• 15.07.2013 00:00

 PEKİ BEKTAŞİLER-ALEVİLER NERESİNDE BU TABLONUN...

Daha önce şöyle demiştik: “Geleneğe” göre, “Devlet” neredeyse onlar-Bektaşiler-Aleviler de  onun karşısında olmalıydılar!..

Ama, “Osmanlıda oyun çoktur” demiş atalarımız!  Neredeydi peki “Devlet”[1] bu yeni sürecin içinde? Eski sünni-İslamcı kabuklarının içindeki mi asıl “Devletti”, yoksa yeni batıcı bir görünüm almaya çalışan mı? Hangi Devletin karşısında olacaktı Bektaşiler-Aleviler? O dönemde Bektaşilerin-Alevilerin pek fazla şansları yoktu aslında kendilerine bu türden  soruları sormak için! Bir Devlet vardı ortada ve bu Devlet Yeniçerilikle birlikte Bektaşiliği de yasaklamış yer altına itmişti. Ne yapacaktı Bektaşiler bu durumda? Daha önce Osmanlı’ya karşı Şah’ı desteklerken ne düşündülerse gene aynı şekilde düşündüler onlar da: “Düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerekten  “Devletle” problemi olan  kendilerinin dışında başka kim varsa onlarla işbirliği yaparak ortak düşmana karşı bir ittifak kurdular. İşte Bektaşi-Alevi Jön Türk ittifakının özü-esası budur. Çok açık!  Bir Devlet vardı ortada ve bu Devlet bir gecede binlerce Yeniçeriyi-Bektaşiyi kılıçtan geçirmişti. Bir de bu arada,  bu “Devlete karşı mücadele eden” Jön Türkler vardı. Gerekçeler farklı da olsa, “aynı hedefe karşı mücadele ediyor olmak” otomatikman arada bir ittifak zemini yaratıyordu. Bu arada, Jön Türkler’le bağlantılı olarak bir de masonluk olayı vardı sahnede.. Onlar da “yenileşme”, “batılılaşma” doğrultusunda çalışıyorlardı. Zaten Jön Türklerin bir çoğu da bu akımın içindeydi. Bektaşiler bunlarla da ilişki içine girdiler..

Sürecin ayrıntılarını İrene Melikoff’tan dinleyelim: “Bektaşiler özgürlükçü (liberal) ve kurallara bağlanmayı sevmeyen insanlardır. Her zaman din adamı egemenliğinin karşısında olmuşlar,  kendilerini tanrısızlık suçlamasıyla karşı karşıya bırakacak kadar dinler üstü bir duruşa sahip olmuşlardır. Onların bu duruşları masonluğun  amaçlarına da uymaktadır..Aydın ve liberal insanlar olan Bektaşiler, Osmanlı İmparatorluğu içinde Far-masonların Avrupa’daki yenileşmeler süreci içinde yaptıklarına benzer bir iş görmüş olacaklardır.. Yeniden düzenlenen tarikat Jön Türklerin kuruluşunda bir destek ve onlar için bir sığınak olur. Aynı zamanda Bektaşi, Far-mason ve Jön Türk olan dönemin ünlü kişilerinin sayısı oldukça kabarıktır. Namık Kemal’i söyledik, onun yanında Abdülhak Hamid vardı. Sonraki kuşaktan Rıza Tevfik, İttihat ve Terakki Komitesi üyesi Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Talat Paşa ve başkaları da onları izleyecektir..Bektaşiler 1826 dan sonra etkilerini sürdürebilmelerini, büyük ölçüde yüksek öğrenim çevresinde yer almış bulunan destekleyicilerine borçludurlar. Padişah’ın çevresinden birçok sultan, prenses Bektaşi idi ve geleneğe göre Sultan Abdülaziz’in (1861-1876) tarikate açık bir duygu yakınlığı vardı” (a.g.e).

 

BEKTAŞİLER-ALEVİLER VE YENİ CUMHURİYET..

ALEVİLER NEDEN KEMALİST OLDU!..

Buraya kadar yapılan açıklamalardan Bektaşiliğin-Aleviliğin ne olduğunu, bu insanların kimler olduklarını  görmüş bulunuyoruz. Anadolu’da Türk varlığının temelidir Bektaşiler, Horasan erleridir, dervişler-Gazilerdir, Ahilerdir onlar.. Şamanizm kabuğunu kırarken İslam ile karşılaşıp-etkileşerek tasavvufu yaratan ilkel komünal toplum bilgini atalarımızdır. Osmanlı’yı kuran da yaşatan da onlardır; ama öte yandan  Reaya-sürü denilerek daha sonra bir kenara itilen  de gene onlar olmuştur. Bir Yunus’tur, bir Dadaloğlu’dur, bir Karacaoğlan’dır onlar; sonra da Pir Sultan’dır.. Anadolu’daki Türk varlığının temeli olan ve Osmanlı’yıkuran-var eden bu insanlar, daha sonra neden bir Şah’ı desteklemişlerse, desteklemek zorunda kalmışlarsa, aynı nedenlerden dolayı, 19.yüzyıla girerken bu sefer de Jön Türkleri, daha sonra da onların devamı olan Kemalistleri desteklemişler, onların peşine takılmışlardır. Neden? Bu insanların aslında tek bir amacı vardı: İnsan gibi yaşamak. Aldatılmayı, insan yerine konmamayı bir türlü hazmedemiyordu onlar. Osmanlı’ya da bu nedenle karşı çıkmışlardı. Şah’ı desteklemeleri bu yüzdendi. Milliyet, ırk falan yoktu onların anlayışında, insan vardı. Yani, Osmanlı olmuş, İran’lı olmuş farketmiyordu onlar için, bu kabukların içindeki özdü-insandı önemli olan. Bir yanda  insanlar-insan gibi yaşamak isteyenler vardı, diğer yanda ise onların sırtından geçinmek isteyen zalimler. Meseleye böyle bakıyordu onlar.

Ha, bu bakış yeterli miydi, olaylara ve süreçlere sadece bu şekilde yüzeysel olarak bakmak yanıltıcı değil miydi, o başka bir sorun. Nitekim de öyle olmuştur zaten. Sınıflı toplum “Yezidleri” binbir dalavereyle hep onları çekip çevirmişlerdir tarih boyunca. Nereye el attılarsa altından başka bir “Yezid” çıkmış ve sonunda hep onları oyuna getirmiştir! Neden peki? Neden hep onlar olmuştur oyuna gelen, neden hep o Şeyh Bedreddinler olmuştur yenilenler? Çünkü insanlığın gelişme sürecinin diyalektiği böyleydi de ondan. İnsanlık ilkel komünal toplumdan sınıflı topluma geçme aralığındayken onlar bu geçişe karşı çıkmışlar, kendilerini hep tarihin-sınıf mücadelesinin  sınıflılığa doğru dönen tekerinin önüne atmışlardı. Ve de tabii her seferinde o teker onların üzerinden ezerek geçmişti.

Bu dönemde Bektaşilerin-Alevilerin neden Jön Türklerle birlikte olduğunu gördük. Bu  onların neden Kemalizmin peşine takıldıklarını da açıklıyor. Çünkü Kemalizm de aynı akımın-sürecin bir devamı olur sonunda. Ortada sünni-İslam geleneğine göre kurulmuş ve tarih boyunca onlara kan içirtmiş bir Devlet vardır, ve de, adına önce Jön Türk-İttihatçı, sonra da Kemalistler denilen  insanlar da bu “Devlete karşı mücadele” ettiklerini söylüyorlardı. Ne yapacaktı Bektaşiler, hangi tarafta yer alacaklardı? Üstelikte hilafeti kaldırarak  sünni-İslam Osmanlı’ya son verdiklerini söylüyordu Kemalistler , yeni-“laik” bir Devletin temellerini attıklarını söylüyorlardı. Ne yapacaktı Bektaşiler, hangi tarafta yer alacaklardı? İşte Bektaşilerin-Alevilerin Kemalizm aşkının altında yatan mantık budur.

Peki sonuç ne oldu, ne verdi Kemalizm Bektaşilere? Kocaman bir hiç! Bektaşilere gene avuçlarını yalamak düşüyordu sonunda!   Hani laik bir devlet olacaktı yeni Türkiye Cumhuriyeti;   Devlete bağlı  Diyanet İşleri Başkanlığı ne idi o zaman? Bırakınız Bektaşileri-Alevileri bir yana, yeni Devlet  sünnileri bile  kendi kontrolüne alıyordu artık!!...

Bektaşilik-Alevilik,  kapitalizm öncesi dönemde-antika tarihin labirentleri içinde-ilkel komünal toplumdan-aşiret toplumundan- devletin egemen olduğu sınıflı topluma geçilirken doğup gelişen bir gelenektir-bir kültürdür,  tarihsel olarak oluşmuş bir yaşam bilgileri sistemidir. Doğrudur, bir ucu da İslam’ın içindeki muhalefete, Ali’ye Ehli Beyt’e dayanır onun. Bu iki yanı biribirinden ayıramazsınız onda. Yani bir sentezdir Bektaşilik. Hem şamanizm vardır onda, hem Tasavvuf-İslam,  hem de İslam’ın içindeki muhalefeti temsil yanı.  Bunların hepsinin bir sentezidir o.

 

“ALEVİ SORUNU” BİLİŞSEL ANLAMDA BİR KİMLİK SORUNUDUR..

PEKİ BU SORUN NASIL ÇÖZÜLECEKTİR?.

Peki ne istiyor Bektaşiler-Aleviler bugün? Aslında onların kendileri de tam olarak bilmiyorlar bunu! Ya da, iş bu noktaya gelince her kafadan ayrı bir ses çıkıyor! Çünkü ne istediğin, direkt olarak bilişsel anlamda kim olduğunla, nereden gelip nereye gittiğinle ilgili bir sorundur. Peki Bektaşiler bilmiyorlar mı kim olduklarını? Ne yani, onlar kendilerinin kim olduklarını bilmiyorlar da sen mi biliyorsun!! Biliyorlar tabi; ama onların bilinci bilinç dışı duygusal bir bilinçtir. Yani onlar Bektaşiliği-Aleviliği yaşayarak-duyarak-hissederek biliyorlar; ama bu yetmiyor işte görüyorsunuz!. Onu-Bektaşiliği artık bilinçdışı olmaktan çıkararak bilinçli-bilişsel bir çabayla  ele alabilmek-bilişsel olarak çözümleyebilmek de gerekiyor. Onlar, Anadolu macerasının başından beri hep altta güreşenleri, hep ezilenleri oldukları için,   onların kimliği   bir yerde bu duygusal reaksiyoner kimlikle-bilinçdışı olarak muhalif olmayla bütünleşmiştir. Baskıya, insan yerine konmamaya karşı duygusal tepki yanı hep ağır basar hale gelmiştir onların kendilerini tanımlamaları sürecinde. Ama artık bu yetmiyor, 21.yüzyılda içine girilen  globalleşme sürecinde kendini sadece duygusal reaksiyon zemininde tanımlayarak bir şey elde edilemez-bir yere varılamaz. Bilgi çağı diyoruz madem, o zaman sen de kendini artık bilişsel bir düzeyde tanımlamayı öğreneceksin.  Bu yazının amacı da o zaten, bu yönde bir katkıda bulunabilmek.

“Alevi sorunu” nasıl çözülür diye tartışıyoruz. Ama hiç kimse “nedir burada “sorun” olan” diye sormuyor! Gerçekten nedir bu “sorunun” özü. Bir problem varsa ortada, önce onu doğru olarak ortaya koyabilelim ki çözümden bahsetmek de mümkün hale gelsin. “Alevi dedeleri de Diyanete bağlansın, onlara da imamlar gibi maaş ödensin” deniyor. Daha çok hükümet çevrelerinden gelen bu yaklaşım belki de iyi niyetli aslında; ama bence  bir “çözüm” değil bu. Değil, çünkü böyle birşey, sünniler gibi Bektaşileri-Alevileri de devlete bağlamak demektir!  Hele laiklikle hiçbir  alakası yoktur bunun. “Sünnilerin yakasını Devletten kurtaracağız” derken Alevileri de ona bağımlı hale getirmek hiçte bir çözüm değildir! Alevi dedeleri de maaşlı memur haline getirilecekmiş!.. Böyle birşey Bektaşiliği bitirir! Herşeyden önce geleneğe -ki o gelenektir onun varoluş gerekçesi- aykırıdır böyle birşey!.  

Ama sadece o gelenek de yetmiyor artık! Çünkü bugün  bazıları da onu, onun bu muhalefet olma yanını ön plana çıkararak kullanmak sevdasındalar!  Boşuna “Osmanlı’da oyun tükenmez” dememiş atalarımız! Bektaşiler-Aleviler bu kez de muhalefete geçen Devletçiler tarafından kullanılmak isteniyor!  Demokratikleşme-sivilleşme sürecine bağlı olarak  artık yavaş  yavaş bir muhalefet cephesi haline gelmeye başlayan  Kemalist- Devletçi-“solcu” cephe Bektaşiliği-Aleviliği de bu cephenin  içinde tutmaya çalışıyor!   “Bakın” diyorlar, “artık iktidara burjuvazi geldi. Yani Devleti onlar ele geçirdi, bu nedenle, size de gene muhalefet cephesi içindeki şanlı yerinizi perçinlemek, globalleşmeye karşı yeni tipte ulusalcı bir ideolojiyle bu cephe içinde yer almak düşer”!

 

Belki de  son Osmanlı oyunu bu! Bakalım Bektaşiler-Aleviler bu oyuna gelecekler mi?..

Ben mi ne düşünüyorum: Tek çözüm demokratikleşmedir diyorum ben! Bunun için de ilk yapılması gereken, bugün sahip olduğumuz bütün sorunların kaynağı olan o “devrim kanunlarını”  vakit kaybetmeden değiştirmektir. Tekke ve Zaviyeleri kapatma kanunu derhal ortadan kaldırılmalıdır. Bakın göreceksiniz bu adım atıldığı an  ortada ne Cemevlerine statü sağlanması sorunu kalır ne de birşey.  Aynı şey Kürt sorunu için de böyle değil mi? Başımıza Kürt sorunu diye bir sorunu yaratan da gene aynı zihniyet-Devlet anlayışı değil mi?. 1920 de bu cumhuriyet kurulurken o zaman Kürt-Türk ayırımı mı vardı ortada? Kim, neden nasıl yarattı bu sorunu, herşey apaçık ortada değil mi? Yeni bir anayasa diye bas bas bağırıyoruz, neden? Burada aynı şeyleri tekrarlamak istemiyorum artık, ben de bıktım!..

Kısacası, “Kürt sorununu” olduğu  gibi “Alevi sorununu” da yaratan son tahlilde  Osmanlı artığı bu antika devlet yapısıdır. Benim her derde deva formülüm ise şu: Zora ve şiddete başvurmamak kaydıyla her türlü düşünce kendini demokratik cumhuriyetin bütün olanaklarını kullanarak açıkça ifade edilebilmelidir diyorum ben. Aleviyse alevi, sünniyse sünni, ya da hristiyan, devlet bütün dinlere-inançlara karşı eşit mesafede durmalıdır. İnsanlar istediği gibi örgütlenebilmeli, inançlarını-ibadetlerini istedikleri gibi yapabilmelidirler. Camiyse cami, cem eviyse cem evi, tekke ve zaviye ise ona da tamam, yok eğer  kiliseyse kilise, ne istiyorsa onu yapabilmeli, ibadetini orada yapabilmelidir insanlar. Peki bu durumda Devlet  ne yapmalıdır mı diyorsunuz: O da   kontrol etsin bütün bu oluşumları. Yasalara uygun olmayan bir yan var mı yok mu, onu gözetlesin. Gerisine de karışmasın devlet. O Osmanlı artığı “Diyanet” falan da lağvedilsin artık. Sana ne milletin diyanetinden. Ne hakla Allahla benim arama giriyorsun sen!

Devlet şöyle düşünmelidir bence:  Ne istiyorsun  kardeşim sen, şeriat devleti mi, ya da, Alevilik ayrı bir dindir mi diyorsun, buyur, istersen gazete çıkar, istersen televizyon istasyonu kur, istersen de siyasi parti kurarak siyaset yap! Devlet kendini bu tartışmaların dışında tutmalıdır. Sen ne istiyorsun, ayrılmak mı, ya da federasyon mu, buyur sen de kur partini; ama bir şartla, teröre ve şiddete başvurmamak kaydıyla!. Bak, bunu yaptığın an tepene binerim, en ağır şekilde cezalandırırım seni!.

İşte Türkiye bunu diyebildiği an iş biter. Kürt sorunu da çözülür Alevi sorunu da! Ne “tek adam diktatörlüğü” lafının gerekçesi kalır ortada, ne de demokrasi dışı yollara başvurma ihtiyacı!..

Bir nokta daha! “Kürt sorununu çöz”, “Alevi sorununu çöz”  diyorlar hükümete, nasıl çözecek hükümet bu sorunları! Biri federasyon ister biri ayrılmak, diğeri ise birlikte yaşamak. Biri der ki dedeler devlet memuru haline gelsin, öteki de, hayır alevilik ayrı bir siyasettir-ideolojidir vs.. Ne yapacak hükümet bu durumda? Hem sonra bu, herşeyi Devletten bekleme anlayışıdır, eski alışkanlıktır yani. Devlet bir ferman çıkarsın bütün sorunları çözsün anlayışıdır! Yok artık böyle şey! Demokratik Cumhuriyet diyorsak eğer önce hep birlikte tek bir şeyi savunacağız: Zora ve şiddete başvurmayan bütün düşüncelerin açıkça ifade edilebilmesini.. Bir kere bu başarılırsa, yani devlet yolu açarak aradan  çekilirse göreceksiniz ondan sonra herşey kendiliğinden çorap söküğü gibi gelecektir..

 

 

      YAZININ TAMAMI www.aktolga.de


[1]Bu “Devlet” başka devlet, Osmanlı’ya has antika özel bir yapıbu, bu yüzden de zaman zaman onu büyük harflerle yazıyorum!..