• 13.05.2013 00:00

 DEVLET VE BİREY

Burada çok önemli bir nokta var: Neden bizde hep “Devleti korumaktan, ya da kurtarmaktan” bahsedilir? Sadece Osmanlı’da da değil,  bugün halâ  Türkiye Cumhuriyeti’nde bile, azıcık sıkışsak, neden hemen, “ne olacak bu Devletin hali”, ya da, “Devleti nasıl koruyacağız-kurtaracağız” diye düşünen birileri çıkar  ortaya?  Hep “korunmaya muhtaç bir Devlet” vardır ortada! Ve de onu “koruyanlar”, “kurtaranlar”!. Herşey bu uğurda yapılır. Darbeler, muhtıralar bunu için verilir.  Bu neden böyledir hiç düşündünüz mü, nedir bu işin tarihsel, toplumsal temelleri? Bugün halâ, “sağcısıyla”, “solcusuyla”, “ilericisi” ve “gericisiyle” bütün “Cumhuriyet aydınlarını” (hatta, sıradan insanları bile)  içine alan bu ruh halinin esası nedir, nasıl bir kültürel miras yatıyor bunun altında, hiç düşündünüz mü?

Kentten çıkma Batı toplumlarında  birey ve toplum önce gelir, devlet sonra. Devlet, bu zemin üzerinde oluşur; elementlerini bireylerin oluşturduğu sistemin merkezi varoluş instanzıdır devlet. Birey ise, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olarak,  kendisi için üretim yaptığı için bireydir. Sosyal sınıfların ortaya çıktığı temel de budur zaten. Toplum, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olanlar ve olmayanlar olarak ikiye bölündüğü zaman, sınıflı toplum da oluşmuş olur. Devlet  de, bu yeni durumu, dengesizlik üzerine kurulu bu yeni “dengeyi” muhafaza etmenin aracıdır. Bu yüzden, mülk sahibi sınıflar lehine oluşan  “dengeyi” koruyan kamu gücü olduğu içindir ki, onun “egemen sınıfın baskı aracı olduğu”  söylenir.

Osmanlı Devleti’nin ve toplumunun oluşumu ve yapısı ise bambaşkadır. Kuruluştan önceki dönemi düşünelim: Göçebe, çoban bir aşiret bu. Evet, bir çoban da kendisi için üretim yapmaya başlamıştır, ama o henüz daha batılı anlamda bir birey değildir. Kendi varlığını birey olarak oluşturamaz. İçinde bulunduğu toplumla-aşiretle birlikte vardır o. “Ben” yoktur. “Ben”, toplumdur, aşirettir henüz.

Sonra, içinde Batı’daki anlamda bireylerin oluşmadığı bu aşiret toplumu fütuhata girişiyor, ve “Devlet” haline geliyor. Bu  durumda, yeni oluşan toplum ve Devlet, Batı’daki gibi, elementlerini bireylerin oluşturduğu bir sistem değildir. Sistemin mantığına-ruhuna- göre halâbirey yoktur ortada, çünkü özel mülkiyet yoktur. “Mülk Allah’ındır”. Allah adına mülke tasarruf yetkisi ise   Devletin başına aittir. Osmanlı sisteminin elementleri, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olarak, kendisi için üretim yapan “birey”ler değildir. Osmanlı’da,  Allah adına da olsa, mülk sahibi olan tek “kişi” merkezi temsil eden Sultan’dır. Tek “birey”, kendisi için, kendiliğinden varolan tek kişi o dur[1]. Diğer insanlar, birey-vatandaş olmayıp, kendi varlıklarını toplumu temsil eden bu Devlet’le birlikte oluşturabilen, Devlet ve toplum varolduğu için, onunla birlikte varolan “reaya-sürü-kul insanlardır.  Bu durumda, bireyin olmadığı bir toplumda, Batı’daki anlamda bir “sınıf”tan da bahsedilemez!

Peki Osmanlı Toplumu Osmanlı’nın kendisini ifade ettiği gibi “sınıfsız” bir toplum mudur? Hayır tabi! Osmanlı Toplumu da sınıflı bir toplumdur. Ama buradaki sınıflar Batı toplumlarındakilere benzemezler. Önce Allah’a, sonra da onun adına Sultan’a ait olan mülkiyete tasarruf yetkisine sahip Yönetici bir Devlet Sınıfı’yla, hiç bir hakka-hukuka sahip olmayan “Yönetilenler’den” oluşur Osmanlı Toplumu. Göçebe-barbar bir aşiret toplumunun fütühat yoluyla devletleşerek sınıflı toplum-Devlet haline gelişiyle, kentten çıkma toplumların sınıflı toplum ve devlet haline gelişleri tamamen farklı şeylerdir. Birinci durumda aşiret toplumu bireylere ayrışmadan sınıflaştığı için, buradaki “sınıflılık” aşiret yapısının adeta donarak farklılaşmasıyla ortaya çıkar. Fütuhatı yöneten ve ondan aslan payını alan “Yönetici Sınıf” (toplumun çobanları), Tanrı adına mülkün de sahibi olduklarından devletin vergi gelirlerine de el koyarlar. “Yönetilen” sınıf ise “Reaya’dır” (yani sürüdür)!

Osmanlıdaki “Devlet Sınıfı”-“Yönetenler”- kavramının batılı anlamda bürokratlarla hiçbir  benzerliği yoktur! Çünkü, birey olarak birer hiç olan kullardan oluşur bu  sınıf. Tek varlık nedenleri de Sultan’a sadakattir. Hak hukuk, “vatandaşa hizmet” vs. bunların hiç yeri yoktur bu sistemde. Sultan’ın bir işareti yeter kellelerin uçması için. Burada Devlet, adeta sınıflılaşarak  donup kalmış  bir aşirettir halâ (devlet içindeki Devlet)! Devlet anlayışı, özel mülk sahibi bireylerden oluşan bir sınıfın egemenliğini sürdürmek değildir. “Devlet Hak’tır”! “Bütün toplumun kutsal temsilcisidir”! Onun kutsallığı Hak’kı temsil etmesindendir. Böyle bir toplumda kendi başına birey diye birşey olamaz! Ancak Devlet varsa, onun kulu-kölesi, ya da çobanın sürüsüne ait bir koyun olarak birey de vardır!

Bazıları sağında solunda “derin devlet” arıyorlar! Derin devlet, işte bize tarihsel olarak kalan bu çerçevedir-Devlet anlayışıdır. “Solcusunda da” aynıdır o anlayış, “sağcısında da”! Çünkü “burjuvası da” vardır bu Devlet’in “işçisi de”! Önemli olan o “ruha” sahip çıkmak, kendi varlığını o ruhun içine sığdırabilmektir.  O ruh ki,   atalarımızdan bize kalan ve bilinç dışı olarak bütün varlığımızı kuşatan kültürel bir mirastır o. Toplumsal hafızada nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelen bilgidir-yaşam bilgisidir. İçinde Osmanlılık, İslam, ya da batıcılık da olsa, özünde değişmeden donup kalmış   bir aşiret ruhudur! Yani bizdeki „derin devlet“ Batı’daki „Gladio“dan farklıdır! Evet o, bir dönemde Türk Gladio’su da olmuştur, ya da, darbeler de yapmıştır, ama özünde hep farklı bir olaydır. Nitekim de Gladiolar falan tasfiye edilse de „Ergenekonculuk“-ergenekon ruhu halâ dipdiri yaşamaktadır.

Bir nokta daha! Bu mirasın, bu ruhun bugün hala ayakta kalmasını sağlayan, ona maddi temel teşkil eden   ise Devletçiliktir, Devlet mülkiyetidir. Onun içindir ki, özelleştirmeye karşı çıkılıyor. Onun içindir bu “satıldık, öldük, bittik, mahfolduk” çığlıkları![2]

Burada en hassas nokta, Osmanlısisteminde  mülkiyetin Allah’a ait olmasıyla, “Allah’a ait olan” bu “mülke” tasarruf yetkisine sahip olmak arasındaki ilişkidir. Beni yıllarca uğraştıran, sonunda da “Sistem Teorisi’ni”[3] geliştirmeye kadar götüren nokta işte tam buradadır. Bu konu o kadar önemlidir ki, bu mesele anlaşılmadan ne Osmanlı Toplumu ve Tarihi anlaşılabilir, ne de günümüz Türkiyesi!

“Mülkün Allaha ait olması” tasavvufun esasıdır; ama o Sistem Teorisi’nin de özünü oluşturur. Çünkü her sistem (her varlık) sistem merkezindeki sıfır noktasında temsil olunur. Sıfır noktası diye uzay-zaman içinde varlığı kendinden menkul bir “nokta” bulunmadığı halde, izafi bir gerçeklik olarak onun potansiyel varlığını kavramadan başka hiçbir şeyi kavramak, varoluş problemini çözmek mümkün değildir. Tasavvufta sıfır “Hak’tır”. Sistem Teorisi’nde ise bütün kuvvetlerin biribirini dengelediği sistem merkezindeki sıfır-denge halidir. Yani zıtların birliğinin gerçekleşme “noktasıdır”. Ama mutlak birlik-denge diye birşey olmadığı için, sıfır noktası hiçbir zaman objektif bir varlığa denk düşmez. Çünkü her birlik-denge hali (her sıfır) aynı anda bir mücadele (zıtların mücadelesi) platformudur da. Her nesne-denge hali- daha o “ilk” oluşma anında (bu an, o nesne, varlık için zamanın başlangıç anıdır da) çevreyle etkileşmeye bağlı olarak mevcut denge bozulurken-bozulduğu için varolur (objektif bir gerçeklik haline gelir)”.

Bütün bunların Osmanlı Toplumu’yla ve  günümüz Türkiye’siyle, Devlet anlayışıyla ne alakası var mı diyorsunuz! Toplum da bir sistemdir. Ve her sistem gibi o da kendi merkezindeki sıfır noktasında temsil olunur. Sınıflı toplumlarda bu sistem merkezini (sıfır noktasını) egemen-dominant-sınıf temsil ederken, sınıfsız toplumda (ilkel komünal toplumda) sistem merkezini temsil eden bir sınıf, ya da zümre veya kişi yoktur. Merkez, ya tapınak tarafından, ya da gene Hak’kı temsilen komün başkanı tarafından temsil edilir. Bu durumda toprağın, üretim araçlarının mülkiyeti de bu “Hak’ka” aittir. Mülk hiç kimsenindir, onun  sahibi Hak’tır demek, objektif bir gerçeklik olarak kişi ya da sınıf veya zümre şeklinde mülke sahip olma konumunda olan bir varlık yoktur demektir; ki bu durumda, Hak’kı temsil eden şey de  merkezde oluştuğu kabul edilen  o  sıfır noktasıdır.[4]  Hak’ka ait olan  mülkün Hak adına toplum için kullanım-tasarruf- yetkisini ise, eşit haklara sahip bütün komün üyelerinin seçtiği başkan elinde tutar. Ancak, ilkel komünal toplumda  bireyin kendisi için varolması diye birşey söz konusu olmadığından, bütün toplumu temsil eden bu başkanın    birey olarak  varlığı    merkezdeki sıfır noktasında yoktur. Başkan bu nedenle  birey olarak kendisini değil, herkesi, herkes adına merkezi-merkezdeki sıfırı-Hak’kı-  temsil etmiş olur. İşte mülkün Hak’ka ait olması olayının esası budur.

Ama sonra ne oluyor, sınıflı toplumlarla ilişkiler başlıyor. Savaşlar, fetihler başlıyor. Ve bu arada, bal tutan parmağını yalar hesabı, zamanla merkezi elinde tutan yönetici bir sınıf ortaya çıkıyor. Neden sınıf? Evet, üretim araçları üzerinde özel mülkiyet hala mevcut değildir, ama bu arada “ tasarruf yetkisi” adı altında yeni bir  kavram ve mülkiyet biçimi ortaya çıkmıştır. Mülkiyetin komüne-Hak’ka-ait olduğu şeklindeki  genel hükme dokunmadan, onun içeriği değiştirilerek ortaya yeni bir mülkiyet biçimi çıkarılmıştır. Mülk mü, haşa, mülk gene Hak’ka aitti! Ama Hak adına onu kullanma, ona tasarruf etme yetkisi anlamına gelen bir  “tasarruf yetkisi” icat edilmişti ki, o da  önce Sultan’a, sonra da buna bağlı olarak-Sultan adına   onun etrafındaki yönetici devlet sınıfına aitti. İşte Osmanlı’nın düzeni budur.

Osmanlı sınıfsız bir toplum muydu? Elbette hayır! Peki neden hala mülk Allah’a aittir deniyordu? İşte bütün olay burada! İlkel komünal toplumun bilgi sistemini (töre’yi) belirli bir DNA kalıbına benzetirsek, ta Osmanlı’ya, oradan da Cumhuriyet’e kadar bu DNA kalıbının esası değişmiyor. Biçimsel olarak o töre aynen duruyor gene orada. Ama sürekli içeriği değişiyor onun. Çevreye uyum gereği sürekli bazı genler pasif hale getirilirken, bazıları da aktif hale geliyorlar. Bağışıklık sisteminin çeşitli antigenlere karşı yeni savunma sistemleri geliştirmesi gibi, Osmanlı’da da toplumsal DNA’ larda esasa ilişkin bir değişiklik olmadan (üretim ilişkileri değişmeden) çeşitli genler arasında yeni ilişkiler kurularak çevreye uyum için yeni bilgiler geliştiriliyor. Bu da bir öğrenme olayıdır şüphesiz. Ama dikkat edin bu durumda esas gövde (selbst-nefs) değişmiyor. O, sürekli çevreye uyum sağlayarak biçim değiştiriyor[5].

ANCAK KENDİ KARŞITINI YARATARAK VAROLABİLİRSİN!..

Tekrar Osmanlı’nın ve Cumhuriyet Türkiye’sinin batılılaşma sürecine dönüyoruz. Evet, nasıl olmuştur da bu süreç ta o II.Mahmut’la birlikte bastırdığını-yok ettiğini sandığı Müslüman orta sınıfın daha sonra  yeniden güç kazanmasına neden olmuştur, yani nasıl olmuştur da, zamanla kendi diyalektik inkârı olarak bir Anadolu kapitalizminin ortaya çıkmasına yol açmıştır? 1876’da parlamentoda kısa bir süre  için de olsa sesleri  duyulan,  1908’de,  “Jöntürk devriminin” arkasında oldukları söylenilen[6] o Anadolu kaplanları,  Kurtuluş Savaşı’nda Kemalistler’le birlikte yabancı işgaline karşı ittifak kurarak tekrar su yüzüne çıkan   Anadolu burjuvazisinin o öncülleri, nasıl olmuştur da, zaferden sonra   ihanete uğrayarak Kemalistler tarafından bir tarafa itildikleri halde   her fırsatta gene ortaya çıkarak seslerini duyurmuşlardır?.  Birinci Mecliste II.Grup, daha sonra TCF ve Serbest Fırka olarak ortaya çıkan bu sınıf nasıl olmuştur da 1950’de “iktidara gelebilmiştir”. Dünden bugüne, AK Parti’ye-  Erdoğan’a kadar  uzanan bu sürecin diyalektiği nedir?..

Osmanlı’nın “batılılaşma” sürecinde  biribiriyle içiçe, biribirini tamamlayan iki süreçle karşılaşırız. Bunlardan birincisi açıktır. Batı kültürüne göre yeni insan tipleri yetiştirmek ve yeni  bir toplum yaratmaya çalışmaktır burada amaç. Bu demektir ki, yeni insan tipleriyle yeni bir yaşam biçimi topluma egemen kılınacaktır. Bu amaçla da sistemin içinde Batı’dakilere benzer kurumların oluşturulmasına çalışılır. Meşrutiyet’in ilanı, Tanzimat Fermanı, Parlamento’nun oluşması, bankaların kuruluşu, Batı’dakilere benzer yeni yasaların çıkarılması vs. bütün bunlar hep tepedeki batıcı bürokratların yeni bir sistem yaratabilmek için başvurdukları POZİTİVİST etkinliklerdir.

“Bunlar, sivil kurumların Türkiye’de bulunmadığının ve bunun da kendilerini, fikirlerini tatbik imkanı az olan sosyolojik bir yapı ile karşı karşıya bıraktığının farkındaydılar. Bundan dolayı gerek ittihatçılar, gerek Kemalistler bu ara’yı temsil edecek kurumları (bankalar vs.), sınıfları (ticari ve endüstri burjuvazisi) ve yasaları (Cumhuriyetin Medeni Kanunu ve Ticaret Yasaları) temellendirmeye çalıştılar. İlginç olan ve kurumsal sosyolojinin üzerinde durması gereken gelişme “sivil toplum” kurucu olarak tanımlayabileceğimiz bu yeni yapıların, uzun vadede Kemalistler tarafından değil, fakat dindar Müslümanlar tarafından zaptedilmiş olduklarıdır”[7].

Yani Şerif Mardin diyor ki; batıcı Devlet Sınıfı kendine bir kitle temeli yaratarak kendi dünya görüşüne göre yeni bir toplum inşaa edebilmek için Batı’da kapitalist sistem içinde varolan kurum ve kuralları yukardan aşağıya doğru Türkiye Toplumu içinde oluşturmaya çalışır. Bunu yaparken onun amacı “cahil”, geleneksel İslamcı muhalefeti eriterek yok etmek, insanları bu yeni kurum ve kuralların-ilişkilerin içinde kendi dünya görüşüne göre yeniden şekillendirmektir. Örneğin bankacılık sistemini ele alalım: Bankayı kurdun bu kolay. Başına da kendi görüşüne uygun bir müdür, personel vs. atadın. Peki kime hizmet verecekti bu banka? Senin o “cahil”-geleneksel İslamcı insanlarına değil mi? Köylü Mehmet ağaya krediyi verdin, işleri iyi gitti. Seneye daha büyük bir kredi.. gübreydi, yeni makinalardı derken, al sana işte bir Anadolu kapitalisti! Aynı süreç ticaret ve sanayi kapitalizminin gelişimi açısından da geçerlidir.  Kapitalistleşmek, batılı bir toplum gibi olmak mı diyordun, al sana işte kapitalist! Hem de aslan gibi dini bütün, yerli mi yerli bir Anadolu kapitalisti! Böyle gelinir 1950 lere. DP bu sürecin ürünü olur!

Tabi, Kemalist-tek parti diktatörlüğünün kırılmasında bu dönemde dış dinamiğin de büyük rolü vardır. Savaş bitmiştir ve yeni bir dünya düzeni kurulmaktadır. Birleşmiş Milletler örgütüne üye olabilmek için demokrasi ile idare ediliyor olma şartı getirilmiştir. Yani  başka şansı kalmamıştır hükümetin! Ama gene de, sonunda, İnönü demokrasiyi getiren büyük şef olarak anılacaktır! Tıpkı II.Mahmut’un “ilericiliği” gibi, o da “demokratlığı” kimseye bırakmaz!..

VE 27 MAYIS: KARŞI DEVRİM Mİ “ÖZGÜRLÜKLER ORTAMI” YARATICISI MI?

1950 DP iktidarı, sistemin sivil toplum-kapitalist toplum- zeminine oturması, yumurtanın kabuğunun çatlayarak, civcivin ortaya çıkmaya başlaması olayıdır. Ama olay burada bitmez! “Devletin kurucu ruhunu” temsil edenler, bu türden bir gelişmeyi içlerine sindiremedikleri, kabul edemedikleri için,  bütün bu olup bitenleri hemen “Devlet elden gidiyor” diye algılarlar. Ve “Devleti bu beladan kurtarma” planları yapılmaya başlanır! O çok bilinen nakarat tekrarlanır gene:  “Ya Devlet başa ya kuzgun leşe” denilmektedir!  27 Mayıs’a böyle gelinir.

27 Mayıs 1960 darbesi, “gelişen kapitalizmin mülksüzleştirdiği orta sınıfların, şehir ve köy küçük burjuvazisinin direnişi” midir? Eskiden böyle “Marksist tahliller” yapardık! Keşke öyle olsaydı!! Hani nerde o  darbe yapacak kadar örgütlü “şehir ve köy küçük burjuvazisi”! Bunlar hep “batıcı-solcu”, ayaklarıhavada, Türkiye'yi, Türkiye tarihini, toplumunu tanımayan “tahlillerdir”! 27 Mayıs, Devlet Sınıfı’nın, “Devleti kurtarmak” için Anadolu kapitalizmine karşı, sivil topluma karşı ayaklanışıdır.  1960’lar Türkiye’sinde, bir yanda iktidardan uzaklaştırılmış, ama halâ toprakların ve ekonominin yüzde 60-70 ‘ine sahip bir Devlet ve Devlet Sınıfı vardı ortada; ve sen bunu görmüyorsun da, “mülksüzleşen küçük burjuvaziden” bahsediyorsun! Neden? Çünkü böyle “Devlet Sınıfı” diye bir sınıf yok Batı’da!. “Sol klasiklerde” yok böyle bir ifade! Koskoca bir ülkeyi Batı’dan alarak türettiğin kavramların içine hapsederek açıklamaya çalışıyorsun![8] Ve bunun adına da “ilericilik” “solculuk” diyorsun, sonra da ortalığı biribirine katıyorsun  şimarık çocuklar gibi! Kimsin sen, nereden çıktın,  nereden buluyorsun bu gücü? “27 Mayıs Anayasası’nın getirdiği demokratik özgürlükler  ortamından” mı?  Nedir o zaman bu “demokratik özgürlükler ortamı”? Nasıl bir “sol”, ya da   “işçi sınıfı hareketi”dir ki bu, öyle yukardan açılan bir kanalın içinde “gelişmeye” başlamıştır? 

Askerler bir darbe yapıyor. Halkın oylarıyla iktidara gelen  bir hükümeti deviriyorlar. Sonra da,  “demokratik” bir anayasa hazırlatarak,   bir “işçi sınıfı hareketi”nin-“sol”un gelişmesine zemin hazırlıyorlar!  Burada tuhaf olan birşey yok mu! Dünyanın her yerinde demokratik haklar  uzun mücadelelerin sonunda elde edilirken, bizde,  darbeyle işbaşına gelmiş, ve ne olduğu belli olmayan (aslında belli olan!) bir  “asker sivil  aydın zümre” yukardan bunları bize armağan ediveriyor! Ve biz de bu durumu hiç sorgulamıyoruz! Daha doğrusu sorgulaya-mıyoruz! Neden?

Olayın iki boyutu var. Birincisi, sivil toplumun, yani Anadolu kapitalizminin kendi iç çelişkilerine yönelik.

Adı üstünde, “Anadolu kapitalizmi” de olsa, bu da bir kapitalist oluşum sonunda. Burjuvazi ve işçi sınıfından oluşuyor. Sınıf mücadelesi bu sistemin de  iç dinamiği. 1950’lerle birlikte iktidarı Anadolu kapitalizmine kaptıran Devlet Sınıfı, “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığıyla, “ortak düşmana” karşı cepheyi genişletmek için, işçi sınıfı hareketinin ve diğer toplumsal muhalefetin  yolunu açar. Ve kendisini “kapitalizme karşı onların, demokratik hakların hamisi gibi gösterir[9]. Bu arada, Batı’dan  çığ gibi “bilgi” (informasyon) akışını, sol literatür-kaynak çevirisini de hesaba katarsanız, kısa süre içinde Türkiye’de Batı değerlerine göre biçimlenmiş, Jöntürk geleneğine uygun olarak, yukardan aşağıya doğru, “Anadolu kapitalizmine” düşman, Devlet Sınıfı dostu POZİTİVİST bir  “sol”-“aydın” tabaka oluşur-oluşturulur. Devlet, sınıf, sınıf mücadelesi anlayışını Batı dillerinden çevrilen sol kitaplardan öğrenen, Türkiye’yi tipik bir Batı ülkesi gibi algılayan yeni bir “solcu” jöntürk neslidir bu.  Cumhuriyet’ten sonra yeni Devlet Sınıfı haline gelen eski jöntürk kuşağı, kendi “solcu” takipçilerini yetiştirmektedir adeta!

İstenilmeyen çıktıları engelleyebilmek için girdiyi kontrol etmek ( yani “feedback”)! İşte 27 Mayıs’çı Devletçi “sistem mühendisleri” bunu yaptılar. Kapitalizmin gelişme yolunu saptırdılar. “Demokratik bir anayasa” getirerek, Devleti güçlendirip, “sol” dahil, her türlü “demokratik örgütlenmeyi”, “hareketi” “serbest bırakarak”, sivil toplum güçlerini biribirlerine düşürdüler.  Burjuvaziye karşı her türlü “demokratik hareket”i  “serbest” bırakarak, kendilerinin, burjuvaziyle çelişkisi olan herkesin, halkın, işçi sınıfının dostu olduğunu gösterdiler!

Daha da etkin hale getirilen, “modernize edilen” ikinci “feed-back (geriyi besleme) transfer sistemi” ise, Devlete, Devlet Sınıfina bağlı olarak yetiştirilen “Devletçi burjuvalara” yönelik oldu. Bunların daha da “büyümelerine”, güçlenmelerine olanaklar sağlayarak, Anadolu burjuvazisinin önünü kesecek yeni bir “büyük burjuvazi” yarattılar![10] Burjuva mı diyorsun, işte burjuva! Sol mu diyorsun, işte sol! Ama tek şart Devleti kutsayacaksın! “Oh ne güzel, 27 Mayıs demokratik ozgürlükleri getirdi” deyip, 1950 ye küfredeceksin! Birkere burdan yola çıktın mı, artık en “azılı komünist” de olsan, zaten sen tehlike olamazdın  onlar için! Çünkü sen kendini nasıl görürsen gör, onların gözünde, son tahlilde, geriyi beslemek için bir feedback transfer sistemi idin[11]!

Bütün bu satırlarıyazarken sanki aynısüreci tekrar yaşıyormuşum gibi oluyor! Önce bir akvaryum oluşturuluyor, duvarları şeffaf tabi! Sonra da  balıklar salınıyor bunun içine!..Ama hiç kimse akvaryumun farkında bile değil! Herkes kendini denizde sanıyor!  Halbuki ağzınla kuş tutsan ne yazar o akvaryumun bilincine varamadıktan sonra!..

“Kontrgerilla”dayız, gözlerimiz bağlı, işkenceye yatırmışlar! Birisi konuşuyor! “Burası Türk Genelkurmayına bağlı, Kontrgerilla örgütü. Burda anayasa, babayasa yok! Biz adamı böyle yaparız işte! Önce salarız tarlaya, sonra da biçeriz böyle! Bak göreceksin, ilerde gene salacağız, gene biçeceğiz!”..Bu sözler hiç silinmiyor kulaklarımdan!..

DEVAM EDECEK...

12 MART, 12 EYLÜL VE SONRASI

...Ve bu oyun üç kez oynandı Türkiye’de! Her seferinde, sistem direniyor, toparlanıyor, kendini yeniden üretiyordu ve bir darbe daha!...



[1]Ama onun, yani Sultan’ın „birey „olarak „varlığı“da, Batı’daki gibi, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip „özgür“ bir birey olmasından kaynaklanmaz. O, Allah’a ait olan mülkün, onu temsilen sahibidir. Yani gene Batı’ daki anlamda „özgür bir birey“ yoktur ortada!

[2]Ve ben de inadına bu yüzden „özelleştirme” diye bağırıp duruyorum!!..

[3]www.aktolga.de 4. Çalışma

[4]Tasavvufta, “onun varlığı yokluğudur” diye ifade edilen şey de budur zaten. Tasavvuf, ilkel komünal toplum insanlarının-atalarımızın- varoluş problemini dinsel bir terminolojiyle duygusal bir zeminde ifade ediş biçimidir

[5]Bu konuya  çok kafa yordum ben! Ayrıntılara girmek, bunları paylaşmak isteyenler www.aktolga.de de ”Çalışmalara” bakabilirler..

[6] Jöntürkler’in Müslüman orta sınıfın temsilcileri olduğu söyleniyor ya!! Aslında ilginç bir durum bu!.. Müslüman orta sınıfla Devletin arasında bir çelişki olduğu açık.  E, Jöntürkler de Devletin öteki kanadıyla, yani, Abdülhamid’le kavgalı! Bu durum , çoğu zaman Jöntürkler’in orta sınıf adına, orta sınıfın  temsilcisi olarak Devlete karşı mücadele ettiklerikleri yanılgısına yol açmıştır!. Burjuvaziye rağmen burjuva devrimcileri  olan Jöntürklerin diyalektiğini kavrayabilmek için bugünkü  “Türkiye solunun” durumuna bakmak gerekir.  Halka rağmen ama halk adına devrim yapmanın mantığını kavramak kolay değildir!..

 

[7]Şerif Mardin, “Din ve İdeoloji”, 1999, İletişim Yay.İst., “Türkiye’de Toplum ve Siyaset”, 1997, İletişim Yay. İst.

[8]İşte POZİTİVİZM budur!. Bak,  www.aktolga.de 8. Çalışma

[9]Orta sınıfa vururken II.Mahmut’da böyle diyordu Reaya’ya: “Bundan böyle sizi ben koruyacağım”!..

[10] TÜSİAD’ın geçmişi budur!..

[11] Kontrol mekanizmasi-feedback sistemi konusun için www.aktolga.de 4.Çalışma