• 30.05.2013 00:00

 GİRİŞ

-KÜLTÜR NEDİR

-BİR İNFORMASYON İŞLEME SİSTEMİ OLARAK İNSAN

VE “MEDENİYET-KÜLTÜR- BİLGİ DEĞİŞTİRME OLAYI..

-PEKİ, YA KAPİTALİZMİN GELİŞME SÜRECİ

-ŞİMDİ, YUKARDAN AŞAĞIYA VE AŞAĞIDAN YUKARIYA DOĞRU GELİŞEN BU  SÜREÇLER İÇİNDE KÜRT SORUNUNUN YERİNİ GÖRMEYE ÇALIŞALIM..

-BENİM ÖNERİM ŞU: 3. KÖPRÜNÜN ADI SULTAN ABDÜLHAMİD HAN KÖPRÜSÜ OLSUN!

Evet, Türkiye’de yaşanılan kültür ihtilali süreci, kökleri Oryantalizme dayanan pozitivist bir toplum mühendisliği olayıdır; zorla-Devlet eliyle yukardan aşağıya doğru bir kültür-medeniyet değiştirme-değiştirtme olayıdır[1]; buna bağlıolarak da bir tür medeniyetler çatışmasıdır yaşanılan. Bunun üstüne kapitalizmin gelişmesi süreci ve sınıf mücadeleleri de eklenince süreçolağanüstü karmaşık hale geliyor!..

İşte benim Türkiye toplumunun tarihsel evrimine ilişkin olarak kırk yıldan beri süregelen  çalışmalarımın özeti bu-yukardaki bu cümle! Ve ben diyorum ki, olayı-Türkiye’deki sınıf mücadeleleri olayınıbu tarihsel  perspektifle ele almadan, bırakınız sorun çözmeyi, Türkiye’de ne olup bittiğini bile anlayamazsınız. Bu durumda mücadele, tamamen bilişsel platformun dışına kayar, duygusal-kültürel bir alt kimlikler arası mücadele zeminine indirgenir. Bugün  karşılaştığımız birçok  sorunun kaynağı  budur!

Şu son “alkol” tartışmalarını ele alalım! Aslında son derece basit bir olay!. Alın bütün o gelişmiş ülkeleri, hemen hemen hepsinde benzeri uygulamalar var. Ama iş Türkiye siyaseti olunca olay hemen  yörüngesinden kayıveriyor ve sorun  bambaşka bir alan içinde ele alınarak sınıf mücadelesinin bir parçası haline geliyor! Ve öyle oluyor ki, sanki ülkenin bütün diğer sorunları, anayasa sorunu, Kürt sorunu, Suriye sorunu..bunların hepsi bitmiş, sınıf mücadelesine konu olacak başka şey kalmamış gibi bu konu birden öne çıkıveriyor! İnanın dünyanın başka hiçbir ülkesinde göremezsiniz böyle bir şeyi. Kimseye anlatamazsınız da olup bitenleri, anlamazlar çünkü! Nasıl anlasınlar ki,  bir zamanlar  “başörtüsü” nasıl sadece başörtüsü değil idiyse, aynı şekilde, şu an tartışılan  “alkol” konusu da  sadece alkol değildir! Belirli simgeler söz konusu olunca konu birden yörüngesinden çıkıyor ve sınıf mücadelesiyle karışık bir tür kültürler arası mücadele-Türkiye’ye özgü “mahalle” kavgası haline dönüşüveriyor!

“Mahalle kavgası” dediğimiz şeyin ne olduğunu hepimiz pratikten biliriz, bilinç dışı yaşam bilgileri (kültür)-buna bağlı olarak da yaşam biçimleri arasındaki kavgadır bu. Ve yeni birşey de değildir. İşin köklerine inersek ucu ta o II.Mahmut’lara falan  kadar uzanır (daha ötesini bir yana bırakıyoruz). Aşağıda bu konuyu tartışacağız; ama yazının hemen girişinde  çok önemli bir noktanın altını çizmek istiyorum. Yaşam bilgileri-yani kültür dediğimiz şey bilinç dışı olarak sahip olduğumuz bilgilerdir. Yani, kültürel alt  kimliğimizi oluşturan  bilgiler duygusaldır-bilinçdışıdır. Bunlar tartışılmaz. Tartışmaları bu temelde götürmenin de kimseye faydası yoktur. Alt kimlikler-kültürler arasındaki mücadele birlikte yaşam koşulları içinde zamanla bir üst kimlikte kendilerini yeniden üreterek çözülürler. Sınıf mücadelesi ve üst kimlik yaratma olayı  ise bilişseldir. Öyle ki, tek tek bireyler ve toplum olarak kendi kendimizi üretirken sahip olduğumuz bilgiler yatar bunun temelinde. Bu nedenle tartışılacak olan budur. Tartışmaların gelişmesi gereken zemin bu bilişsel zemin olmalıdır.

Örneğin gene son alkol tartışmasını ele alalım. AK Parti’nin ve Erdoğan’ın bu konudaki hassasiyeti doğrudur bence. Bu konuda bir düzenleme yapılması da doğrudur. Gece saat 10’la sabah 6 arasında alkol satışı yapılmayacakmış, e..ne olmuş yani! Ama olay bu değil işte!. Bir kere AK Parti’nin tam şu sıra böyle bir  olayı gündeme getirmesi doğru değildir. Nerede yaşıyoruz ki, sen bilmiyor musun “endişeli modernlerin” bu konudaki-yaşam biçimleri konusundaki- “hassasiyetlerini”, başka işin mi yok şu sıra? Daha anayasa sorununu çözemediniz, Kürt sorunu oldu da bitti çözüldü gözüyle bakıyorsanız yanılıyorsunuz!.Görmüyor musunuz, öküzün altında buzağı arıyor bazıları! E, bize ne, arayıp dursun onlar,  biz ne yaparsak yapalım zaten onları tatmin edemeyiz  deyip geçemezsiniz; çünkü ortada  gerçekten halledilmesi gereken sorunlar var.  Yeni, demokratik bir anayasa sorunu hallolmadan bu soruna  çözüldü gözüyle bakamazsınız. Öte yandan, Suriye sorunu dayanmış zaten kapıya..Tamam burada da Türkiye haklı. Ama nasıl çözeceksiniz bütün bu devasa sorunları, tek başınıza mı? “Allah bize yardım eder bir yolunu buluruz” diye mi düşünüyorsunuz yoksa?  Eğer böyle düşünüyorsanız yanılıyorsunuz! Evet, Allah yardım eder, ama, hele önce  sen   bir yap bakalım yapman gerekenleri! Sen ödevlerini tam olarak yapma, işi Allaha havale et, olmaz öyle şey!  

Daha önce de yazdım bu konuyu, Anadolu burjuvaları olarak, başta eskinin o Devletçi burjuvaları olmak üzere,   Devletçi cephenin içindeki bugün artık  demokrasi yanlısı olabilecek unsurları, o “endişeli modernlerin”  kendine “solcu-demokrat” diyen iyi niyetli kesimini  yanınıza-demokrasi platformuna  çekemeden bu işi başaramazsınız! Hem BDP ile-ve sizin dışınızdaki demokratik kamu oyu kesimiyle  işbirliği yaparak anayasayı Meclisten geçirme ve referandum hesapları yapıyorsunuz (ki bu hesaplar doğrudur, başka yolu yoktur zaten), hem de, kazanabileceğiniz unsurları  kendi ellerinizle alkol vs. tartışmalarıyla  karşı tarafın kollarına itiyorsunuz!. Neymiş efendim, dini olarak doğru olan nasıl yanlış olurmuş! Olur, bal gibi olur. Bırakın dini falan bir yana, adam ben dinsizim diyor yahu, neden bahsediyorsunuz siz! Ve eğer bu insanların içinde gerçekten demokrasi mücadelesinde kazanabileceğin kimseler varsa sen mecbursun bunlarla işbirliği yapmaya. Bak, Öcalan’la bile işbirliği yaptınız. Ve bu doğrudur da. E, o halde, dini olarak doğrusu buymuş! Bırakın efendim bir süre daha içsinler! Durduk yerde arı kovanına neden çomak sokuyorsun ki! Evet, alkole karşı mücadele etmek bu alana yeni düzenlemeler getirmek doğrudur, bu açıdan yapılan iş yanlıştır demiyorum, ama bunu, bilişsel politikanın üstüne çıkararak, kültürel-duygusal bir zeminde ele almak yanlıştır.  Bekleyin biraz, şu anayasa sorunun bir hallolsun, şu Kürt sorunu bir yoluna girsin, Suriye meselesi bir belli olsun, ondan sonra daha sakin, daha demokratik bir ortamda daha kolay çözülür bu türden problemler.

Ben eminim ki bugün alkol konusunda sizinle ters düşenlerin büyük bir kısmı aslında bu düzenlemeye karşı değildir. Onlar korkuyorlar sadece! Siz böyle din-dine uygun düzenleme falan diye başlayınca onlar da bu işin ucu nereye varacak diye endişe ediyorlar!. Çünkü iş bilişsel düzeyden kültürel düzeye-alt kimlikler alanına indiği an bu türden problemler ortaya çıkıyor. Anlayın ve gereksiz bir inatlaşmayı bırakın artık bu alanda! Bugün bir grafik gördüm. “Çocukları alkole karşı değil devlete karşı koruyalım” diyor. Altında da çoğunu tanıdığım hepsi de değerli arkadaşlar var. Ne yani bu şimdi, bu insanlar bununla çocukları alkolden korumayın mı demek istiyorlar, bunların çocukları yok mu! Elbetteki var ve elbetteki onların çocukları da en azından sizinkinler kadar kıymetlidir onlar için; ama bir anda bütün bunlar unutuluyor, ya da bir yana itiliyor ve “daha önemli” diye düşünüldüğü için olay başka bir kanala giriveriyor!. Kim sorumlu bundan şimdi? Bence her iki taraf da! Yani kimse suçu sadece  karşı tarafa atarak çözemez bu türden sorunları! Oturun övünün kendi kendinize, bakın bunların hepsi ayyaş falan diye! Buralardan devam ederek önümüzdeki devasa sorunları çözemezsiniz bunu bilin!..Mücadeleyi kültürel düzeyde devam ettirerek ne siz bir yere varabilirsiniz, ne de Türkiye! Kimin işine yarar bu biliyor musunuz: Devlet Sınıfının! Ergenekoncuların! Oturmuş kıs kıs gülüyordur onlar şimdi, ne güzel, gene “liberallerle” AK Partinin arasını açtık diye kına yakıyorlardır bir yerlerine!  Aferim, devam!

Tam ben bu satırları yazıyordum ki bir de “Yavuz Sultan Selim meselesi” çıktı ortaya! Dün açıklanmış, yeni yapılacak olan köprünün adı Y.S.Selim olacakmış! Pes yani! Geçenlerde okumuştum, 3. Boğaz köprüsü birçok özellikleri bakımından Avrupa’nın en büyüklerinden biri olacak diye. Herşeyden önce 8 otoyol şeriti, buna 2 de raylı sistem ekleniyor, müthiş birşey! Helal olsun, AK Partiye ve Erdoğan’a dedim içimden! Peki ne lüzum var şimdi bunu Yavuz Sultan Selim Köprüsü diye adlandırmanın, başka isim mi bulamadınız! Kürt sorunu bitiyor da şimdi illaki bir de Alevi sorununu mu lazım bu ülkeye? Yoksa “sorunsuz” yaşayamayacağımızı mı düşünüyor bazıları! Daha orada, Esed bir yandan, İran’ın mollaları diğer yandan fırsat kollarken, Irak’ın Maliki’si pusuda bekleyip dururken ne lüzum var bu türden provokasyonlara. Tamam, siz bunu bir provokasyon olarak görmüyorsunuz, ama bazı vatandaşlarınız böyle algılayacaklar bunu, niye üstüne gidiyorsunuz ki bu türden kültürel yaraların. Size göre mesele bambaşka bir platformda yürüyor. Siz, Devlete hakim olan batıcı zihniyete karşı, iki yüz yıldır canınıza okuyan o kültür ihtilaline karşı bir reaksiyon olarak aynı devletin İslamcı yanına sahipi çıkmak istiyorsunuz, bunu yaparken de hak-adalet yerini buluyor diye düşünüyorsunuz, ama bir de o Alevi vatandaşları düşünün, o Pir Sultan Abdal’ın torunlarını düşünün! Ben size birşey söyleyeyim mi, ateşle oynuyorsunuz farkında olmadan, kendinize gelin ve toparlanın!.

Benim bir teklifim var! Tamam, bana kalsa yeni köprüye, Yunus Emre ya da Şeyh Bedreddin  falan gibi  herkesin kabulü olan Anadolu erenlerinden birinin adını verirdim, ya da mesela “barış köprüsü” derdim; ama madem ki siz illa o “ecdadımıza” sahip çıkmak istiyorsunuz, o zaman benim teklifim köprünün adını Sultan Abdülhamid Han köprüsü koyalım! Ciddi söylüyorum, hiç olmazsa o zaman buna sadece İttihatçı geleneğin bugünkü takipçileri karşı çıkarlar!.. Ayrıca, bu şekilde,  Abdülhamid’e karşı yapılan haksızlıklar açısından   bir yerde hak da yerini bulmuş olur!. Evet, benim önerim bu!..

Bakın açık söylüyorum. AK Parti ve Erdoğan Türkiye’nin şansıdır bugün!. Yani, iyi ki onlar var. Hatta bazan, ya bunlar Erdoğana birşey yaparlarsa falan diye endişelendiğim bile oluyor! Ama bu ayrıdır, eleştiri ayrıdır. Dünyanın en büyük hava alanı için imza atabilen bir başbakan kendi duygularını-alt kimliğini kontrol altına alarak  Türkiye’nin sorunlarına bilişsel düzeyde yaklaşmak zorundadır. Neredesiniz sayın Akdoğan, bu işler sizin göreviniz sanıyorum, başbakanın baş danışmanı olmak öyle kolay değil, gerektiğinde onu uyarmayı da başarmanız gerekir!

KÜLTÜR NEDİR

Doğduğunuz andan itibaren en yakın çevrenizden, annenizden, babanızdan hiç farkında olmadan   öğrendiğiniz  yaşam bilgilerini bir düşünün!..Yediğiniz içtiğiniz şeylerden, bunları nasıl yeyip içtiğinize kadar..

Günah diye domuz etini  yemiyor musunuz, ya da inek sizin için kutsal olduğundan eti yenmez mi.. Çatal bıçak kullanarak mı yiyorsunuz yemekleri, yoksa elinizle mi..Bir sandal-yeye oturarak masada mı yiyorsunuz, yoksa bağdaş kurarak   yerde mi..  Yemek yerken dışı kalaylanmış bakır kaplar mı kullanıyorsunuz, yoksa porselen tabaklarda mı yiyorsunuz. Buna benzer şeyleri şöyle bir düşünün.. Örneğin,  oturduğunuz evin nasıl bir ev olduğunu, evde kullandığınız möbleyi, evinizi nasıl dayayıp döşediğinizi, odun sobasıyla mı ısındığınızı, yoksa ısınma işini kalöriferle mi yaptığınızı,  dinlediğiniz müziği, üzerinize giydiğiniz elbiseleri düşünün...Bütün bunların hepsi,  hiç farkında olmadan  öğrenerek sahip olduğunuz  yaşam bilgilerini oluştururlar..Daha sayısız örnekler verebiliriz bunlara..Örneğin, neden elbiseleriniz şu an üzerinizde olduğu gibidir de başka türlü değildir, yani  neden Arap ülkelerinde olduğu gibi giyinmiyorsunuz da şu an giyindiğiniz gibi giyiniyorsunuz! Neden bazı kadınlar başörtüsü takıyorlar da bazıları takmıyorlar..  Ya da, neden belirli tür müzikleri dinliyorsunuz.. Neden bazı şeylerden hoşlanıyorsunuz da bazılarından hoşlanmıyorsunuz? Zevklerin ve renklerin tartışılmaz olduğu söylenir,  neyin güzel, ya da çirkin olduğunu belirleyen nedir o zaman?  Ya peki neden başka bir dil değil de şu an konuştuğunuz dil sizin ana dilinizdir; ana dilinizi nasıl öğrendiğinizi hiç düşündünüz mü?

Bütün bunlara, yani farkında olmadan-bilinç dışı olarak sahip olduğumuz bu “yaşam bilgilerine”  kültür diyoruz. Bizi toplumsal bir varlık haline getiren bu bilgileri,  doğduğumuz andan itibaren,   en yakın çevremizden başlayarak  öğreniriz.   Çünkü, bunlar içinde yaşadığımız toplumun bilgi temelidir-toplumsal DNA’larıdır. Nasıl ki annemizden ve babamızdan gelen DNA’ların kaynaşmasıyla biyolojik varlığımıza ilişkin o ilk DNA bilgi temelimiz ortaya çıkıyorsa, içinde yaşadığımız toplumdan aldığımız bu kültürel miras da bireyler olarak bizim toplumsal varlığımızın-kimliğimizin oluşmasına neden olurlar. Bunun dışında, yaşam süreci içinde bizim yaptığımız, bize miras kalan bu bilgilere dayanarak hayatı yaşarken, kendi yaşam tecrübelerimizle üreteceğimiz yeni bilgileri de bunların üzerine ekleyerek bilgi dağarcığımızı  genişletmek, ve ortaya çıkan sonuçları  çocuklarımıza miras olarak bırakmak oluyor.  İşte insanı kültürel kimliğiyle-yaşam bilgileriyle tarihsel-toplumsal bir ürün yapan süreç budur. Toplumsal evrim sürecinin mantığı da budur aslında.  Bu anlamda her insan, kendi bireysel ve toplumsal tarihinin yaşanılan anın içindeki ürünü oluyor. Şu anın içinde varolan,  bir yanıyla  geçmişin  içinden çıkıp gelen olurken, diğer yanıyla da,   geleceği  yaratmaya çalışan   olarak  ortaya çıkıyor.

Bugün Türkiye’de olup bitenleri anlayabilmemiz  için  herkesin dünden bugüne nasıl geldiğimizi çok iyi kavraması gerekiyor. Burada kavramadan kastım  bilişsel düzeyde bir kavrama tabi, yoksa öyle duygusal-kültürel düzeyde bir algıyla işi idare etmekten bahsetmiyorum! Problemi duygusal-kültürel zeminin ötesinde ele almayı başaramazsak  işler çığrından çıkıyor. Bakın neden?  

Bu durumda, batıcı-batı kültürü, bilgi sistemiyle yoğrulmuş, Tanzimat’tan beri süre gelen “batılılaşma” sürecinin ürünü olan o “solcu”-“sağcı-“liberal” “aydınlar” süreci açıklayabilmek için, bilinç dışı olarak sahip oldukları  “batılı” bilgi temeline başvuruyorlar. Toplumsal gelişme sürecini-bu sürece ilişkin informasyonları- sahip oldukları bu bilgilerle değerlendirerek toplumu açıklamaya çalışıyorlar. Batı’da, bir Almanya, bir Fransa, bir İngiltere ne ise, nasılsa, Türkiyeyi’de bu modellere göre bir kalıba oturtmaya, bu şekilde açıklamaya çalışıyorlar. Bu durumda varacakları sonuç ise, en fazla, “Türkiye modeli Fransa, İngiltere örneklerine değil de daha çok Almanya örneğine benziyor” şeklinde oluyor! “Almanya’da olduğu gibi yukardan aşağıya doğru bir kapitalistleşme sürecidir bu” deyip bitiriyorlar işi!.Daha da öteye gidilirse, bu  tür tahlillerin ucu “ilerici-solcu” bir devlet anlayışına kadar varıyor,ki şimdiye kadar “aydınları”-“solu” Devlet Sınıfının peşine takan da budur zaten!

Bu durumda, bu kafa yapısıyla  Türkiye’yi kavramanız imkânsız! Çünkü Türkiye toplumu, Batı toplumları gibi öyle kent-site temelli bir sivil toplum geleneğine bağlı olarak  gelişmiş bir toplum değil. Tarihsel olarak geliştirdiği kendi geleneksel kimliğine-kültürüne sahip çıkarken, aynı zamanda, bunun diyalektik inkârı olarak da gelişen, ve  yeni bir kapitalist kimliği-kültürü   yaratarak bugünlere gelen  bir toplum değil Türkiye toplumu. Varolan antika devletin-Osmanlı’nın- yaşamı devam ettirme mücadelesinde ayakta kalabilmek için icat ettiği bir toplum mühendisliği harikasıyla, yukardan aşağıya doğru  bir medeniyet-kültür-bilgi temeli değişimi olayına maruz kalmış,  kültürel bir kırılmaya uğrayarak  tarihsel olarak  ikiye bölünmüş, adeta, içiçe iki paralel toplum şeklinde gelişerek bu günlere gelmiş nev-i şahsına münhasır bir toplum bu..

Bu “batıcı” kabuğun ve onunla birlikte gelişen devşirme tabakanın altında, herşeye rağmen geleneksel kültüre-bilgi temeline bağlı kalarak yaşamı devam ettirmeye çalışan toplum kesimi ise henüz daha kendi bilincini temsil eden aydınlarını yeni yeni yetiştirmeye başlıyor. Kendini keşfetme sürecinin duygusal aşamasından bilişsel aşamasına yeni yeni ulaşmaya çalışıyor. Bu yüzden, Türkiye’de olup bitenlerin, bilişsel anlamda  onlar da daha tam olarak farkında değiller!. Sadece-pragmatik bir kafayla-  önlerine çıkan problemlerle boğuşarak yolu açmaya çalışıyorlar-hatalar da yaparak ilerliyorlar.

BİR İNFORMASYON İŞLEME SİSTEMİ OLARAK İNSAN

VE “MEDENİYET-KÜLTÜR- BİLGİ DEĞİŞTİRME OLAYI..       

İnsan, içinde yaşadığı toplumun bir ürünü. O, daha doğduğu andan itibaren, en yakın çevresinden-anne babasından, kardeşlerinden vb-bizim kültür adını verdiğimiz tarihsel-toplumsal  olarak oluşmuş belirli yaşam bilgilerini-belirli bir bilgi temelini- alıyor, bunları beynine kazıyarak kişiliğini-alt kimliğini (hem bireysel, hem de toplumsal anlamda) bunlara göre oluşturmaya başlıyor. Yeni bilgileri de bunları kullanarak üretiyor. Yeni bilgilerin kayıt altına alınacağı sinapslar daima eskiden beri varolan sinapsların üzerine inşa ediliyor[2].

Şimdi, geliyoruz Osmanlı’ya: Osmanlı’nın “batılılaşma” süreci bir medeniyet-kültür değiştirme-değiştirtme- olayıdır diyoruz. Ne demek bu? Devlet olarak insanlara diyorsunuz ki,  “sizin geri kalmanızın nedeni sahip olduğunuz o gerici kültürünüzdür, bu nedenle, “şu ana kadar sahip olduğunuz yaşam bilgilerinizi-kültürünüzü, geleneklerinizi bir yana bırakarak, bundan böyle,   bir batılı gibi düşünecek, yaşayacaksınız”!. Devlet gücünü kullanarak, yukardan aşağıya doğru insanların kimliklerini oluşturdukları bilgileri değiştirme olayıdır bu!. Sanki insan denilen şey basit bir bilgisayarmış gibi, onun beyninde evrim süreci içinde nöronal programlar  şeklinde oluşan bilgileri-software’i-programı çıkarıp bunun yerine kendi istediğiniz başka bir software’i-programı koymaya çalışıyorsunuz!.. İşte, “medeniyet-kültür-bilgi temeli değiştirme-değiştirtme” olayı budur! Osmanlı’da II.Mahmut’tan itibaren başlayarak günümüze kadar gelen sürecin özü-mekanizması  budur!. Jöntürkleri-İttihatçıları, daha sonra da Kemalizmi-Kemalistleri  yaratan mekanizmanın özü budur.

Dikkat edin, bunun, direkt olarak, kapitalizmin gelişmesiyle falan alâkası yoktur!. Bu, antika devletin, varoluş-gelişme platformunu-kulvarını değiştirme olayıdır.  Dikkat ederseniz, bu durumda zaten toplumsal üretim ilişkileri değişerek toplum ve devlet nitelik falan değiştirmiş  olmuyor!. Daha önce geleneksel bir antika-İslam (İbn-i Haldun) devleti olan Devlet, üzerindeki bu  eski elbiseyi çıkararak batılı bir devletmiş gibi davranmaya-varolmaya çalışıyor o kadar![3]   

Gene bir yönetici  Devlet Sınıfı var ortada ve de yönetilen bir reaya! Ancak, fetihçilik dönemi sona erdiği için, artık devşirilecek  Hristiyan çocuğu bulamayan Devlet, bu kez Müslüman reayanın çocuklarını alıp “eğiterek” onlardan “batıcı” yeni tipten bir devşirme ordusu-kapıkulları sistemi oluşturuyor ve onlarla yönetiyor sistemi!..Aradaki fark bu!..

Bir fark daha var tabi! O da, Devletin, içine girdiği bu yeni kulvarda-varoluş-gelişme platformunda sanki kapitalist bir devletmiş gibi davranmak zorunda kalışı!. Çünkü, fetih yoluyla kendini üretemeyen Devlet, içine girilen bu yeni süreçte,  ne yapıp yapıp artık gerçek anlamda üreterek varolmak zorundaydı!. Yani, mademki “batılılaşmaktan” geçiyordu bu işin-hayatta kalabilmenin- yolu, o halde oyunun kurallarına uyulmalı, Batı’da ne varsa bizde de o olmalıydı;  bütün o batılı kurum ve kuralların bize de getirilmesi gerekiyordu yani!. İşte, bütün o İttihatçı-daha sonra da  “Kemalist Devrimler’in” mantığı-gerekçesi budur! Dikkat ederseniz, burada çıkış noktası kapitalizmi geliştirmek falan değildir, yaşamı devam ettirebilme-Devleti kurtarma-mücadelesidir bu!..

DEVAM EDECEK...

 

...PEKİ, YA KAPİTALİZMİN GELİŞME SÜRECİ

İşte, Osmanlı’da ve Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi süreci,   içine girilen bu pozitivist kültür ihtilali sürecinin diyalektik anlamda  inkârının sonucu olmuştur!...


 


[1]Bu çalışmanın ilk şekli www.aktolga.de de 2010’da yayınlanmıştır..

[2]Beynimizde informasyonların kayıt altında tutulduğu nöronal bağlantılara sinaps deniyor . Daha fazla bilgi için bak: „Öğrenmek Nedir, Neden Öğreniyoruz, Nasıl Öğreniyoruz“ www.aktolga.de 6. Çalışma..

[3]Onun bu işi nasıl başardığınıbütün ayrıntılarıyla daha önceki çalışmalarda inceledik. Burada tekrar işin ayrıntılarına girmiyorum..