinle Türk – Kürd kardeşliğinin temelini sağlam atarak “barış” getirir ve Kürd halkının endişelerini giderirler.

Yaşasın barış, biji aşiti.