• 24.07.2013 00:00

 BU BİR SAVAŞTIR, 20.YY’la 21.YY ARASINDAKİ BİR SAVAŞ!..

BU SAVAŞI KÜRESEL DEMOKRATİK DEVRİM GÜÇLERİNİ YANINIZA ALMADAN KAZANAMAZSINIZ!..

Geçenlerde Borsa İstanbul’un açılış konuşmasını yapan Başbakan Erdoğan, yakın bir gelecekte İstanbul’u dünyanın en önemli küresel finans merkezlerinden  biri haline getireceklerini söylüyordu! Aslında son derece açık bir ifadeydi  bu! Bu açıklamasıyla Erdoğan, yakın bir gelecekte İstanbul’un Frankfurt, Londra, Wall Street, Hong Kong gibi  küresel sermayenin  önemli konaklama ve yönetim merkezlerinden biri olacağına işaret ediyordu. Bu açıklamayı, “barış süreci”, yeni anayasa yapımı ve demokratikleşme yönündeki diğer gelişmelerle birlikte ele aldığınız zaman,  “tamam artık, Türkiye 21.yy rüzgarlarını-21.yy paradigmasını yakaladı, yönünü buldu, aldı başını gidiyor” diyebilirdiniz!. Tabi bu ara,  3. Köprü inşaatının başlamasını, “dünyanın en büyüğü” olacağı ilan edilen yeni  havaalanı ihalesinin rekor bir rakamla sonuçlanmasını, Kanal İstanbul için start verilmesini de  birlikte ele almak gerekir.. 

Bu havayla, bu coşkuyla  açıldı borsa ve gerçekten de birkaç gün içinde müthiş bir hamleyle birden doksan binin üzerine çıkıverdi ki, tut tutabilirsen artık diyorduk!.

Ama ne gezer! Ertesi gün,   bir “Gezi Parkı” olayı patlak verdi ve  borsa çakıldı! Herşey o kadar hızlı gelişiyordu ki, daha, nedir bu olup bitenler  demeye firsat bile  bulamadan, bir de baktık,   “her yer Taksim”e bir de “her yer Tahrir” ekleniverdi! Çünkü bu arada,  Mısır’da da ikinci bir Tahrir gösterisi sahneye konuyordu.. Sonra, bizimkiler  buna “hükümet istifa”yı da eklerlerken, aynı anda bir de baktık Mısır’dan da darbe haberi geldi!. Yok Tahrir’di,  Adeviye’ydi, Taksim di derken, sanki  televizyonlardan açık üniversitenin uygulamalı hükümet düşürme, darbe-darbeye karşı mücadele  derslerini izlemeye başlamıştık!  Şakası yoktu, evimizde otururken gerçek hayatın içinde cereyan eden bu türden  olayları izliyor, hem modern zamanların  darbe-hükümet düşürme tekniklerini, hem de 21.yy da  darbeye karşı kitlesel düzeyde nasıl mücadele edileceğini öğreniyorduk!.

Sonra, biz daha Taksim’deki Gezi Parkı olaylarını (sanki hükümetin düşmesi an meselesiymiş gibi büyük bir iştahla) sekiz saat canlı yayınla  veren CNN’in bu davranışının ne anlama geldiğini tartışırken, bir de baktık,  ABD ve AB gibi Batı’nın gelişmiş ülkeleri-ulus devletleri de Mısır’daki  darbeye “darbe diyelim mi demeyelim mi” diye tartışıyorlar!!.İşte o an işler çığrından çıktı! Türkiye’de direksiyonu elinde tutan  yönetici kadro açısından artık bir kırılma noktasına işaret ediyordu bu. Ortada, ucu bize de dokunan uluslararası bir komplo, bir savaş ilanı vardı, ya teslim olunacaktı, ya da bu resti görüp “savaşsa savaş” diyerek meydanlara inilecekti!..

Özellikle Suriye olayından sonra, Batı’lı ülkelerle Türkiye arasında bir süredir içten içe gelişen  güvensizlik süreci  bununla birlikte büyüyen bir hayal kırıklığını da beraberinde getirmişti. Gezi, arkasından da Tahrir derken,  büyümeye başlayan şüpheler  AB ve ABD’nin bu son olaylar karşısında hiçte dostça olmayan tutumuyla da birleşince hükümet-Erdoğan ve belirli bir “danışmanlar” ekibi “tamam” dediler, “bütün bu olup bitenler küresel bir komplonun parçalarıdır”! İşte,  Başbakan Erdoğan’ın daha Tunus gezisinden dönerken  havaalanında  binlerce kişinin katıldığı karşılama törenlerinden başlayarak  Taksim Gezi Parkı olaylarının ve Mısırdaki darbenin aynı küresel odaklar tarafından tezgahlanan bir komplonun parçaları  olduğunu ilan edişi bu sürecin ürünüdür.

Bir süredir, belirli bir çevre tarafından  içten içe,  “faiz lobisi”ne  karşı mücadele  adı altında yürütülen  “küresel sermayeye karşı savaş” anlayışı meyvalarını vermeye başlıyordu. Başbakan da tuttu, resti gördüğünü ifade eder tarzda, “savaşsa savaş” diyerekten  mücadeleyi açık hale getirdi! Türkiye tam, 20yy’la iplerini koparmaya karar verdi, “artık yelkenlere 21.yy’ın rüzgârları doldu bir kere” derken  birden işler tersine dönüyor,  20.yy’ın o karanlık ulusalcı siması bir hayalet gibi tekrar ortalıkta dolaşmaya  başlıyordu! 

Şimdi  önce, bir kere daha,  şu küresel sermaye nedir, neyin nesidir, onu  küreselleşme sürecinin baş aktörü- dinamiği haline getiren süreç nasıl bir süreçtir  bunu anlamaya çalışacağız.  Sonra da, gene buna bağlı olarak, küresel demokratik devrim sürecinde küresel sermayeyle ulus devlet arasındaki çelişkinin altını çizerek, buradan içinde yaşadığımız sürece ilişkin sonuçlar çıkarmayı deneyeceğiz. Mısır’dan Türkiye’ye, Suriye’den Brezilya’ya, Endonezya’ya kadar dünyanın farklı coğrafyalarında cereyan eden olayların aslında aynı çelişkiden-dinamikten kaynaklandığını, bu savaşın aslından 20.yy’la 21.yy arasındaki, birinden diğerine geçiş kavgası olduğunu göreceğiz.  Yani karşımızda artık  öyle “uluslararası-küresel komplolar” düzenleyen tek bir gücün bulunmadığını, 20.yy’ın ulus devlet+sermaye dinamiğinin küreselleşme süreciyle birlikte parçalandığını, bunların süreci ters yönlerde etkileyen unsurlar haline geldiklerini göreceğiz. Türkiye’de olduğu gibi, bütün o  “gelişmekte olan ülkeler”de de  demokratikleşme mücadelesinin  içerde ve dışarda 20.yy kalıntısı ulus devlet gerçeğine karşı yürütüldüğünü, bu mücadelenin küresel sermayeyle bütünleşmeden-onu arkana almadan kazanılamayacağını görmeye çalışacağız. 

Thomas Friedman, “Küreselleşmenin Geleceği” adlı kitabında bakın neler  diyordu[1]:

“KÜRESELLEŞME SİSTEMİ”

“Küreselleşme sistemi, her biri diğerleriyle örtüşen ve diğerlerini etkileyen üç denge üzerine kuruludur. Birincisi ulus-devletler arasındaki geleneksel denge”..

Burada şunu söylemek istiyor yazar. Yeni olan (yani küresel dünya sistemi) eskiden beri varolanın (yani, ulus devletlerden oluşan 20.yy kalıntısı dünyanın)  içinden çıkıp geldiği için, geçiş-doğum süreci boyunca bunlar, yani eski ve yeni  birarada bulunurlar. Tıpkı o yumurta civciv, ya da, anne ve çocuğu gibi!.Yani, küreselleşmeden bahsedince bundan hemen ulus devletler  gerçeğinin bir anda ortadan kayboluverdiğini anlamamak lazımdır. 

“İkincisi, ulus-devletler ile küresel piyasalar arasında. Bu küresel piyasalar, bilgisayar faresine  bir kez dokunarak dünyanın bir ucundan diğerine para aktaran milyonlarca yatırımcıdan oluşuyor. Ben bunlara ‘elektronik sürü’ adını veriyorum. Bu sürü Wall Street, Hong Kong, Londra ve Frankfurt gibi dünyanın kilit küresel finans merkezlerinde toplanıyor (Erdoğan’ın “İstanbul’u da bu listeye eklemeye çalışmasının  nedeni, onu-yani bu “elektronik sürüyü”- kendi limanlarımıza çekebilme niyetidir! MA).   Böyle merkezlere ben ‘süper piyasa’ diyorum. Elektronik sürünün  ve süper piyasanın tutum ve davranışları bugün ulus-devletler üzerinde olağanüstü etkiler yaratabiliyor; hatta hükümetlerin düşmesine yol açacak bir boyuta kadar varıyor bu. Süper piyasaları hesaba katmadığınız sürece bugün gazetelerin birinci sayfa haberlerini anlayamazsınız-bu haber ister Endonezya’da Suharto’nun devrilişiyle, ister Rusya’daki iç çöküşle, ister ABD’nin parasal politikasıyla ilgili olsun. Nasıl ABD üzerinize bombalar atarak sizi yok edebilirse, süper piyasalar da tahvillerinizin değerini düşürerek sizi yok edebilir. ABD, küreselleşmenin oyun tahtasında olup bitenlerden sorumlu baş aktör olmakla birlikte, tahtadaki hamleleri etkileyen tek güç değildir. Taşları kimi zaman açıkça süper gücün eli oynatıyor, kimi zaman da süper piyasaların gizli elleri“.

Çok güzel! O kadar güzel bir fotoğraf çekmiş  ki yazar! Bu fotoğraf çekme işini ona bırakarak devam ediyoruz; önce bütün fotoğrafları elde edelim, sonra bunları büyük tablodaki yerlerine oturtmaya çalışacağız!.

„Küreselleşme sisteminde dikkate almamız gereken üçüncü-ve en yeni- denge, bireyler ile ulus devletler arasındaki dengedir. Küreselleşme, insanların dolaşımını ve erişimini kısıtlayan duvarların pek çoğunu yıktığı ve aynı zamanda dünyayı iletişim ağlarıyla donattığı için, gerek piyasaları, gerekse ulus-devletleri etkileme açısından bireylere tarihte hiç olmadığı kadar büyük bir güç kazandırmış bulunuyor (Başbakan Erdoğan’ın Gezi Parkı olaylarına ilişkin olarak twitter’i suçlama nedenlerini hatırlayın! MA). Böylece bugün karşımızda sadece bir süper güç değil, sadece süper piyasalar değil, aynı zamanda, süper-güçlendirilmiş bireyler de var. Bu süper-güçlendirilmiş bireylerin bir kısmı oldukça öfkeli, bir kısmı oldukça munis-ama hepsi hükümetlerin, şirketlerin veya özel-kamusal diğer kurumların geleneksel aracılığına gerek duymadan dünya sahnesine dolaysız olarak ağırlığını koyabiliyor“.

Yani, diyor ki yazar, „küreselleşme sistemi, bu üç ana aktör arasındaki karmaşık bir etkileşme sürecidir: Devletlerin biribiriyle etkileşimi, devletlerin süper piyasalarla etkileşimi ve süper piyasaların süper-güçlendirilmiş bireylerle etkileşimi”.  Çektiği bütün  fotoğrafları biraraya getirerek, işte küresel dünya sistemi budur diyor..

Bu mudur peki, sadece bu mudur küreselleşme sistemi? Bence hayır! Bu sadece eski dünyanın yeni-küresel dünyayı doğurmakta olduğu sürecin kaba bir tablosudur. Eğer yazar,  “devletlerin biribiriyle etkileşimi, devletlerin süper piyasalarla etkileşimi ve süper piyasaların süper-güçlendirilmiş bireylerle etkileşimi“ sürecinin içinden yeni küresel bir dünya sistemi doğuyor deseydi, ancak o zaman doğruyu söylemiş olurdu. Dikkat ederseniz burada çok ince bir nokta var. Friedman’a göre Amerikan ulus devleti kureselleşme sisteminin vazgeçilmez bir oyuncusudur. Aslında o, bütün bir küreselleşme olayını, dünyanın bir bütün olarak Amerikan ulus devletinin ve finans kapitalinin hegemonyası altına girmesi olarak görüyor!. Yani onda ulus devlet küresel sermaye çelişkisi anlayışı pek yok!.Duvarların daha yeni yeni yıkılmaya başladığı bir dönemde yıkıntıların altından nasıl bir dünyanın çıkacağını henüz daha bilemiyordu kimse! Olsun, gene de bize paha biçilmez malzemeler veriyor!

ULUS DEVLET KÜRESEL SERMAYE İLİŞKİSİ..

Sermaye, ulus-devletle birlikte doğdu. Onun içinde, onunla etle tırnak gibi gelişti, büyüdü. Onunla birlikte dünyaya açıldı. Dünya pazarlarını onunla birlikte paylaşma mücadelesine katıldı.  Ve sonra, öyle oldu ki, tıpkı bir ipek böceğinin kendi kozasının içinde gelişip büyüyerek, kelebek haline gelmesi ve  onu delerek uçup gitmesi gibi, sermaye de, ulus devlet kabuğunu delerek „küresel sermaye“ haline gelmeye, kanatlanıp uçmaya başladı, küresel dünya sisteminin esas oyuncusu oldu. İşte yeni dünya düzeninin-kapitalist küresel dünyanın  belirleyici dinamiği budur. Ama, bu böyledir diye, eski dünya da öyle hemen birden yok olup gitmiyordu tabi! İçindeki kelebek kanatlanıp uçup gitmeye başlamış olsa da, ulus-devlet kabukları halâ ortada duruyorlardı! Çünkü doğum süreci halâ devam ediyordu! Bu devletler arasındaki eski dünyaya özgü  ilişkiler  halâ  sürüp gidiyordu.  

Şimdi, bu süreci, yani eski dünyanın içinden doğmakta olan  yeni-küresel dünyanın doğumu sürecini mercek altına alıp biraz daha yakından incelemeye çalışalım:

İkiye bölünmüş dünya ortamında, soğuk savaş döneminde, kapitalizmin, „hayatı devam ettirme“ mücadelesini başarıyla sürdürdüğünü, mevcut duruma-çevreye uyum sağlayarak, tekelci kapitalizm işletme sistemi yerine tekrar serbest rekabetçi işletme sistemine sarıldığını söylemiştik. Doğu’yla Batı arasındaki duvarlar yıkılıp da „dünya tekleşince“,  bir an için herkes şaşırdı, kimse ne olduğunu anlayamadı! Tekrar soğuk savaş öncesi „tekelci kapitalizm“ dönemine, sömürgeciliğe geri dönüp, sil baştan dünyanın paylaşılması mücadelesine devam mı edilecekti? Ama bu mümkün değildi! Çünkü dünya artık başka bir dünyaydı. „Sosyalist sistem“, insanlığı „sınıfsız topluma“ götürmeyi başaramamış  olsa da, en azından, birçok ülkenin sırtını kendisine dayayarak kurtuluş savaşlarını başarıyla sonuçlan dırmasına yardımcı olmuştu. Emperyalizme karşı bağımsızlık bilinci gelişmiş, „az gelişmiş“ de olsalar, birçok ülke kendi ayaklarının üzerinde durmayı başarır hale gelmişti. Bu yüzden, filmi geriye sarmak, dünyayı tekrar nüfuz bölgelerine ayırarak paylaşmak, sömürge politikasına, tekelci kapitalizme geri dönmek artık mümkün değildi!

Ama, filmi geriye doğru sarmanın artık imkânsız oluşunun tek nedeni  sadece bu  değildi tabi! Herşeyden önce,  üretici güçlerdeki (“sosyalist sistemi” bile yıkan) gelişmeler  engeldi buna. Bilginin, teknolojinin, informasyonun demokratikleşmiş olması engeldi. Tekeller için, üretici güçlerin gelişme sürecini kontrol etmek eskiden  mümkündü belki, ama artık bu imkânsızdı. “..Bugün, dünyanın herhangi bir köşesinde  elinde tek bir kişisel bilgisayarı, kredi kartı, telefonu, modemi, renkli yazıcısı, internet bağlantısı, web sitesi ve Federal Express aboneliği olan herkes, evinin bodrum katında bilgisayarının başına geçip istediği işi yapabiliyordu: Yayımcılık, parekentecilik, katalog tasarımı, küresel tasarım veya danışmanlık, gazetecilik, reklâmcılık, dağıtımcılık, borsacılık, kumarhane işletmeciliği, videoculuk, bankacılık, kitapçılık, araba satıcılığı ya da giyim mağazacılığı bunlardan bazılarıydı. Bütün bunları bir gecede çok düşük bir maliyetle yapabilir ve kurduğu şirket de ertesi sabah küresel rekabet içindeki yerini alabilirdi. Evinize iki yüz metre mesafe içinde üç kitabevi birden (Barnes-Noble, Crown Books ve Borderless Books) olabilir ve siz bir gecede siberuzayda Amazon.com adıyla bir “Sınırsız kitaplar” sitesi yaratarak hepsinin tozunu atabilirdiniz. Amazon.com teknolojinin demokratikleşmesinin (her eve bir bilgisayar), finansın demokratikleşmesinin (herkese bir kredi kartı) ve informasyonun demokratikleşmesinin (herkese internet) bir sonucudur. Sadece semtinizdeki insanların özgül satın alma alışkanlıklarına göre düzenlenmiş bir mahalli kitabevi olarak değil, yirmi dört saat açık olan, istediğiniz zaman alışveriş edebildiğiniz ve bütün mağazanın sadece size hizmet ettiği bir kitabevi olarak yaratılmıştır”. (Friedman, age)

Böylesine yeni bir dünya’da kapitalizmin önünde   tek bir  yol  vardı artık; ayakta kalarak azami kâr elde edebilmenin, dünya pazarlarında daha çok yer tutabilmenin tek bir yolu vardı: Bir malı sürekli olarak rakiplerinden daha iyi kalitede ve daha ucuza üretebilmek. Sermaye’nin ve gelişmiş kapitalist ülkelerin önündeki problem bu idi. Daha iyi kalitede mal üretmek hadi neyse, o, daha çok bilgiye sahip olmayla ilgili birşeydi. Ama ya daha ucuza üretmek, bu problemi nasıl çözecekti kapitalistler? Çünkü, iş bu noktaya gelince, işin içine direkt olarak üretim maliyetini etkileyen unsurlar giriyordu. İşçi ücretlerinden tutun da, sosyal devlet harcamalarına kadar, geride kalan “refah döneminin” mirası giriyordu! Tekelci kapitalizm, sömürgelerden elde edilen artı değerin bir kısmını da içerde kendi halkına, işçilerine dağıtarak  belirli bir denge sağlamış, buna bağlı olarak da yaşam seviyesinin yükselmesine yol açmıştı. Tekel egemenliğinin sürdürülebildiği dönemde bu bir sorun teşkil etmiyordu. Bir parmak bal da kendi halkının-çalışanlarının ağzına çalmışsın ne olacaktı ki. Nasıl olsa sömürgelerden geliyordu yeteri kadar! Ama şimdi artık bu bir sorun haline gelmişti. Çünkü, rekabet küresel bir boyut kazandığı halde,  üretim, maliyetlerin yüksek olduğu ulusal sınırların içindebir maliyetle yapabilir ve kurduneliyonun demokratikle yapılıyordu. Bu sorun nasıl çözülecekti? Sermayenin önündeki problem bu idi.[2]

Az gelişmiş, ya da gelişmekte olan ülkelere gelince: Buralarda işgücü bol ve ucuzdu; üretim maliyetini etkileyen diğer faktörler de çok düşüktü; ama buna karşılık, burada da “know-how”, yani bilgi birikimi ve sermaye yetersizliği vardı. İşte, gelişmiş kapitalist ülke kapitalistleriyle gelişmekte olan ülkeler  kapitalistleri arasındaki ilişki ortamı böyle oluştu. Duvarlar yıkıldıktan sonra ortaya çıkan “tekleşmiş dünyada”ki küresel rekabet mücadelesi bu iki unsur arasındaki işbirliğini kaçınılmaz hale getirdi.

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ulus-devlet yöneticileri,  kapitalistler arasında doğan bu yeni işbirliği ortamına,  “oh ne güzel”, yeni tipten bir sömürgecilik doğuyor anlayışıyla  başlangıçta memnuniyetle yaklaştılar. Sonuç olarak, her iki tarafın da kazançlı çıkacağı bir işbirliğiydi bu. Bir süre böyle, zafer sarhoşluğuyla, “tekleşen dünya’dan”, “kapitalizmin zaferinden” bahsedilerek geçti! Ama sonra, işler değişmeye başladı. Her iki tarafın ulus-devletleri de bu gidişten rahatsız olmaya başlamışlardı! Önce, gelişmiş kapitalist  ülkelerden başlayalım:

                                   Fizik’teki “bileşik kaplar”ın ne olduğunu herkes bilir sanırım. İki kova düşününüz, öyle ki, bunlar bir boruyla alttan birbirine bağlı olsunlar. Bu kovalardan birini gelişmekte olan ülkeler, diğerini de gelişmiş  ülkeler olarak düşünelim. Sermaye, üretilen zenginlikler de kovaların içindeki su olsun.  “Yeni dünya düzeni” doğuncaya kadar bu su, şu ya da bu biçimde, hep az gelişmiş ülkelerin kovasından gelişmiş ülkelerin kovasına doğru akardı! Bu yüzden de, gelişmekte olan ülkelerin kovası hep boş dururken, gelişmiş ülkelerin kovası dolar taşardı! Ulus-devletlerinin arkasına sığınan tekelci kapitalistler tekel egemenliği sayesinde az gelişmiş  ülkelerin sütünü bir inek gibi sağarlardı adeta! Bu tekel kâr’ından gelişmiş ülkelerin halkı-çalışanları da alırlardı paylarını tabi! Buna bağlı olarak da toplumsal yaşam seviyesi buralarda bir hayli yükselmişti.      

                                    Dünya tekleşip de, küresel rekabet mücadelesinde üstte kalabilmek için, sermaye üretim maliyetlerinin daha düşük olduğu az gelişmiş ülkelere doğru kaymaya başlayınca işler değişti! Bu o kadar önemli bir gelişmeydi ki, birkaç yıl içinde gelişmiş ülkelerdeki yatırımlar bıçak gibi kesilmeye başladı. Sırtına dolarlarını eurosunu yükleyen kapitalistler Çin’e, Hindistan’a, Türkiye’ye, Brezilya’ya üretim maliyetleri nerede düşükse, kim kendisine daha elverişli yatırım olanakları sunuyorsa oraya gitmeye başladılar! İnformasyon teknolojisinin bu kadar geliştiği, küçük bir köy haline gelmiş bir dünyada üretimin nerede yapıldığı hiç önemli değildi artık. Hatta öyle ki, bir malın bir parçasını Çin’de, bir parçasını Polonya’da  yaptırarak, sonra da bütün bu parçaları örneğin Türkiye’de biraraya getirip monte etmek bile mümkündü. Önemli olan, rekabet mücadelesinde en iyi kalitede ve en ucuza üreterek azami kâr’ı gerçekleştirebilmekti.  Üretimin, yatırımların hangi ülkede olacağının sermaye açısından başka  hiç bir anlamı kalmamıştı. Sermaye, sırtındaki “ulusal” etiketini hiç düşünmeden çıkarıverdi! Gelişmiş ülkelerin ulus-devlet yöneticileri de sap gibi ortada   kaldılar! Yatırım olmayınca işsizlik bir çığ gibi büyümeye başlamıştı. Devlet bütçesindeki açıklar gittikçe büyüyordu. Ve işin ilginç tarafı, iktidara kim gelirse gelsin artık hiç bir çözüm yolu da görünmüyordu ufukta! Hani öyle eskiden olduğu gibi, muhafazakârlar gider, sosyal demokratlar gelir, ya da tersi, işlemiyordu artık! Örneğin, bir işçinin Almanya’daki maliyeti ayda üç bin euro ise, bu, Çin’de yüz elli dolar, Polonya’da üç yüz dolardı. vb. Üstelik bir de bedava arsa  ve ilk on yıl için  vergi muafiyeti de elde ediyordu kapitalistler buralarda!  Ulus devlet yöneticileri Almanya’daki işçi ücretlerini indirseler indirseler kaça indirebilirlerdi ki! Bu yolla bir Çin’le rekabet edebilmenin imkânı yoktu! 

Yapacak birşey kalmamıştı! Sermaye nerede ucuza üretebiliyorsa oraya gitmeye mecburdu. O gitmezse, rakibi gidecek, ondan daha ucuza ürettiği için de azami kârı o cebine indirecekti. Bırakınız azami kârı, iletişimin bu kadar geliştiği bir dünya’da rekabet mücadelesine ayak uydurmadan ayakta kalabilmek bile mümkün değildi artık. Ulus-devlet yöneticilerinin vatan-millet çığlıkları, “biraz da ülkenizi düşünerek yatırım yapın” çağrıları hiç yankı bulmuyordu. Sermayenin yeni vatanı bütün dünyaydı artık. Ulus-devlet kabuğu çatlamış, kuş pır diye uçup gitmişti-gidiyordu. Kimse de onu tutamıyordu!

Sermayenin ulus devlet yükünü sırtından atarak gelişmekte olan ülkelere doğru yönelmesi (yani akış yönünü değiştirmesi), yukarda bahsettiğimiz bileşik kaplarda, suyun (sermayenin) gelişmiş ülkelere doğru  tek yönlü  akmasına yol açan basıncın (ulus devlet+tekel eğemenliğine dayanan emperyalist sömürü mekanizmasının)  ortadan kalkmasının bir sonucuydu.  Bu baskı ortadan kalkınca, su (yani sermaye) büyük bir hızla yön değiştirerek tersine doğru akmaya başladı!

Sonuç: Gelişmiş ülkelerde yatırımlar, ekonomik büyüme dururken,  gelişmekte olan ülkelerde kapitalizm-üretici güçler hızla gelişmeye başladılar..

Şimdi, bir an için, gelişmiş ülke ulus-devletlerini  iflâh olmaz dertleriyle başbaşa bırakarak gelişmekte olan  ülkelere, buralardaki ulus-devletlere dönelim, ve bakalım buralarda neler oluyor. Herşey görünürde olduğu gibi güllük gülistanlık mı buralarda onu görelim!

ULUS-DEVLET KABUĞU GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE DE ÇATLIYOR..

“1923’den beri Türkiye’ye giren yabancı sermaye miktarı yirmi milyar dolar kadarken; son on yıldır bu rakama artık (özelleştirme gelirleriyle birlikte)   sadece bir yıl içinde ulaşılabiliyor”!  Bu türden haberleri bugün birçok gelişmekte olan ülke basınında  görebilirsiniz..

İyi güzel, sermaye hereketi  artık gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere  doğru; üretici güçler-kapitalizm buralarda hızla gelişmeye başlıyor, ama hepsi bu kadar mı; yani,  sermaye öyle elini kolunu sallayarak, “ben geldim” deyip içeri girerek, kolları sıvayıp hemen yatırıma-üretime mi başlıyor? Hayır! O kadar kolay ve mekanik bir süreç değil bu! Onun da-sermayenin de- belirli koşulları var  yerine getirilmesi gereken!  Dış dinamik olan küresel sermaye, herşeyden önce  içerde kendisine uygun bir işletme sistemi ve işbirliği yapabileceği bir iç dinamik arıyor.   Eski tekelci-ulusalcı-devletçi işletme sisteminin yerine, ülkeyi küresel dünya sistemine bağlayacak serbest rekabetçi bir işletme sisteminin geçirilmesini istiyor. Eski devletçi yapının ve işletme sisteminin içinde oluşmuş yerli burjuvazinin devletçi kabuklarını kırarak, çağdaş, rekabetçi, liberal-demokrat bir yapıya kavuşabilmesinin yollarını açıyor. Yani küresel sermaye, işbirliği için değişimi şart koşuyor. Ve hiç de geri adım atmıyor bu talebinden! “Değişmek istemiyorsan, bu senin sorunundur” diyerek, çekip başka bir ülkeye gidiyor!

Önce, küresel  sermayenin gelişmekte olan ülkelerin önüne koyduğu ve işbirliği için olmazsa olmaz bir şart olarak gördüğü bu “değişim reçetesini” bir görelim, bakalım içinde neler var:

“..Özel sektörü ekonomik büyümenin temel motoru haline getirmek, enflasyon oranını düşük tutmak ve fiyat istikrarı sağlamak, devlet bürokrasisini küçültmek, bütçe fazlası sağlanamasa bile olabildiğince dengeli bir bütçe yürütmek, ithal ürünler üzerindeki gümrük tarifelerini kaldırmak veya düşürmek, kotalardan ve yerel tekellerden kurtulmak, ihracatı arttırmak, devlete ait sanayi kuruluşlarını ve kamu iktisadi teşebbüslerini özelleştirmek, sermaye piyasalarını serbestleştirmek, para birimini konvertibl hale getirmek, ülkedeki sektörleri, hisse senedi ve tahvil piyasalarını doğrudan yabancı mülkiyete ve yatırıma açmak, ülke içindeki rekabeti olabildiğince arttırmak üzere ekonomiyi devlet düzenlemelerinden arındırmak, kamusal yolsuzlukları, sübvansiyonları ve rüşveti olabildiğince azaltmak, bankacılık ve telekomünikasyon sistemlerini özel mülkiyete ve rekabete açmak, yurttaşlara yerel ve yabancı emeklilik fonları ve yatırım fonları arasından seçim yapma fırsatını vermek” (Fried.age). Yani, bütün kurum ve kurallarıyla küresel-serbest rekabetçi kapitalizm-işletme sistemini ülkeye  yerleştirmek.

Dikkat edilsin, küresel-serbest rekabetçi kapitalist-işletme sisteminden bahsediyoruz! 17-18. yy’ların ulusal düzeydeki serbest rekabetçi kapitalizminden değil! Evet, bu iki sistemin de rekabet, açık olma, girişim özgürlüğü vs.yanları birbirine benziyor, ama arada çok önemli bazı farklar da var. Ulusal düzeyde gelişen eski serbest rekabetçi kapitalizm, üretimin yoğunlaşıp merkezleşmesiyle birlikte kendi inkârını yaratarak  tekelleşmeyi doğurup,  ulus devletle bütünleşme sonucunu vermişti. Yeni-küresel serbest rekabetçi kapitalizm ise, ulus devlet kabuğunu çatlatarak dünyaya açılmayı, üretici güçlerin dünya çapında gelişmesini temsil ediyor.  Küresel sermayenin gelişmekte olan ülkelere girerken koyduğu „küresel-serbest rekabetçi kapitalist işletme sistemini benimseme“ ilkesini  bu çerçeve içinde değerlendirmek gerekir.   Bunun anlamı açıktır: „Kabuklarınızı kıracaksınız“ diyor küresel sermaye! Hangi „kabuklardır“ bunlar? Hiç uzatmaya gerek yok! Bu kabuklar, ulus-devlet kabuklarıdır-daha başka bir deyişle de milliyetçiliktir, korunmacılıktır; kalın gümrük duvarlarının arkasında yerli despotlarla birlikte ot gibi yaşayıp gitmektir-.  „Ulus-devlet duvarlarını yıkın ve  ülkenizi küresel dünya sistemiyle bütünleştirin“ diyor sermaye. „Bunu yaparsanız ben de gelir ülkenize yatırım yaparım“ diye de ilave ediyor.   

Gerisini Friedman’dan dinleyelim:

„..Ha siz bütün bunlara direnmek istiyorsanız, bu sizin bileceğiniz bir iştir, kimseyi ilgilendirmez. Ama  eğer giderek artan bir bedel ödemeden, ya da giderek yükselen bir duvar inşa etmeden (dünyadaki) bu değişimlere karşı koyabileceğinizi sanıyorsanız, kendinizi kandırıyorsunuz. Nedenini açıklayayım: Finansın, teknolojinin ve informasyonun demokratikleşmesi sadece alternatif sistemleri (sosyalist sistemi) koruyan duvarları yerle bir etmekle kalmadı. Bu üç demokratikleşme süreci aynı zamanda dünyada yeni bir güç kaynağının daha doğmasına neden oldu. Ben buna „elektronik sürü“ diyorum.  Bu elektronik sürü, dünyanın  her köşesinde bilgisayar ekranlarının başında oturup farenin düğmesine bir kez basarak paralarını yatırım fonlarından emeklilik fonlarına, emeklilik fonlarından yükselen piyasa fonlarına taşıyan, ya da evlerinin bodrum katında internet üzerinden işlem yapan bütün o isimsiz hisse senedi, tahvil ve döviz takasçılarından oluşuyor. Bunun yanı sıra, fabrikalarını artık dünyanın her yanına yayan, sürekli en verimli, en düşük maliyetli üretici ülkelere kaydıran çok uluslu şirketleri de içine alıyor. Finans, teknoloji ve informasyonun demokratikleşmesi sayesinde bu sürü giderek artan bir hızla genişliyor-o kadar ki, bugün gerek ülkeler, gerekse şirketler açısından büyümeyi sağlayan asli sermaye kaynağı olarak devletlerin yerini almaya başlıyor. Günümüzün küreselleşme sisteminde öne çıkmak isteyen ülkeler sadece altın deli gömleğini (küresel-serbest rekabetçi işletme sistemini) giymekle kalmayıp, aynı zamanda bu elektronik sürüyle bağlantı kurmak da zorunda. Elektronik sürü, altın deli gömleğine (küresel-serbest rekabetçi işletme sistemine) bayılır; çünkü bir ülkede görmek istediği bütün liberal serbest piyasa kurallarını temsil eder o. Bu gömleği giyen ve üzerinde tutan ülkeler sürü tarafından büyümelerini sağlayacak yatırım sermayesiyle ödüllendirilir. Onu giymeyen ülkeler ise sürü tarafından cezalandırılır-elektronik sürü o ülkeden uzak durur, ya da parasını o ülkeden dışarı çıkarır. Moody’s Investors Service ve Standard-Poor’s da bu elektronik sürünün çoban köpekleridir. Bu kredi kurumları dünyanın her köşesinde gizli gizli dolaşır, ülkeleri koklayıp dururlar. Altın deli gömleğini üzerinden atmaya çalışan bir ülke gördüklerinde gürültüyle havlamakla görevlidirler.“(Fr.ag.)

Müthiş şeyler bütün bunlar!  Bugün yeni, küresel bir „dış dinamikle“ karşı karşıya bütün gelişmekte olan toplumlar. Evet, tarihin her döneminde toplumsal gelişme sürecinde  dış dinamik önemli bir rol oynamıştır.   Ama  bugün, içinde bulunduğumuz sürece damgasını vuran bu küresel  dinamiğin diğerlerinden farklı bir yanı  var! Bu „dış dinamik“, etkileşme süreci başlayana kadar bir „dış“ faktör; süreç başlayıpta ulusal şatolar-duvarlar yıkılmaya başlayınca, süratle mevcut  iç dinamikle bütünleşiyor ve bir dış unsur olma özelliği kayboluyor. Çünkü, bu andan itibaren, o ülke de artık  küresel bütünün bir parçası haline geliyor.  İç dinamikle bütünleşen  küresel fırtına o toplumu almış,  bir üst  sisteme bağlayarak onun bir parçası haline getirmiştir.

DEVAMI YARIN

" KÜRESEL FIRTINA, YA DA küresel DIŞ DİNAMİK

 

“Günümüzün elektronik sürüsü iki temel gruba ayrılır. Birinci gruba ben „kısa boynuzlu sığırlar“ diyorum. Bu grupta, dünyanın her yanında hisse senedi, tahvil ve döviz alım-satımıyla uğraşan ve paralarını çok kısa dönemli olarak oradan oraya taşıyabilen-ve genellikle taşıyan- herkes yer alır. Kısa boynuzlu sığırlar döviz takasçıları, belli başlı yatırım ve emeklilik fonları, güvence fonları, sigorta şirketleri, bankaların menkul kıymet alım-satım departmanları ve bireysel yatırımcılardır. Merrill Lynch’den Credit Suisse’e, Fuji Bank’a ve bir kişisel bilgisayar ile modemi olan herkesin kendi oturma odasından işlem yapabileceği Charles Schwab web sitesine kadar herkes bu gruba dahildir“. "



[1]Friedman, T. (2000), “Küreselleşmenin Geleceği.”, Boyner Holding Yayınları, İstanbul. Friedman’ın kitabından yaptığım bu alıntıyı 2005 yılında yayınlanan bir çalışmamda kullanmıştım (“Bilişsel Tarih ve Toplum Bilimlerinin Esasları”, www.aktolga.de 5. Çalışma). Bu çalışmada Friedman’ın eleştirisi de vardı tabi. Ona kalırsa, küreselleşme denilen süreç Amerika’nın dünya egemenliğinin gerçekleşmesin- den başka birşey değildi!!.  Ama bütün bunlara rağmen, duvarlar yıkıldıktan sonra ortaya çıkan manzaranın çok güzel bir fotoğrafını vermesi açısından  o dönemde çok yararlandığım bir çalışma olmuştu bu..

[2] Bu satırların yazarı 1980 yılında siyasi mülteci olarak Almanya’ya  geldikten sonra ilk sekiz yıl bir fabrikada işçi olarak çalıştı. O yıllarda haftalık çalışma saatinin 35 saate indirilmesi mücadelesi verirdi sendikalar. Daha sonra da bu mücadelede başarıya ulaşılmıştı. Ama şimdi, tekrar 40, hatta 45 saate çıkılmaya çalışılıyor da kimsenin sesi çıkmıyor! Ne sendika kaldıortada ne de işçi sınıfı’nın etkinliği!.. İşveren, “istemiyorsanız , fabrikayı söker başka ülkeye giderim” deyince kimsenin sesi çıkmıyor!..