• 31.05.2014 00:00
  • (2224)

 Kırklı yaşlarımın başındaydım, gençliğimin 'başkenti' Paris'te iki ay geçirdim. O vakit şunu yakinen fark ettim. Gerek okuduğum okullarda, gerek yaşadığım çevrede benimsediğimiz Batılı hayat tarzı ve buna uygun olarak geliştirdiğimiz cumhuriyet değerleri benden hep Avrupalı gibi olmadığımı saklamamı istemişti. Oysa artık orta yaşımda Paris sokaklarında dolaşırken hiç de benzeme telaşında değildim.

Epey farklı bir Paris'ti bu kez karşılaştığım. Kendimi aradan çıkardığım için çok daha fazla odaklanabildim kültürüne, sanatına, insan ilişkilerine, sokak hayatına. Ve şunu da fark ettim. Bizde baş tacı edilen bir 'yerlilik' damarı vardır. İçinden akan 'biz' kanına ise taparız. Bu, siyaseten ve toplumsal olarak hep dışlandığı için artık kendi 'yerli' sıfatlarını kendi belirleyen bir biz'dir. Elbet bu çok gecikmiş bir ifade biçimidir ve elzemdir.

Gelgelelim memleketimden uzakta, gençliğimin merkezinde yıllar sonra anlamıştım ki, bizim için 'yerli' olanın muhtevasında yine bizim topraklarımızda üretilen farklı 'biz'ler de mevcuttu bir o kadar da. Tıpkı benim gibi yabancı okullarda okumuş, batılı hayat tarzında yetişmiş, gelenekleriyle ilişkisi bazen güçlü, bazen zayıf, fakat son kertede ne olursa olsun, 'buradaki çoğulcu ruh'tan tecelli etmiş bir yerliliktir bu.

Bu gerçeği Avrupa'da idrak etmem çok ironik oldu aslında. Çünkü bize 70'li ve 80'li yıllarda öğretilenin aksine, hiç de çoğulcu bir hayat akmıyordu 2010'ların Paris'inde. Afrikalı göçmen nüfusunun yaşadığı bir semtte, bir Fransız'ın evinde kalıyorduk. Bir duvarında yakın dönemin siyasi tartışmasını temsil eden bir afiş asılıydı: 'Non a la Turquie.' Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne alınmasını istemeyenlerin kullandıkları bir slogandı bu ve bizim de böyle bir ev sahibimiz vardı. Bunu bizden saklama ihtiyacı dahi hissetmemişti.

Şimdi Avrupa sağa kayıyor endişesini duyanlara bakıyorum da, aslında bu eğilimin gündelik hayata tekabül eden yüzlerinde manzaranın çoğunlukla hep böyle olduğunu bir kez daha hatırlama gereği duyuyorum. Asimilasyon politikaları elbet çok farklı ama yabancıyı entegre etme projelerini Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde otuz yıldır gözlemleyen biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim:

Gerçek anlamda bir entegrasyonun olmamasının tek nedeni göçmenlerin bariz bir biçimde farklı olan kültürleri değil. Elbet 'melezleşme'ye imkan tanımayan bir farklılık var. Ama Avrupa'nın çoğu Müslüman göçmenleriyle arasına koyduğu katmanlı mesafe de bir o kadar yer tutuyor. Ayrıştırarak tanımlar Batılı. Kompartımanlara bölerek algılamaya çalışır. Baktığını nesneleştirir.

Paris'e geri döneyim. Yine her zamanki gibi küresel tüm renkleri ve zevkleri içinde barındırıyordu. Fakat bu onun ruhuna pek de sirayet etmiyordu. Baskın olanın tahakkümü her yer şeye izini düşürüyordu. Bizde ise 'yerli' olmamakla itham edilen, 'yabancı' olarak kodlanan ama aslında farklı niteliklere sahip de olsa dibine dek yerli ve burada üretilmiş farklı kültür ve hayat tarzları vardır. Her daim olmuştur.

Paris'te bir sokak arasından dışarıyı seyrederken bizdeki çoğulcu ve karmaşık ruhun, neredeyse tüm azınlıklarımızı göndermiş olsak da, farklı olana zulmetmeyi alışkanlık haline getirmiş olsak da içimizde dipdiri barındığını fark ettim. Bizim varoluş mayamızda farklı yerliliklerin olması, aramızdaki kimseyi 'yabancı' yapmaya yetmiyordu, yetmemişti. Bunu anlamayanlar vardı aramızda, o başka.

Bu yüzden ne kendine 'Peralıyım' diyen Orhan Pamuk bu 'biz'in yabancısıydı, ne kendine 'Anadolu çocuğuyum' diyen çoğunluk! Siyasetin ve konjonktürün kapsayamadığı bir 'ruh medeniyeti'ydi bizimki. Paris gibi hemen her gün azınlıklara yapılan ayrımcılığın protesto edildiği bir şehirde, kendimize ait tevhidi bir şuur açılmıştı bende.

Batılı hayat tarzı öne çıkanlar bilir (küresel demek daha isabetli olur artık) hep saklamamız ve üstünü örtmemiz beklenen farklılıklarımız vardır evet. Yine Paris'te anladım ki artık bu farklılıkların dilini sosyolojiye tahvil etmenin vakti gelmişti benim için. Toplumsallığımızın parametrelerini oluştururken farklılaşmanın bir ayrımcılık, uyumsuzluk ve aykırılık olarak görülmesi karşısında nasıl durmaya çalışmışsam, 'melezleşelim, anlaşmamızın tek yol bu' yaklaşımının sakıncalı taraflarına da odaklanmaya başlayabilirdim.

'Yerliliğimizin' sosyolojiye henüz girmeyen ama toplumsal hayatımızda tezahürleri olan pek çok karmaşık teması var. Özellikle Gezi'den beri bu sosyolojiyi melezleşme ile açıklamanın ötesine geçirmeye çalışıyorum acizane. Sanatta, gündelik hayatta, giyinmede, yeme içmede, ibadette, ev ve aileye bakışta 'kendi' olmanın 'yabancı' olanla bir arada ve iç içe geçmesinin tek koşulu birinin kendini diğerine benzetmesi değildir.

Kıyaslamaları topluluklardaki sadece çakışan alanlar üzerinden değil, hiç çakışmayan alanlar üzerinden de yapmanın imkanlarını kurcalıyorum yazılarımda. İç içe geçmeyenlerin de ortak ruhu vardır çünkü. 'Kendine yabancı kalmışsan başkası da olamıyorsun' adlı önceki yazımda başladığım bu mevzunun farklı veçhelerini cumartesi yazılarımda zaman zaman açacağım inşallah.