RUH HALİMİZİN KÖKENİ

  • 27.10.2011 00:00

23 Ekim tarihinde Van’da meydana gelen deprem felaketi sonrası sanal âlemde ve bazı televizyon programlarında sunucuların yaptığı çirkin yorumlar bir gerçeği yeniden gözlerimizin önüne bütün çıplaklığıyla sermiştir.

            Bu topraklar üzerinde yaşayanlar birbirlerini sevmiyorlar ve birilerinin felakete uğraması hatta ölmesi onları mutlu ediyor.

            Bu acı gerçeği maalesef her seferinde yeniden görüyoruz. Bunun bitirilmesi için atılması gereken adımlar bu ülkeyi yönetenler tarafından atılmadığı gibi zaman zamanda körüklenmektedir. Yani kelimenin tam anlamıyla “Yangına körükle gidilmektedir.”

            Öncelikli olarak bu ruh halimizin köklerini bilmeden tanıyı koyamayız. Tanıyı koyamadığımız içinde tedavisini gerçekleştiremeyiz. Bu hastalığın teşhisi Osmanlı İmparatorluğunun dağılma sürecinden başlayarak yapılmalıdır.

            1870 yılların başında Makedonya’nın Osmanlı İmparatorluğundan kopması ile başlayan toprak kayıplarından korkan; dönemin Askeri Tıbbiye Mektebinde okuyan, milliyetçi akımlardan etkilenmiş öğrenciler tarafından 1889’da kurulan ve sonradan İttihat ve Terakki adını alacak olan İttihad-i Osmaniye Cemiyetinin ortaya çıkışı ve Enver paşaların cemiyeti ele geçirişi bu sürecin kilometre taşlarından birisidir.

            1908 ve 1918 döneminde iktidar olan bu cemiyet Makedonya’dan sonra Anadolu topraklarından da bir kopma yaşanacağından korkarak; bazı tarihçilerin “Ermeniler üzerinde soykırım” veya karşıt görüşlü tarihçilerin dediği gibi bir “Tehcir” uygulanmıştır. Bu hareket ne olarak adlandırılırsa adlandırılsın bir korkunun sonucudur. Bunun sonucunda da “Ermeniler ilk düşmanlarımız olarak yakın tarihimizdeki yerlerini almışlardır.”

            Birinci dünya savaşının kaybedilmesi ile başlayan dağılma süreci bu korkuyu iyice belirginleştirilmiş ve “Yedi düvele karşı” amansız bir savaş verilmiştir. Böylece düşmanlarımızın sayısı bir elin parmaklarından fazla olmaya başlamıştır. Dönemin Ulus-Devlet anlayışı çerçevesinde kurulan Türkiye Cumhuriyetinin yeni bir Ulus-Kimlik yaratmadan ayakta kalamayacağı kurucular tarafından da iyi bilinmekteydi. Tabi ki ulus yaratma projesinin en büyük argümanı düşman yaratmaktır. Düşmanı yaratmadan bu birlikteliği pekiştiremezsiniz. 1923 yılında imzalanan Lozan antlaşması ile diğer devletlerle olan düşmanlıklar kısmen dondurulmuş bunun yerine koyulacak başkaca düşmanlar aranmaya başlanmıştır. Eee..tabi ki buradaki en zayıf halkada Kürtler olacaktır. Baş düşman ilan edilen Kürtler ayaklanmalar bahane edilerek “hizaya” getirilmiştir. 1930 yıllarda Komünizm baş tehdit olarak algılanmış ve başı görüldüğü yerde ezilmelidir. Denmiştir. Zaman zaman farklı yapay düşmanlar yaratılarak aşırı milliyetçi uçların boy vermesi sağlanmış ikinci dünya savaşı sonrasında girilen NATO’nun o günkü konseptine uygun olarak Komünizmle Mücadele Dernekleri adı altında bu milliyetçi unsurların toparlanarak bir güç oluşturulması devlet politikası haline getirilmiştir.

            Bilindiği gibi 1960 Askeri darbesiyle (ki bütün darbeler lanetlenmelidir.) sağlanan göreceli demokrasi 1960 yılların ikinci yarısından sonra Devrimci-Yurtsever gençlerin örgütlenerek ortaya çıkmasına olanak tanımıştır. Bunu fırsat bilen devlet yeni düşmanını bulmakta ve kitlelere hedef göstermekte geç kalmamıştır. O günün devlet yapısı içerisinde silahlandırılan milliyetçi guruplar bu gençleri yok edilmesi gereken “vatan düşmanları” olarak görmüş ve “gerekenleri” yapmaya başlamışlardır. 1971 12 Mart ve onu takip eden süreçte de bir tarafa “düşman” bir tarafa da “ülkesini seven milliyetçi insanlar” oturtulmuş bu milliyetçilerin suç işlemeyeceğini bunların devlet görevlilerine destek olduğu en yetkili ağızlarla söylenmiştir. “Bana milliyetçiler suç işliyor dedirtemezsiniz”  bizzat dönemin Başbakanı Süleyman Demirel tarafından söylenmiştir.

            12 Eylül Faşist darbesinin bu ülkenin bu hale gelmesindeki en büyük nedenlerden birisi olduğunu artık beş yaşındaki çocuklar bile bilmektedir. Yani sözün kısası Milliyetçilik kanserli bir urdur. Eşeysiz ürer ve kendi hücresini aynen kopyalayarak başka hücrenin yaşamasına müsaade etmez. Maalesef ki bu kanser hücresi vücudumuzun tamamını sarmak üzeredir. Kendimize olan bu güvensizlik başkalarıyla sağlıklı ilişkiler kurmamızı da engellemektedir. Biliyoruz ki başkaları ile sağlıklı ilişkiler kuramayanlar giderek Mazoşist olur kendisini yok eder veya Sadist olup başkalarını yok eder. Yaklaşık 100 yıllık bir süreç içerisinde ekilen bu düşmanlık tohumları elbette ki meyvelerini verecekti. Hem de en acı bir şekilde…

Bu sürecin sağlıklı hale getirilmesinin tek bir yolu vardır o da toplumsal rehabilitasyondur. Bu toplumsal rehabilitasyona bir an evvel başlamak gereklidir. Bunun da ilk aşaması da Devletin; başta Kürtler olmak üzere bu toplumun tüm muhalefet güçleriyle bir araya gelmesi onları yok saymaması ile mümkündür. Yani toplumsal bir barış ancak devletin kendisini kutsal devlet mantığından çıkartarak bu topraklar üzerinde yaşayan kendini her anlamda öteki olarak gören tüm herkesin devleti olarak tanımlamasıyla mümkündür. Tabi ki bizlere düşen görevde bütün düşmanlıkları ortadan kaldıracak BARIŞ şiarını yüksek sesle haykırmaktır.

BARIŞ HEMEN ŞİMDİ…

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.