• 19.08.2013 00:00

 İÇİNDEKİLER

-GİRİŞ

-DİYALEKTİK MATERYALİZMİN, YA DA, MARKSİST DEVRİM ANLAYIŞININ ESASLARI

-KAPİTALİZMDEN MODERN SINIFSIZ TOPLUMA GEÇİŞİN DİYALEKTİĞİ

-TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ

-ZITLIK-ÇELİŞKİ NEDİR, KARŞITLIK NEDİR, ZITLARIN BİRLİĞİ VE MÜCADELESİ NEDİR

-BİR DURUMDAN BAŞKA BİR DURUMA GEÇİŞ NASIL GERÇEKLEŞİYOR

Bu, aslında  daha geniş bir çalışmanın DYH için çıkardığım  özeti (“Diyalektik Materyalizmin Eleştirisi-Felsefede Devrim”) . Konuya ilgi duyanlar   http://www.aktolga.de/m23.pdf den çalışmanın tamamını okuyabilirler..

GİRİŞ

„Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor-komünizm hayaleti“!..

„Komünist Parti Manifestosu“ Böyle başlıyordu!..

Aradan yüz elli yıldan fazla zaman geçtikten sonra bugün kapitalizm halâ egemen o „Avrupa’da“ ve artık „komünizm hayaleti“ diye birşey de kalmadı ortalıkta! Şimdi başka tür sorunlarla uğraşılıyor! „Devrimci proletaryaya“ gelince, „komünizm hayaletinin“ nesnesi  olmak bir yana,  o artık,   bir yandan gelişmekte olan ülkelerin sunduğu ucuz işgücü, diğer yandan da, her geçen gün daha  yoğun bir şekilde hayata giren  robotlar karşısında, güneşin altındaki kar gibi eriyerek yok olma korkusuyla tir tir titrer hale geldi!

Hey gidi günler hey! İnsan, şöyle bir düşününce, şu son yüz elli yılda köprülerin altından ne kadar suların aktığını daha iyi anlıyor! Herşey bir yana, yetmiş yıl ayakta kaldıktan sonra „Diyalektik Materyalist“ felsefenin  harikası  koskoca Sosyalist Sistem bile çöktü gitti bu arada!.. Ama halâ butün bunları, muazzam bir hızla değişen dünyayı anlamayanlar  var; bozuk bir plak gibi, kaybolan o eski günlerin özlemi içinde yanıp tutuşanlar, o eski günlerin  geri gelebileceğini bekleyenler  var!

Bundan kırk yıl önce biri deseydi ki bana, „bir gün gelecek böyle bir yazıyı kaleme alacaksın“, sadece gülüp geçmekle kalmazdım, aynı zamanda büyük bir tepki de gösterirdim herhalde! Nasıl olurdu da Diyalektik Materyalizm eleştirilebilirdi!  Ama hayat böyle işte, hiç hesapta yokken, Marksist Felsefe’nin özünü oluşturan Diyalektik Materyalizmin eleştirisini yazmak da  bana nasip oldu sonunda!..Bu yazıyı, bilgi toplumuna-modern komünal topluma[1] giden yolda, toplumsal diyalektiğin doğurgan kutbu-ana rahmi-olan işçi sınıfının delikanlılık döneminin-o dönemdeki   dünya görüşünün, Marksizmin-   eleştirisi olarak da ele alabilirsiniz..

 

DİYALEKTİK MATERYALİZMİN, YA DA, MARKSİST DEVRİM ANLAYIŞININ ESASLARI..

Manifesto’dan[2] alıntılarla devam ediyoruz:

„Ortaçağın serflerinden, ortaya, ilk kentlerin ayrıcalıklı kentlileri çıktı. Bu kentlilerden de burjuvazinin ilk ögeleri gelişti“..

„Amerika’nın keşfi, Ümit Burnu’nun dolaşılması, ortaya çıkmakta olan burjuvazi için yeni alanlar açtı. Doğu Hindistan ve Çin pazarları, Amerika’nın sömürgeleştirilmesi, sömürgelerle ticaret, değişim araçlarındaki ve genel olarak metalardaki artış, ticarete, gemiciliğe, sanayie o güne dek görülmemiş bir atılım, ve böylelikle, çöküş halindeki feodal toplumun devrimci ögesine de hızlı bir gelişim getirdi.

Sınai üretimin kapalı loncalar tarafından tekelleştirildiği feodal sanayi sistemi, yeni pazarların büyüyen gereksinmelerine artık yetmiyordu. Onun yerini manüfaktür sistemi aldı. Lonca ustaları imalatçı orta sınıf tarafından bir kenara itildiler; farklı lonca birlikleri arasındaki işbölümü, tek tek her atelye içindeki işbölümü karşısında yok oldu.

Bu arada, pazarlar durmaksızın büyümeye, talep durmaksızın yükselmeye devam etti. Manüfaktür bile artık yeterli değildi. Bunun üzerine, buhar ve makine, sınai üretimi devrimcileştirdi. Manüfaktürün yerini dev modern sanayi, sanayici orta sınıfın yerini, sanayici milyonerler, tüm sanayi ordularının önderleri, modern burjuvazi aldı“..

„Burjuvazi tarihte son derece devrimci bir rol oynadı, üstünlüğü ele geçirdiği her yerde bütün feodal, ataerkil, romantik ilişkilere son verdi“..

„Burjuvazinin kendisini onlara dayanarak güçlendirdiği üretim ve değişim araçları, feodal toplum içerisinde yaratılmışlardır. Bu üretim ve değişim araçlarının gelişiminin belirli bir aşamasında, feodal toplumun üretimde ve değişimde bulunduğu koşullar, tarımın ve imalat sanayiinin feodal örgütlenmesi, tek sözcükle, feodal mülkiyet ilişkileri, gelişmiş bulunan üretici güçlere artık ayak uyduramaz hale geldiler; bir o kadar ayakbağı oldular. Bunlar kırılmalıydılar; kırıldılar“.

Feodal toplumdan kapitalist topluma geçiş süreci böyle ele alınır-açıklanır Manifesto’da. 

Şimdi,  önce  burada biraz durarak  bütün bu söylenilenlerin bir özetini çıkarmaya çalışalım:

Ortada  „feodal toplum“ adını verdiğimiz, kapitalizm öncesi bir toplum var. Bir sistem olarak ele aldığımız zaman,  feodal üretim ilişkileriyle biribirlerine bağlı olan iki sınıftan (feodaller ve serfler) oluşan bir toplum bu. Öyle ki, bu iki sınıf biribirlerinin varlık şartı; yani, biri olmadan diğerinin varolması  mümkün değil; bunlar, feodal üretim ilişkileri içinde birbirlerini yaratarak varoluyorlar.

Sonra, bu sistemin içinde, bir başka üretim ilişkisine denk düşen başka bir sistem  gelişmeye başlıyor: İşçi sınıfı ve burjuvaziden oluşan kapitalist sistem. Kapitalist üretim ilişkileriyle birbirlerine bağlı olan, birbirlerini yaratarak, birbirlerinin varlık şartı  olarak gerçekleşen  bu iki sınıfın oluşturduğu yeni bir sistem.

Bu tabloya bir noktayı daha ilave etmemiz gerekir aslında:                                                                                      

                               „Ortaçağın serflerinden, ortaya, ilk kentlerin ayrıcalıklı kentlileri çıktı. Bu kentlilerden de burjuvazinin ilk ögeleri gelişti“deniyor ya Manifesto’da, evet, Manifesto’da  “kentliler”   deyince çoğu yerde bundan sadece burjuvalar anlaşılır, ama bu, burjuvazinin kentin egemen sınıfı olmasındandır, yoksa işçi sınıfı da aynı sürecin içinde ortaya çıkıyor o „kentlerde“.  Kente doluşan feodal toplumun serflerinden oluşuyor onlar da..

Burada altının çizilmesi gereken en önemli nokta şudur: Feodal toplum ve kapitalist toplum iki ayrı sistemdir-toplum biçimidir- İki ayrı üretim ilişkisidir (bu ilişkilerle kayıt altında tutulan iki ayrı bilgi temelidir) bunları karakterize eden. Ve dikkat ederseniz, feodal toplumdan kapitalist topluma, feodal toplumun içinde feodallerin karşıtı bir sınıf olarak varolan serflerin feodalleri altetmesiyle geçilmiyor!Feodallerle serfler-köylüler-arasındaki sınıf mücadeleleri, en fazla, sistemin kendi içindeki  „köylü savaşlarına“ neden oluyor. Evet bunlar da önemlidir; feodal kabuğun çatlamasında,  feodal sömürü zincirinin kırılmasında bunlar da vazgeçilmezdir; ama tarihte köylü ayaklanmalarıyla, köylülerin feodalleri altederek iktidarı ele geçirmeleriyle kapitalizme geçildiği de hiç görülmemiştir!!. Çünkü kapitalizm, feodallerin karşıtı  bir sınıf olan köylülerin feodal sömürüden kurtulmak için feodalleri zorla altederek iktidara egemen oldukları bir toplum değildir. Kapitalizmi karakterize eden, onun ayrı bir üretim biçimi-ilişkisi olmasıdır; ki o,  feodal-toplumun içinde, onun diyalektik anlamda inkârı-zıttı- olarak gelişir. Yeni toplumu inşa edecek olan sınıflar da, bu sürecin ürünü olacaklardır.

Dikkat ederseniz burada iki ayrı ilişki arasındaki farkın altını çizmek için “karşıtlık” ve “zıtlık” kavramlarını   kullandık. Feodalerle serfler, ya da, burjuvalarla işçiler arasındaki, biribirinin varlık şartı olarak aynı sistemin içinde bulunmaktan kaynaklanan  “karşıtlık”   ilişkisiyle, feodalizm ve kapitalizm gibi   iki farklı sistem arasındaki ilişkinin farklı olduğunun altını çizmek için bu iki kavramı kullandık. 

Evet, feodalizmden kapitalizme geçiş olayı böyle..

Olayı, felsefi olarak da şöyle açıklayabiliriz: Feodal toplum ve kapitalist toplum; bunlar iki zıt kutup olarak (biri diğerinin içinde, onundiyalektik anlamda inkârı olarak) gelişen biribirinden farklı sınıflı toplumlardır. „Zıtların birliği ve mücadelesi“ dediğimiz zaman bundan anlaşılması gereken de, özünde, bu  iki toplumsal sistem arasındaki birlik-birlikte varolmak-ve çelişki, yani biribirini diyalektik anlamda yok etmek için mücadeledir. Eskiden beri varolan sistem-feodal toplum- kendi içinde-ana rahminde-yeni bir sisteme hamile kalıyor. Bu andan itibaran bu iki sistem birbirlerinin içinde birarada-birlik içinde- varolmaktadırlar. Neden birlik? Çünkü, doğum olana kadar yeni-yeni üretim ilişkileri sistemi-tıpkı ana karnında gelişen o çocuk gibi ortalıkta görünmez. O, eskinin içindedir (bu süreç boyunca iki birdir!.), onunla „birlik“ ilişkisi içindedir!  Ama aradaki ilişki aynı zamanda  bir çelişkidir de- zıtlık ilişkisidir-neden? Çünkü, biri diğerinin içinde geliştikçe bu gelişme diğerinin inkârı-diyalektik anlamda yok olması- anlamını taşıyor da ondan!. Bu, aynen, ana karnında bir çocuğun varoluşu, gelişmesi (burada, sürecin sonunda doğumla birlikte yok olan, kadının hamilelik halidir!), ya da, bir yumurtanın içinde bir civcivin gelişmesi olayıdır. Çünkü, toplumlar da, son tahlilde, kendi kendini üreten canlı sistemlerdir. Her yeni toplum, önce, eskinin-eski üretim ilişkileri sisteminin- içinde gelişmeye başlıyor.  Yeninin gelişmesinin yolunu açan, başlangıçta, bizzat eskinin-varolan sistemin kendisi oluyor. Ama sonra, üretici  güçlerin (yani yeninin) gelişmesi artık eski üretim ilişkilerince belirlenen mevcut sistemin içinde sürdürülemez hale gelince de devrim oluyor, yeni, eskinin kabuğunu kırarak „doğuyor“!.

Dikkat ederseniz, eskiden beri varolan sistemin içinde gelişen üretici güçler belirli bir noktaya kadar mevcut sisteme ait unsurlar olarak kalırlarken, bunlar, aynı anda, eskinin içinde gelişen  bir sonraki sisteme ait  potansiyel güçler rolünü de oynarlar!.    

Şimdi, gene Manifesto’ya dönerek, bu kez burada-Manifesto’da- kapitalizmden sosyalizme geçişin nasıl ele alındığına bakıyoruz:

„Kendi üretim, değişim ve mülkiyet ilişkileri ile modern burjuva toplumu, böylesine devasa üretim ve değişim araçları yaratmış bulunan bu toplum, ölüler diyarının büyüleriyle harekete geçirdiği güçleri artık kontrol edemeyen büyücüye benziyor. Sanayiin ve ticaretin tarihi, on yıllardan beri, modern üretici güçlerin, modern üretim koşullarına karşı, burjuvazinin ve onun egemenliğinin varlık koşulu mülkiyet ilişkilerine karşı isyanının tarihinden başka birşey değildir...Toplumun elindeki üretici güçler, burjuva mülkiyet ilişkilerinin ilerlemesine artık hizmet etmiyor..Burjuvazinin feodalizmi yerle bir ettiği silahlar, şimdi, burjuvazinin kendisine karşı çevrilmiştir. Ama burjuvazi kendisine ölüm getiren silahları yaratmakla kalmamış; bu silahları kullanacak insanları da varetmiştir-modern işçi sınıfını-proleterleri..

Üstünlüğü ele geçirmiş bundan önceki bütün sınıflar, toplumu büyük ölçüde kendi mülk edinme koşullarına boyun eğdirerek, zaten edinmiş oldukları konumlarını pekiştirmeye bakmışlardır. Proleterler ise bütün  mülk edinme biçimlerini  ortadan kaldırmadıkça, toplumsal üretici güçleri ele geçiremezler. Kendilerine ait korunacak ya da pekiştirilecek hiç bir şeyleri yoktur; görevleri özel mülkiyetin o güne kadarki bütün güvencelerini ve korunaklarını yok etmektir...Yukarıda gördük ki, işçi sınıfının devrimde atacağı ilk adım, proletaryayı egemen sınıf durumuna getirmek, demokrasi savaşını kazanmaktır..Proletarya, siyasal egemenliğini, tüm sermayeyi burjuvaziden derece derece koparıp almak, bütün üretim araçlarını devletin, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde merkezileştirmek için, ve üretici güçlerin tamamını olabildiğince çabuk arttırmak için kullanacaktır“..

Manifesto’nun yazıldığı tarih 1847. Bu tarihlerde, bir yanda, feodal kabuğun parçalanmasına paralel olarak, dizginlerinden boşanmış bir at gibi dört nala koşturan bir burjuvazi var ortalıkta, diğer yanda da, Dimyad’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olurcasına korkunç bir sömürü altında inim inim inleyen bir işçi sınıfı. Yavaş yavaş kendi bilincine varan, sömürüye, baskıya karşı sınıf mücadelesi bayrağını açarak  daha iyi bir dünya arayışı içinde olan bir işçi sınıfı var. İşte tam bu noktada şöyle denir Manifesto’da: „Serflik döneminde serf kendisini komün üyeliğine yükseltmiştir (buradaki komün feodal toplumun içinde-onun ana rahminde-gelişmeye başlayan kent-burjuva-toplumudur MA), tıpkı küçük burjuvanın, feodal mutlakiyetçiliğin boyunduruğu altında bir burjuva haline gelmeyi becerdiği gibi. Modern emekçi ise, tersine, sanayiin gelişmesiyle yükseleceği yerde, gittikçe daha çok kendi sınıfının varlık koşullarının altına düşüyor. Sadakaya muhtaç bir kimse oluyor“..

İşte Marksizm, „işçi sınıfının, içine düştüğü“ bu duruma karşı isyanıdır. Ergenlik çağına varan, kendi bilincini geliştirmeye başlayan işçi sınıfının, baskıya sömürüye karşı isyanının bilincidir o!..İşçi sınıfının temsilcileri, feodal toplumun bağrında kapitalizm nasıl gelişmiş diye bakıyorlar, “serften komün üyesi bir işçi, bir burjuva nasıl çıkmış“ ona bakıyorlar. Sonra bir de kendi durumlarına bakıyorlar, „gittikçe işlerin kötüye gittiğini, baskının, sömürünün gittikçe daha da arttığını“ görerek, „yok diyorlar, feodalizmden kapitalizmin çıkması gibi,  bu kapitalizmden de başka  birşey-sınıfsız bir toplum falan- çıkmaz, bu nedenle, tek çözüm yolu onu yok etmektir“! İşte, işçi sınıfının-proletaryanın- burjuvaziyi yok ederek üretim araçlarının mülkiyetinin bütün bir topluma-toplum adına da işçi sınıfı devletine- ait olduğu başka bir toplumu-„sosyalist toplumu“-yaratması sürecinin bilinci-dünya görüşü olarak ortaya çıkan Marksist diyalektik, „diyalektik materyalizm“ anlayışı  böyle  çıkıyor ortaya!.

O andan itibaren, kapitalist toplum, burjuvaziden ve işçi sınıfından oluşan bir sistem olarak görülmemeye başlanır artık!.  Bu iki sınıf,  birbirlerinin KARŞITI olarak-birbirini tamamlayan- birbirlerini yaratarak varolan-birinin varlığının diğerine bağlı olduğu- iki üretici güç[3] olarak görülmemeye başlanır. Kapitalist toplum eşittir burjuva toplumu denilirken, işçiler de, „modern köleler“ olarak, onun içinde-onun „ZITTI“ olarak- gelişen başka bir toplumun temsilcileri olarak görülmeye başlanırlar!. Çünkü köle,   bir üretim aracı olduğu için,  içinde bulunduğu toplumun doğal bir parçası-üretici gücü- değildir özünde[4].

Bu bakış açısı, dünya görüşü, kaçınılmaz olarak kendi felsefi temelini de birlikte yaratır tabii. İşçi sınıfının kendisini-kendi benliğini-temel alan koordinat sistemine göre şekillenen dünya görüşü, onun evrene, evrendeki  bütün diğer süreçlere bakışını da belirler. Diyalektik materyalizm işte böyle ortaya çıkar.

Şöyle özetleyelim: Bu evrende varolan  “şeyler”-bütün nesneler- “objektif mutlak” gerçekliklerdir. Ancak, her biri, önceden „kendinde şey“ olarak („bağımsız mutlak bir gerçekliği“ temsil ederek) varolan bu nesneler, aynı zamanda, kendi zıtlarını yaratarak bununla birlikte varolurlar. Bu nedenle, birlik ve çelişki zemini evrensel varoluşun temelidir. Her biri objektif mutlak bir gerçekliği temsil eden nesneler,  varoluş süreci içinde kendi zıtlarını yaratarak, onlarla, birlik zemininde gerçekleşen bir mücadele içinde varolurlar..

Aslında olay apaçık ortada. İşçi sınıfı, hayata-evrene kendi varlığını-nefsini, duygusal kimliğini-temel alan bir koordinat sisteminden bakınca der ki, „kapitalist toplum, burjuvazi tarafından temsil edilen ‚objektif bir gerçeklik’, ‚kendinde şey’ bir oluşumdur. Benim  bu toplumun içinde bir geleceğim yoktur; bu toplumun içinde, giderekten, bir köle, sadakaya muhtaç bir varlık haline geliyorum.. Çünkü ben,  bu toplumun kendi içinde yarattığı zıttını temsil eden ondan ayrı objektif bir gerçekliğim. Bu nedenle, benim kurtuluşum, burjuvaziyi temel alan kapitalist toplumun yerine, emeği temel alan, onun zıttı başka bir toplumu YARATMAK, onun için mücadele etmektir“.

 Dikkat ederseniz, o andan itibaren artık hem terminoloji, hem de kavramların içeriği tamamen  değişiyor! Diyalektik evrimden-gelişmeden (ve de DEVRİMDEN)  bahsedince  bundan anlaşılan şey, tıpkı feodalizmin içinden kapitalizmin çıkıp gelişi gibi, kapitalizmin içinden de, onun diyalektik anlamda inkârı-zıttı- olarak başka bir sistemin doğuşu ve gelişimi  olmuyor! Bunun  yerini, burjuvazinin KARŞITI bir sınıf olarak,    varoluş koşulların  kendisi de  gene ancak kapitalist sistemin içinde bulan  bir sınıfın-işçi sınıfının- kendi partnerini-burjuvaziyi yok ederek, kendisinin egemen sınıf olarak („bir süre daha“ da denilse) varolmaya devam edeceği başka bir sistemi YARATMASI (toplum mühendisliği) anlayışı alıyor! 

Burada iki nokta var altı çizilmesi gereken: Birincisi, ZITLIK ve KARŞITLIK  kavramları arasındaki farkla ilgili. Örneğin, feodalizmle kapitalizm arasındaki  çelişki- bir zıtlık (uzlaşmazlık) ilişkisidir. Aynı şekilde feodal sınıfla burjuvazi arasındaki ilişki de böyledir. Ama, her ikisi de feodal toplumun içindeki sınıflar olan feodallerle serfler arasındaki ilişki böyle değildir, bunların her ikisi de biribirlerinin varlık şartı olduklarından, bunların arasındaki ilişkiye KARŞITLIK diyoruz. Aynı şekilde, burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki ilişki de böyledir; yani bir karşıtlık ilişkisidir. Buna doğadan bir örnek vermek gerekirse de, eksi ve artı yükler arasındaki ilişkiyi gösterebiliriz. Bu da gene bir zıtlık değil bir karşıtlık ilişkisidir. Örneğin bir hidrojen atomunu ele alalım, eksi yüklü elektronla artı yüklü proton arasındaki ilişki bir zıtlık değil bir karşıtlık ilişkisidir..Ama,  dışardan bir foton gelerek sistemin içine alındığı zaman işler değişir; o andan itibaren aradaki ilişki bir zıtlık-uzlaşmazlık- ilişkisi haline dönüşür. Bu durumda, elektronla proton arasındaki  (mevcut kuantum seviyesinin içinde oluşan) ilişkiler artık  yeni durumu taşıyamaz hale gelirler. Sistemin ana rahmi görevine de sahip olan elektron tıpkı hamile bir kadın gibi bir üst seviyeye sıçrar ve orada yeni duruma ilişkin yeni bir denge kurulur.  

Burada çok ilginç ve aslında olayı anlaşılması güç-karmaşık-hale getiren bir nokta var ki, bir kere daha   onu  şöyle açılamaya çalışalım (aslında daha sonra bu konuya tekrar döneceğiz) : Evet, feodalerle serfler arasındaki-ya da burjuvaziyle işçi sınıfı (veya bir elektonla proton)  arasındaki  ilişki özünde bir karşıtlık-yani, birbirinin varlık şartı olma, birbirini tamamlama-ilişkisidir; ama, her drumda yeni daima eskinin içinde, onun ana rahminde geliştiği için, feodal toplum söz konusu olunca serfler, kapitalist toplum söz konusu olunca da işçi sınıfı, tıpkı bir anne-hamile bir kadın-gibi, sistemin ana rahmi olarak  kendi  içinde yeniyi de  taşığı için, ONDAN DOLAYI-onun adına verilen mücadelelerden dolayı-sistemin egemen kutbuyla olan ilişkiler söz konusu olunca iki sınıf arasındaki ilişki de  pratikte sanki bir  ZITLIK-ÇELİŞKİ-uzlaşmazlık  ilişkisiymiş gibi görünür (o hale dönüşür). Bu durumda, serflerle feodaller arasındaki ilişki aynı sistemin içindeki bir karşıtlık ilişkisi olmanın ötesine taşarak bir zıtlık görünümünü alırken, aynı şekilde,  işçi sınıfı da, gene kendisinden dolayı değil, kendi içinde-ana rahminde-taşıdığı-modern komünal toplum bebeğinden dolayı burjuvazinin zıttı (bu anlamda „devrimci“) bir sınıf konumuna sahip olur!   İşte, feodallerle serflerin, veya burjuvaziyle işçi sınıfının arasındaki ilişkinin, karşıtlığın ötesine geçerek bir zıtlık ilişkisiymiş gibi görünmesinin de nedeni budur. Bu nedenle, nasıl ki tarihte serflerin yaptığı bir devrimden ve kurdukları yeni bir toplumdan-yeni bir üretim ilişkileri sisteminden-bahsedilemezse, aynı şekilde,  işçi sınıfının da, kendisi için bir sınıf olarak „devrim yaparak“ yeni bir toplumu-yeni bir üretim ilişkileri sistemi olarak „sosyalist“ bir  toplumu-inşa etmesinden bahsedilemez!.Edilir de sonu böyle olur işte!

Marksist devrim anlayışına ilişkin olarak yapılan açıklamaların ışığında altını çizmemiz gereken ikinci nokta ise, bu durumda, özü evrime dayanan  diyalektik inkârın,  yerini,  „yeni bir toplum yaratmak“ olarak  ifade edilen toplum mühendisliği anlayışına bırakmasıdır.  Ki, buradan da, sırtını pozitivist anlamda bir „bilimselliğe“ dayayan,   sübjektif idealist bir   ideoloji-„işçi sınıfının dünya görüşü“  ortaya çıkar!.İşte, senelerce peşindan koştuğumuz o ideolojik  paradigmanın kaynağı budur! (Bu satırları yazarken nasıl içim sızlıyor biliyor musunuz!.Ama, ergenlik çağını yaşamadan olgunlaşan bir insan, ya da toplum gösterebilir misiniz bana!!..)   

Bu dünya görüşüyle, feodalizmden kapitalizme geçişi açıklayan bakış açısı-anlayış arasında dağlar kadar fark vardır, öyle değil mi! Çünkü bu durumda, kendisi de mevcut sistemin-kapitalist üretim ilişkilerinin içinde, onun bir ürünü olarak varolan bir sınıfa- işçi sınıfına-aynı sistemin diğer egemen kutbunu altederek yeni bir sistemi oluşturma görevi veriliyor!. Feodalizmden kapitalizme geçerken  feodal sistemin-feodal üretim ilişkilerinin- içindeki bir sınıf olan serflere verilmeyen  misyon (yeni bir toplumu inşa görevi) işçi sınıfına verilmiş oluyor. Feodal sistemin içinde gelişen  bir başka sistemi  temsil ettiği için burjuvaziye verilen rol, gene aynı sistemin içindeki bir sınıf olduğu halde, aynı şekilde  işçi sınıfına da verilmiş oluyor!.  Diyalektik materyalist felsefe de  bu durumu açıklayan-legalize eden felsefi temel olarak ortaya çıkıyor.   Öyle ki, buna göre, bu iki sınıf (yani burjuvazi ve proletarya) özünde birbirlerinden bağımsız  objektif-mutlak gerçeklikler oldukları için-birbirlerinin varlık şartı olmadıkları için- yani, birinin varlığı diğerine bağlı olmadığı için, bunlar biribirinden niteliksel olarak farklı iki sistemi temsil ettikleri için,  burjuvaziyi yok ettikten sonra da varolmaya devam edebilen bir işçi sınıfı, kapitalizmin içinde gelişen yeni toplumun-sosyalist toplumun- belirleyici unsuru olarak varlığını sürdürmeye devam edebiliyor!.

Bu durumda (yani, işçi sınıfı „devrim yaparak“ iktidarı ele aldığı zaman)aslında sistem bir yerde tersine çevrilmiş oluyor! Özel mülkiyete dayanan tipik kapitalist  toplumun yerine, üretim araçlarının mülkiyetinin işçi sınıfı devletine ait olduğu,   mülkiyete tasarruf yetkisini elinde tutan yeni tip bir  devlet sınıfının  egemenliğinde, devletçi bir toplum  ortaya çıkıyor!..

Marksizm, işçi sınıfının delikanlılık döneminin (ergenlik çağının) dünya görüşüdür demiştik. Onun, bu dönemde, kendi kimliğini yaratmaya çalışırken baskıya sömürüye karşı duygusal anlamda başkaldırışıdır, isyanıdır Marksizm. Ama görüyorsunuz,  isyan etmek yetmiyor işte! Bir şeyin yerine  ondan daha ileri yeni bir şeyi koyabilmek de gerekiyor. Yeni ve daha ileri olan bir şey ise, sadece kafada yaratılmıyor; o ancak, eskiden beri varolan maddi gerçekliğin  içinde, onun  kendi kendisini üretmesi sürecinin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Yani, baskıyı, sömürüyü ortadan kaldırıyorum diyerek yukardan aşağıya doğru sübjektif idealist-iradi bir çabayla niteliksel anlamda yeni  birşey yaratmak mümkün olmuyor!..

Peki nedir bu işin sırrı, kapitalizmden modern sınıfsız topluma nasıl geçecektir insanlık? Bu süreci de aynen feodalizmden kapitalizme geçişe benzer bir şekilde mi ele almamız gerekiyor; eğer öyleyse, modern komünal toplumun şu an kapitalist toplumun içinde, onun diyalektik zıttı-inkârı olarak gelişimini nasıl açıklayacağız?

DEVAM EDECEK...

" KAPİTALİZMDEN MODERN SINIFSIZ TOPLUMA GEÇİŞİN DİYALEKTİĞİ..

“Kapitalizmin temel çelişkisi, üretim araçlarının özel mülkiyetiyle üretimin toplumsal karakteri arasındaki çelişkidir” diyor Marks. İşte bütün mesele bu cümlede!  Bu cümlenin ne anlama geldiğini doğru kavramakta yatıyor!. Çünkü, 19. ve 20.yy’lara damgasını vuran Marksist devrim anlayışının özü-esası, çıkış noktası, bu “temel çelişki” kavramının yorumuna dayanıyor. Bu yüzden konuyu biraz açalım:"



[1]Burada bilinçli olarak „komünist toplum“ kavramınıkullanmıyorum! Çünkü, modern komünal toplum, belirli bir ideolojinin-bu ideoloji komünizm bile olsa- önderliği altında, yukardan aşağıya doğru pozitivist-ittihatçı-„devrimci“ yöntemlerle yaratılabilecek „ideolojik bir toplum“  olmayacaktır!  Kapitalizmin gelişmesi sürecinde olduğu gibi, üretici güçlerin gelişmesinin kaçınılmaz sonucu olarak, aşağıdan yukarıya doğru gelişen bir sürecin ürünü olacaktır o da.

[2]K.Marx F.Engels, Seçme Yapıtlar, Sol Yayınları, 1976 baskısı..

[3]Marksist  terminolojide üretici güçdeyince bundan sadece üretim araçları, bilim, teknik, sanayi ürün-leri, fabrikalarvs. anlaşılır. İnsan unsuru pek hesaba katılmaz. Halbuki kapitalist sistemin iki temel üre-tici gücü bizzat burjuvazi ve işçi sınıfıdır. Bunlardan biri, neyin nasıl üretileceğine karar vererek, üreti-min planlanmasıişini yaparken, diğeri de sistemin motor unsuru olarak onu gerçekleştirir. Bütün diğer unsurlar, aletler, teknik vs. bunların hepsi insana bağlıolan şeylerdir...Örneğin, feodal sistemin içinde ortaya çıkan kapitalist sistemin üretici güçleri olarak burjuvazinin   ve işçi sınıfınfın gelişmesi, bunların giderekten mevcut feodal üretim ilişkilerinin içine sığamaz hale gelmeleri burjuva devrimine neden olmuştur...

[4]„Bilişsel Tarih ve Toplum Bilimlerinin Esasları“, www.aktolga.de 5. Çalışma