• 28.06.2020 00:00
  • (781)

  [23-24 Haziran 2020] Fiyefe (timara) dayalı devlet, modernite öncesinin, geleneksel tarım toplumu ve devletlerinin evrensel bir karakteristiğidir. İlkçağda Ege (Atina) ve Akdeniz (Roma) istisnaları bir yana; para ekonomilerinin de, ulaşım ve iletişim teknolojisinin de “modern” diye tarif ettiğimiz düzeylere ulaşması çok geç olduğundan, uygarlık tarihinin çok uzun dönemleri boyunca devlet genellikle fiyefe (timara) dayalı devlet biçimini alır.

Kendinizi İÖ 3000 – 1000 arasında Mezopotamya’da düşünün. Bir Akad, Babil veya Asur imparatorusunuz. Sefere çıktınız; belki 100 kilometre gittiniz (o zamanlar için muazzam bir mesafe); tarımsal hinterland’larıyla birlikte üç beş şehir daha fethettiniz. Ne yapacaksınız, zaptettiğiniz yeni araziyi? Geri dönüp sırf kendiniz, Assur veya Ninova’daki sarayınızdan, doğrudan idare edebilir misiniz? Hayır. Geleneksel tarım toplumlarında iktidar son derece kişiseldir; kudretli kişilerde somutlanır. Ve böyle tek tek her iktidar odağının (= büyük adamın) efektif eylem yarıçapı (effective radius of action) çok sınırlıdır. Güç, tek bir odaktan ancak belirli bir mesafeye kadar projekte edilebilir. Dolayısıyla en tepedeki hükümdar, yetkilerinin bir bölümünü (en azından vergi toplama yetkisini) delege ettiği alt-odaklar yaratıp mekâna yaymak zorundadır. En küçük vâdiye sıkışmış üç beş köyden biraz daha geniş bir alanı başka türlü yönetmesi imkânsızdır.

Onun için, ister kabile toplumu (tribal society), ister şeflikler (chiefdoms) diyelim; devletsiz toplumdan (non-state societies) devletli topluma (state societies) geçiş sürecindeki bütün sosyal formasyonlar, fiyef (timar) dağıtma yöntemini er ya da geç keşfeder. (i) Önünde başka örnek ve önceller yoksa, sıfırdan, el yordamıyla, deneye yanıla öğrenir. Bu tecrübesizlik, devletin fiyef dağıtan merkezi açısından “hatâ” ihtimalini artırır. (ii) Önünde başka örnek ve önceller varsa, onlara bakarak öğrenir ve transfer edip içselleştirir. Önceden birikmiş tecrübe ve başka modellerden öğrenme olasılığı, merkez (hükümdar) açısından “hatâ” teşkil edecek bazı uygulamalardan kaçınmayı mümkün kılar.

*          *          *

Erken Ortaçağ Avrupası ile Osmanlının kuruluş dönemini karşılaştırmalı olarak incelemek, bu iki alternatifi somutlamaya yarar. İS. 4. yüzyıldan itibaren çöküş sürecindeki Batı Roma topraklarına giren Germen reisleri ve kabileleri, hayatlarında ilk defa devletleşmek, devlete geçmek, devletsizlikten devlet çıkarmak durumundaydı. Birkaç yüzyıldır temasta oldukları Roma ise (ordusunu neyle donatıp nasıl eğittiği hariç) anlamlı bir model oluşturmuyordu bu açıdan. Çünkü Roma, geçen yazımda da anlattığım gibi paraya, likiditeye dayalı bir devletti. Akdeniz kıyı şeridinin yüksek derecede monetize ekonomisi sayesinde nakit vergi toplayıp, bütün vali, komutan ve lejyonerlerine nakit maaş ödüyordu.

Ne ki, Clovis’in bütün Frank kabilelerini tek yönetim etrafında birleştirdiği 481-486 yıllarında, söz konusu para ekonomisi yoktu artık. Çünkü Roma’nın çöküşü, Pax Romana’nın (Roma Barışı’nın veya Roma Düzeni’nin) koruyucu siyasî-askerî şemsiyesini oluşturduğu Akdeniz ticareti ve para dolaşımının da çökmesi anlamına gelmişti. Dolayısıyla Vandalların (kuzey Afrika), Vizigotların (İspanya), Ostrogotların (İtalya), Burgonyalıların (güneydoğu Fransa), en önemlisi Frankların (kuzeybatı Fransa) yeniyetme kralları açısından, paraya dayalı devlet öncelikle maddî-teknik ve dolayısıyla tarihsel bir imkânsızlıktı. İster istemez komutan ve askerlerine koşullu-koşulsuz toprak dağıtmaya yöneldiler. Tecrübesiz ve emsallerinden yoksun oldukları gibi, hemen hiç nakit de kalmamıştı dolaşımda. Dolayısıyla eskimiş bir terimle Karanlık Çağlar denen 4.-9. yüzyılların Merovenj ve Karolenj hanedanları döneminde Franklar ve halefleri (814 sonrası, yani Şarlman sonrası halefleri diyelim), çok da “hatâ” yaparak, düşe kalka fiyefe dayalı “zayıf” devletler kurdular.

*          *          *

İS 500 ile İS 1300 yıllarını iki sembolik nirengi noktası kabul edersek… ve bunların etrafında, Germenlerin Batı Roma topraklarına girmesi ile Türklerin-Türkmenlerin Ortadoğu’ya, klasik İslâm diyarlarına, Doğu Roma topraklarına ve nihayet Anadolu’ya girmesini, bir değil iki büyük Kavimler Göçü gibi düşünürsek… Franklardan kabaca sekiz asır sonra Osmanlılar biraz farklı bir süreçle çıktı karşımıza. Bir kere, Ortaçağın şafağında Avrupa’nın kuzeybatı ucu ile Ortaçağın sonlarındaki Doğu Akdeniz ve Ortadoğu çok farklıydı, toplumsal gelişme düzeyi açısından. Yukarıda anlattığım gibi, bu coğrafyaların ilkinde para dolaşımı çok büyük ölçüde gerilemiş, ikincisinde ise Doğu Roma (Bizans) bin yıl daha yaşamış ve bütünsel bir ekonomik çöküş yaşanmamıştı. İpek Yolu ve Baharat Yolu gibi büyük uluslararası ticaret arterleri Asya’yı aşıp geliyor; yükte hafif pahada ağır lüks emtiayı İskenderiye, Halep, Brousa (Bursa) ve Konstantinopolis’ten Venedik ve Cenova tüccarı devralıp İtalya üzerinden bütün Avrupa’ya taşıyordu.

Dolayısıyla Bizans, İslâm Halifeliği ve Rum Selçukluları gibi  Osmanlılar da sıfır likidite temelinde çıkmadılar yola. Belki daha da önemlisi, sıfır devlet tecrübesi ve özellikle fiyefe (timara) dayalı devlet tecrübesiyle de yola çıkmadılar. Zira önleri, arkaları, sağları, solları, başka bir yığın fiyef sistemi ve fiyefe dayalı devlet örneğiyle doluydu. İslâm imparatorluğu, daha Dört Halife döneminin ilk fetihlerinden başlayarak ve esas Emevî hanedanıyla birlikte, kat’ia sisteminin gelişmesine tanık olmuştu. Büyük Selçuklularda ve sonra Rum Selçuklularında, zaman içinde evrilen iktâ sistemleri söz konusuydu. Bizans taşra askerini küçük fiyef tevcihleriyle besliyor ve buna pronoia sistemi deniyordu. 1095-96’dan sonra Kutsal Diyarlarda kurulan Haçlı devletlerinin (Avrupa “feodalizmi”nin türevi; bu meseleye döneceğim) kendi fiyef sistemleri vardı. Bizans’ın Mora Despotluğu, Epir Despotluğu ya da Trabzon İmparatorluğu gibi uzantılarında, pronoia usulü ile Haçlı “feodalizmi” nin çeşitli karışımları yaşamaya devam ediyordu. 

Erken dönem Osmanlı beyliği işte böyle bir dünyada gözlerini açtı devlet ve siyaset âlemine. Selçuklu-Bizans hudut bölgesinin küçük bir beyliğiydi. Sırf Konya Sultanlığının bir uç beyliği diye tarif edilir ders kitaplarımızda. Halil İnalcık’ın giderek farkına vardığı ama tam telâffuz edemediği, Cemal Kafadar’ın ise İki Cihan Âresinde (Between Two Worlds) başlığıyla ve sonra kitabının bütün içeriğiyle daha net dile getirdiği gibi, aslında çok geçişken bir alanda her iki tarafın “ucu” gibiydi. Sırf Selçukluların mı vasalıydı, yoksa arada sırada (iç savaşlarına müdahil olup durduğu) Bizans’ın vasallığına da girip çıkıyor muydu? İnalcık Hoca, neden o kadar önemle durdu 1302 Bapheus muharebesi üzerinde? Sadece büyük bir zafer miydi? Yoksa sırf güçlenmeyi değil, Konya’dan sonra şimdi Bizans’a da karşı bağımsızlığı mı simgeliyordu?

Öyle veya böyle; 1300 dolaylarında tarih sahnesinde varlığını hissettirmeye başlayan Osmanlı beyliğinin, bütün bu önceki ve henüz yaşayan tecrübeler uzanıyordu çevresinde. Olmasaydı, gene de icat edemezler miydi fiyefe dayalı bir devleti? Germenler gibi onlar da becerirdi muhtemelen. Çünkü bu bir ihtiyaçtı; sosyal-kurumsal bir ihtiyacın, bir zaruretin kendini dayatmasıydı. (1) “Zaruret icadın anasıdır” (Mater artium necessitas biçimindeki Latincesiyle, en az 16. yüzyıl başları kadar gerilere giden İngiliz atasözü). (2) “Toplumlar, zaten kendilerinin icat etmek üzere olduğu şeyleri başarıyla ithal ederler” (Adam Smith’in hocası Adam Ferguson).

İkisi de doğru. Ama fiiliyatta, Osmanlı timar sistemi, illâ biri veya diğerinden taklit anlamında değil, kendi iç dinamiklerinin yanı sıra o diğer modellerin de mevcut olduğu bir coğrafya ve tarihsel ortamda şekillendi. Bu da daha az “hatâ” yapıp, fiyefe dayalı devletlerin görece “güçlü” bir versiyonunu kurmalarını mümkün kıldı.