• 5.09.2013 00:00

 Pozitivizm, dinin yerine bilimi koyarak yapılan bütün o yukardan aşağıya doğru toplum mühendisliği faaliyetlerinin felsefi-ideolojik zeminidir..

O, toplumsal gelişme yasası olduğuna inanılan belirli bilgi kalıplarını kullanarak mevcut sistemi muhafaza edebilme-sistemi kontrol altında tutma- anlayışı olduğu kadar, aynı zamanda, bu bilgi kalıplarını kullanarak varolan sistemi, niteliğini değiştirmeksizin “değiştirerek” yeni bir görünümle yeniden inşa etme anlamına gelen “devrim” teorilerinin de kaynağı olur!...

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ..1

GENEL OLARAK KONTROL BİLİMİ VE YÖNETME MEKANİZMASI..5

POZİTİVİZM HANGİ TARİHSEL DÖNEMİN ÜRÜNÜDÜR, NASIL VE NEDEN ORTAYA ÇIKMIŞTIR..12

SADECE BURJUVA POZİTİVİZMİ YOKTUR, BİR DE İŞÇİ SINIFI POZİTİVİZMİ VARDIR..17

YUKARDAN AŞAĞIYA DOĞRU ULUS YARATMA ÇABASI OLARAK POZİTİVİZM..19

GİRİŞ

Hangi biçim altında olursa olsun (yani, ister idealist ya da  materyalist felsefi bir zeminden kaynaklansın,  ister burjuva ya da işçi sınıfı ideolojisine  yamanmış olsun), her durumda, pozitivizmin özü, toplumsal gelişmenin yasal temeli olduğuna inanılan belirli bilgi kalıplarına dayanılarak, toplumsal mühendislik faaliyeti yoluyla, varolan  sistemi korumaya-muhafaza etmeye yöneliktir. Bu ifade o kadar doğrudur ki,   onun, bir toplumu “toplumsal yasalar” adı verilen belirli bilgilere   göre yukardan aşağıya doğru “değiştirerek” “yeni bir toplum” (örneğin “sosyalist bir toplum”, ya da, bizim İttihatçıların, Kemalistlerin yapmaya çalıştıkları gibi  “kapitalist” bir toplum) yaratmak çabası bile  mevcut sistemin sınırları içinde gerçekleştirilen onu restore etmeye yönelik  bir mühendislik faaliyetinden ibarettir!

Burada denilebilir ki, “ne yani, 1917 “işçi sınıfı devrimini” yapanlar da mı mevcut sistemin içinde hareket ediyorlardı, onlar da mı mevcut sistemi muhafaza etmeyi düşünüyorlardı”? Bakın, onlar elbette ki öyle düşünmüyorlardı! Bırakınız varolan sistemi muhafaza etmeyi bir yana, adam-Lenin-varolan devleti, sistemi “parçalamanın, yok etmenin”, “onun yerine başka bir sistemi inşanın” teorisini bile yapmıştı! Ama, düşünmek ve düşündüklerini gerçekleştirmek için birşeyler-bu “devrim” bile olsa-yapmak ayrıdır, bütün bu eylemlerin sonunda ortaya çıkan sonuç ayrıdır! Peki, aradan bunca yıl geçtikten sonra soruyorum ben size şimdi,  1917 “devrimiyle” birlikte gerçekleşen toplum-“üretim araçlarının mülkiyetinin devlete ait olduğu”  o “yeni” “sosyalist toplum”-niteliksel anlamda yeni bir sistem miydi?

Hayır mı diyorsunuz, peki ne idi o zaman o? Onun için hayatını veren, onu yaratan devrimciler ne düşünmüş olurlarsa olsunlar, o,  son tahlilde, ne kapitalist, ne de, teoride tanımlandığı anlamda “sosyalist” bir toplumdu-sistemdi.  Bir tek gerçek vardı ortada; işçi sınıfı adına devlete sahip olan bir devlet sınıfı ve  devletçi bir yapı; öyle değil mi?.

Bakın, öyle kolayına kaçarak “devlet kapitalizmi” falan demiyorum! Alakası yok; kapitalizm olmadan devlet kapitalizmi  olur mu! Bizdeki Kemalist yapıya benzer devletçi bir yapıydı varolan!.Bizdeki Devlet ne kadar kapitalist devlet  idiyse, oradaki de o kadar sosyalist ya da kapitalist idi, o kadar!. Burada, kendini nerede gördüğün, ne olduğunu hayal ettiğin değil, ne olduğun, nerede durduğun önemli oluyor!  O yapı, “kapitalizmi, kapitalist üretim ilişkilerini yok eden” o yapı  “yıkıldıktan” sonra (gerçekten yıkıldı mı acab!!) niteliksel bir değişim mi  yaşadı ki toplum  birden,  şapkadan tavşan çıkarır gibi  bir burjuva toplum-burjuva devlet  haline geliverdi? Hayır! Bakın açık söylüyorum: O, daha önce ne kadar “kapitalizmden daha ileri bir toplum biçimi olarak sosyalist bir toplum” idi ise,   “sosyalist toplum” ve “sosyalist devlet” “yıkıldıktan” sonra ortaya çıkan devlet ve toplum  da o kadar  klasik anlamda “kapitalist” bir toplumdur!!.Osmanlı toplumu ve Devleti, daha sonra 1923’te   Cumhuriyet olarak  yeniden kurulunca öyle hemen birden bire kapitalist bir devlet ve toplum mu oluvermişti!!. Bugün Rusya’da  ortada halâ niteliksel olarak bir değişim yaşamayan kadim bir devlet var, bir de bu devlete bağlı, (mafya yöntemleriyle) onun yarattığı devletçi bir “kapitalizm”(!), o kadar!..Yani, Rusya  daha halâ 1917’lerde yarım kalan  burjuva demokratik devrimini tamamlayamadı; baksanıza,  Türkiye  bile  onu daha yeni yeni tamamlamaya çalışıyor! Çin’i ele alalım; orada da durum aynı değil midir!. O da halâ daha kendi burjuva devrimini tamamlama aşamasında!. Ne yani, Çin’deki devlet sınıfı Çin burjuvazisini mi temsil ediyor? Alâkası yok! Üretim araçlarının mülkiyetinin büyük ölçüde devlete-dolayısıyla da devlet sınıfına-ait olduğu bir rejim burjuva demokratik anlamda kapitalist bir sistem olarak tanımlanabilir mi?

Sorarım size, devlet erkini ele geçirdikten sonra, yukarıdan aşağıya doğru müdahale yoluyla kapitalist bir toplum yaratmaya çalışan bizim o “burjuva devrimcisi” ittihatçılarımız-veya Kemalistlerimiz-hangi üretim ilişkilerinin-sınıfın-içinden çıkıp geliyorlardı, kimi neyi temsil ediyorlardı, ne alâkası vardı bunların burjuvaziyle? Yani, ne öyle,  “iktidarı işçi sınıfı adına ele alıp burjuvaziyi yok ediyoruz”,  “üretim araçlarını devletin-dolayısıyla da toplumun- mülkü haline getiriyoruz” demekle oluyor bu iş, ne de, bizde olduğu gibi, toplum mühendisliği yaparak  “kapitalist bir toplum” yaratma çabasıyla! Pozitivizm, her ne kadar  “kendi dışımızdaki objektif mutlak gerçekliği-“ona ait, bizden bağımsız objektif bigileri”  temel aldığını” söyleyerek  materyalist bir zeminden   yola  çıkarsa da, ama bakın görüyorsunuz, vardığı yer sübjektif idealizm oluyor! Vakti zamanı gelipte aşağıdan yukarıya doğru bir deprem ortaya çıkınca da yaratılan bütün o kâğıttan şatolar yerle bir olup gidiyor!..

Ne yani, ne yapmaya çalışıyor şu anda bütün o Arap halkları-ülkeleri? Adına “Arap Baharı” dediğimiz devrim süreci nasıl bir devrimdir ki? Kendine özgü bir burjuva devrimi değil midir bu? E peki, öyleyse eğer, iktidardaki o Baas’çılar nedir-ne idi- o zaman? Sovyetlere bağlı,  “kapitalist olmayan yoldan sosyalizme geçmeye” çalışan “ilerici-solcu” iktidarlar değil miydi bunlar?!.Bizim solcular bugün bile halâ boşuna desteklemiyorlar Esad’ı! Ellerinde, Batı toplumlarının gelişme süreci içinde ortaya çıkan bir şablom var: “Köleci toplum, Feodal toplum, Kapitalist toplum..Sosyalist toplum” diye gidiyor!..Bakıyorlar, “bu”, diyorlar, “feodal değil”, o zaman ne(?); ne kalıyor ki geriye(!) ya kapitalist, ya da sosyalist olacak? Daha önce-Sovyetler Birliği  dağılmadan önce- “kapitalist olmayan yoldan sosyalizme geçmeye çalışan solcu bir iktidar-devlet” falan diyorlardı zaten; sonra, Sovyetler  çökünce ortalık biraz karıştı ya, ondan sonra bazıları  artık bütün o olup bitenlerden dersler çıkarmış-gerçeği öğrenmiş olacaklar ki (!) artık bu rejimlere “burjuva-kapitalist” falan demeye başladılar!!.Bir Esed, bir Mubarak burjuva, onların temsil ettikleri rejimler de  kapitalist oluyorlar öyle mi!! O zaman neyin mücadelesini veriyor  Arap halkları bugün? 

Aynen, bizim Cumhuriyetimizin  öyle kurulur kurulmaz birden bir “burjuva-kapitalist”  Cumhuriyet olup çıkması gibi! “Osmanlı yıkılmıştı”, “yok olmuştu” ya, e, yeni kurulan Cumhuriyet  Sovyetlerdeki gibi Sosyalist bir cumhuriyet de olmadığına göre, ne kalıyordu başka geriye; “feodal” değildin, sosyalist de değildin, demek ki kapitalisttin!!.Pozitivist kafa yapısı böyle çalışıyor işte!..Kafanda Batı toplumları temel alınarak çıkarılmış bir şablom olduğu için  herşeyi buna göre değerlendirmeye, buna uydurmaya çalışıyorsun!..

Şimdi, Sovyet devrimcilerini, ya da Kemalistleri falan bir yana bırakalım da, bakın ben size   kendimi anlatayım!.  Aşağıdaki  satırlar benim  sitenin (aktolga.de) girişinden:

“Evet, nereden çıkmıştık yola? Dünyayı ve Türkiye’yi kurtarmak için, işçi sınıfını koordinat sistemimizin merkezi olarak alıp, herşeyi ona göre açıklayarak başlamamış mıydık yolculuğa? Aynen öyle! Üretici güçlerin gelişme seviyesine uygun yeni bir üretim ilişkileri sistemini kurarak, insanlığı sömürüden, baskıdan kurtaracak olan sınıf o değil miydi! Evet! Dünyanın başka ülkelerinde de bu böyle olmamış mıydı! 1917 ile açılan süreç, insanlığın kurtuluşu süreci değil miydi! Okuduğumuz o kitaplar böyle demiyorlar mıydı? “İşçi sınıfı bilimi” bunu emretmiyor muydu? Referans noktalarımız bunlardı! “Sınıf mücadelesi” veriyorduk biz (peki,  “biz” kimdik ki(?) işte hiç aklımıza gelmeyen soru bu idi! Nasıl gelsindi ki, “biz, daha önce burjuvazi adına burjuva devrimini yapan, bu kez de, işçi sınıfı adına sosyalist devrim yapmak için yola çıkan o pozitivist jöntürk devrimcileriyiz” diyebilir miydik?!.) “Kapitalizme karşıydık”! “Karşımızdaki düşman, baskının, sömürünün, toplumdaki bütün kötülüklerin nedeni olan burjuvaziydi”! Hiç bir uzlaşmaya, ara yola da yanaşmıyorduk! “Her türlü cuntaya karşıydık” (en azından ben öyleydim!). “Sol cunta” heveslilerinin bile baş belası haline gelmiştik! “İşçi sınıfı hareketi” diyorduk! “Bağımsız örgütlenme” diyorduk! Bu düşüncelerle yola çıkmıştık, bir avuç genç insandık. Sonra?.. Sonra bir de baktık ki (burada aslında “baktım ki” demem lazım!), Türkiye’de, burjuvazi falan takmayan, klasiklerdeki tanımlara uymayan apayrı bir Devlet var!! Biz, “işçi sınıfı adına, ‘burjuva devlete karşı mücadele ediyoruz” derken, o “Devlet” de burjuvaziye karşı mücadele halinde!! Bir anda, kendimizi onunla yanyana bulmuştuk! Çık işin içinden çıkabilirsen!”..

Nedir şimdi bütün bunların anlamı? İradi kararlılıksa kararlıydık, ölümlere gitmekse gittik, hani ben de ölebilirdim,  neyimiz eksikti? Ama görüyorsunuz, olay bu değil!. Yani, “bilimi”-“işçi sınıfı bilimini” öne koyarak, “bilimsel sosyalist” tezlere göre “devrim yapmaya” çalışmak falan değil!. Sen ne kadar inançlı olursan ol, olay,  “bilimin önderliğinde”de olsa, sübjektif iradi bir çabayla yukardan aşağıya doğru toplumu değiştirme faaliyetinin sakatlığıyla ilgili! Sen istersen kendine “profesyonel devrimci” de, ne dersen de,  bu durumda en fazla pozitivist bir toplum mühendisi olmaktan daha ileriye gidemiyorsun!.  

Onun-pozitivizmin- bu farklı paradoksal görünümleri sakın sizi şaşırtmasın! Çünkü, daha sonra göreceğimiz gibi, bütün o, yukardan aşağıya müdahale yoluyla “yeni bir toplum yaratma” çabaları  hep,  toplumsal DNA’larını değiştirmeden (çünkü bu öyle sadece istemeyle olacak bir iş değildir!)  bir toplumu yeni bir görünüm altında yeniden yaratma  çabasından ibarettir. Eğer “devrim” denilen şey, her durumda,  eski sistemin içinde gelişen yeni üretim ilişkilerini temsil eden bir sivil toplum-sınıflar- tarafından yapılıyorsa, “sosyalist devrimi yapan” o “devrimci işçi sınıfı”  kapitalist toplumun içinde gelişen hangi sivil toplumu-hangi komünal üretim ilişkilerini temsil ediyordu acaba? Ya da o, yukardan aşağıya doğru “ulus yaratma” hedefine yönelik  “milli kurtuluşcu”-“antiemperyalist devrimler”, onları yapan “devrimci” elitler, hangi kapitalist üretim ilişkilerini-ve sivil toplumu temsil  ediyorlardı (sakın “burjuvaziyi” demeyin bana!)?  Belirleyici olan bu  sorulara verilecek cevaplardır. 

Dikkat ederseniz bütün bu örneklerde başrollerde oynayan  “devlet” adı verilen bir instanz var hep ortada!   “Devrimi” yapan, devleti ele geçiren de mevcut sisteme ait bir güç-devletçi bir insiyatif hep!   Halbuki biz, gerçek anlamda devrimin, devletin dışında, ona bağlı olmaksızın gelişen bir sivil toplumun-onun temsil ettiği  yeni üretim ilişkilerinin-ürünü olduğunu biliyoruz, öyle değil mi!  

Daha sonra ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, bütün bu örneklerde ortaya çıkan  pozitivist devrim anlayışı toplum mühendisliği harikası olmanın ötesinde  bir anlam taşımıyordu aslında. Ama, 19 ve 20.yy’ lara özgü o skolastik kafa yapılarıyla minareyi  kılıfına uydurmaya çalıştık hep!. Yok efendim, bunlara “siyasi devrimler” denirmiş de, “önce varolan iktidarı devirerek siyasi devrim yapmak” gerekirmiş, “sosyal devrim de bunun arkasından” gelecekmiş!..Uydur babam uydur!.. Ne olacak ki, şabloma uymayan durumlar da “kendine özgü” denilerek açıklanıyordu hep, ve olup bitiyordu! “Kapitalist toplum, feodal toplumun içinde gelişebiliyordu,  ama, sosyalist toplum kapitalizmin içinde gelişemezdi”, bu yüzden de, “önce ‘siyasi bir devrim’ yapılarak işçi sınıfının iktidarı ele alması sağlanmalıydı  ki, daha sonra bu “geçiş iktidarı” üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini gerçekleştirerek sosyalist devrimin yolunu açabilsindi”!.Bunların hepsi pozitivist safsatalardır!.

Peki, nasıl yani, hepsi uydurma mıydı bunların!. Eğer öyleyse, nasıl oldu da bunca yıllar insanlar inanabildi bu masallara!. Az buz değil, milyonlarca insan öldü gitti bu arada?..

Böyle düşünmek işin kolayına kaçmak olur! Hem sonra nasıl bir  üstün irade-insiyatifti ki bu, bu türden hikâyeler uydurarak insanları avutabiliyordu! İşin özü bu kadar basit değildir, çok daha derinlere dayanıyor olay. Tarihsel toplumsal gelişme sürecinin belirli bir momentine-işçi

sınıfı ve burjuvaziyle birlikte kapitalist toplumun gelişme sürecinin ergenlik çağı özellliklerine dayanıyor.

Yukarda pozitivizmin farklı felsefi görünümlerinden, idealist ve materyalist pozitivizmlerden, onun sübjektif idealist özünden bahsettik. Bunların ne anlama geldiğini daha sonra göreceğiz. Ama şimdi ben bunlara bir de burjuva ve işçi sınıfı ideolojilerine dayanan pozitivizmleri ilave ediyorum. Çünkü, pozitivizm deyince şimdiye kadar  anlaşılan hep birincisi olmuştur; yani, başrollerde  hep  burjuvazinin, ya da, burjuva ideolojisini benimseyerek kendisine “burjuva devrimcisi” diyenlerin yer aldığı bir dünya görüşü-bakış açısı anlaşılmıştır. Pozitivizm denilen çocukluk hastalığının   işçi sınıfına özgü biçimi üzerinde pek o kadar durulmamıştır. Çalışma boyunca  olayın bu tarafının da altını çizmeye çalışacağız.  Aslında bu konu o kadar önemli ki, bu işin altında bütün bir yakın tarihle-20.yy’ la hesaplaşma yatıyor. Bu hesap görülmeden, yani 20.yy’ da olup bitenler anlaşılmadan 21.yy’ı anlamak mümkün müdür sizce!.

Pozitivizm hangi tarihsel koşulların ürünü olarak ortaya çıkmıştır;  daha sonra nasıl,  kapitalizmin gelişmekte olan ülkelere  kültür ihracının  (ve buna bağlı olarak da, yukardan aşağıya doğru bir  toplum mühendisliği olayı olarak  hayata ğeçirilen  kültür ihtilalinin) zemini-aracı  ideolojik bir virüs haline gelmiştir; onun ideolojik felsefi temelleri nelerdir; bu zihinsel virüs gelişmekte olan ülkelerde kendisine nasıl zemin bulmuştur, bu çalışmada bütün bunları  ele alarak incelemeye çalışacağız. Pozitivizmin ontolojik-varlık bilimsel- ve epistemolojik-bilgi teorisi- temelleri ise  başka bir çalışmanın konusu olacak..

İsterseniz  önce,  pozitivizmin toplum mühendisliği özünden yola çıkarak, onun pratikte  nasıl varolan bir sistemi kontrol-yönetme  mekanizması haline geldiğini   göstermeye çalışalım!..

GENEL OLARAK KONTROL BİLİMİ VE YÖNETME MEKANİZMASI

Pozitivizmin çıkış noktasından başlayalım: Nasıl ki, doğada geçerli olan yasalara dayanarak,  fizikten kimyaya, astronomiye kadar bütün bu alanlarda sahip olduğumuz bilgileri-yani doğa bilimlerini- kullanmak suretiyle yürütülen  mühendislik faaliyetleri sonucunda doğal sistemleri kontrol altına alabiliyorsak, aynı şekilde, eğer toplumsal düzeyde geçerli olan yasaları da bilirsek, bu bilgiler aracılığıyla yürütülecek  toplumsal mühendislik faaliyetiyle de toplumsal alanda  mutlak bir kontrole sahip olabiliriz (onun üzerinde istenilen değişiklikleri, düzenlemeleri yapabiliriz)!..Pozitivist dünya görüşünün özeti budur!..

Önce, doğal sistemlerden  örnekler vererek başlayalım:  İki atom hidrojenle bir atom oksijenden oluşan basit bir su molekülünü ele alıyoruz. Sisteme ait bu bilgiye sahip olmamız bize laboratuar ortamında hidrojen ve oksijen atomlarını biraraya getirerek bir su molekülü  elde etme olanağını verecektir..Daha başka bir örnek mi?: Dünyanın Güneş etrafında neden-nasıl döndüğüne ilişkin bilgilere sahip olduğumuz taktirde,  bu bilgileri kullanarak uzaya uydular gönderme olanağına da  sahip olabiliyoruz!...Bunlara benzer sayısız örnekler verilebilir. Bütün bir yapay zeka-ve medeniyetimiz- bu zemin üzerine oturmaktadır. Bütün mühendislik faaliyetlerinin-ve “yapay zekanın”- özü, doğada geçerli olan yasaları bilmeye, sonra da bu bilgileri kullanarak yapay sistemler yaratmaya  dayanıyor. Elektromagnetizmden tutun da, optikten kimyaya, ya da kuantum fiziğine kadar her alanda geçerli olan  mühendislik faaliyetlerinin  esası budur. Doğal sistemlere ilişkin bilgileri elde ederek bunları doğayı kontrol-değiştirme  yolunda kullanmak..

Buraya kadar bir sorun yok. Bütün bunların (ilk bakışta) pozitivizmle  bir ilişkisi de yok . Ama siz  tutarda buradan yola çıkarak derseniz ki, “madem ki,  toplum da, son

tahlilde, “objektif bir gerçeklik” olarak doğal bir sistemdir, o halde, aynı şekilde, eğer toplumsal yasaları da bulup çıkarabilirsek, bu bilgileri kullanarak yürütülecek mühendislik faaliyetiyle başka toplumsal sistemleri de kontrol altına alabiliriz”!

İşte tam  bu noktada işler değişiyor! Peki neden değişiyor, bu mantığın-analojinin çıkış noktası doğru değil midir, yani, toplum da son tahlilde  “objektif bir gerçeklik” olarak doğal bir sistem değil midir? Ne fark var arada? Madem ki, genel sistem yasaları evrenseldir, yani bunlar bütün sistemler için geçerli olan yasalardır, o halde,  yukardaki mantık toplumsal sistemler için neden geçerli olmuyor?  Daha açık konuşmak gerekirse,  bir atomla bir toplum arasındaki fark nereden kaynaklanıyor? Neden bunlardan biri için geçerli olan diğeri için geçerli olmasın? Bakın bu konuda daha önceki bir makalede neler yazmışız:

İNSAN BEYNİ İLE KOMPÜTER ARASINDAKİ BENZERLİK VE FARKLILIKLAR..YAPAY ZEKÂNIN SINIRLARI ...

“Bu evrende yer alan bütün varlıklar-varolan herşey-son tahlilde,  dışardan-çevreden-gelen informasyonları kendi içlerinde kayıt altında olan-“sahip oldukları”- bilgiyle (“bilgi temeliyle”) değerlendirerek işleyen, sonra da,  ortaya çıkan sonuçlarla-çıktılarla- çevreyi etkileyen bir informasyon işleme sistemidir . Bu nedenle, basit bir atomdan bir moleküle, astronomik sistemlerden tek  bir hücreye ve de çok hücreli bir organizmaya,  hatta, daha da öteye bir topluma kadar “herşey”-ve de bütün bir evren-son tahlilde, belirli bir “programla” işleyen bir informasyon işleme sistemi olarak  düşünülebilir. Bu noktada, yani, her ikisinin de son tahlilde bir informasyon işleme sistemi olması açısından, insan beyniyle bir kompüter arasında prensipte  hiçbir fark yoktur. Zaten, adına “yapay zekâ” dediğimiz teknoloji de, bu ilkeden-insan beyninin de bir informasyon işleme  sistemi olması ilkesinden- yola çıkılarak, bu, örnek alınarak  geliştirilmiştir”..

Evet, “herşey”, son tahlilde, belirli bir programa göre işleyen bir informasyon işleme sistemi olarak bir kompüter gibidir; ama, organizmanın-insan beyninin- (ve de tabi bir toplumun da) buna ek olarak bir de, yaşamı devam ettirme mücadelesi içinde yeni bilgiler üretirken,  yeni davranışların temelini oluşturacak  yeni programlar yapabilme-kendini yeniden programlayabilme-, mevcut programlarını genişletip-değiştirme yeteneği de vardır. İşte, yaşamı devam ettirme-çevreye uyum mücadelesi içinde sürekli yeni programlar yaparak kendini  yeniden üretebilen organizmayla-insan beyniyle- (ve de bir toplumla) yapay zeka zemininde işleyen bir kompüter arasındaki fark burada ortaya çıkıyor. Yani evet, herşey, bir informasyon işleme sistemi olarak son tahlilde bir kompüterdir, ama, her kompüter  KENDİNİ-kendi programını- üretme yeteneğine sahip değildir!.Değildir, çünkü, yapay zeka ürünü bir kompüterin benliği, kimliği-selbst, self-diye birşeyi yoktur!!..

Buna itiraz olarak denilebilir ki, “ne yani, yapay zekâ zemininde geliştirilen bir kompüter de “öğrenebilir”, o da, “bilgi temelini” genişleterek mevcut programına ilâveler yapabilir”!. Evet ama, yapay zekâda bu da  gene en başta yapılan programa uygun bir şekilde gerçekleşiyor! Yani, bir kompüter-yapay zekâda-hiçbir şekilde mevcut programının dışına çıkamaz,  çevreden gelen “YENİ VE ÖNEMLİ” informasyonları değerlendirerek yeni bilgiler üretip, üretilen bu yeni bilgiler zemininde KENDİNE yeni programlar yapamaz. Çünkü o, yaşamı devam ettirme mücadelesi içinde her an yeniden üretilen bir kimliğe-selbst, self- sahip değildir! Burada kimlik-selbst, self-olarak ifade ettiğimiz şey, yeni bilgiler üreterek varolurken bir programa sahip olma yeteneğidir.

 

DEVAM EDECEK

 
" PROBLEM ÇÖZMEK ÜZERİNE.
 
Her informasyon işleme sisteminin  bir “bilgi temeli” vardır, dışardan-çevreden-gelen informasyonlar  bu bilgilerle değerlendirilerek işlenirler demiştik. Bizim “problem çözme  süreci” olarak adlandırdığımız bu değerlendirme-işleme-sürecinin  sonunda ortaya çıkan sonuçlar ise problemin çözümünü temsil ederler. Yapay zekâda   “bilgi temelini” problem çözen sistemin içine insan monte ederken, insan beyni kendi bilgi temelini kendisi yaratarak-öğrenerek gelişiyor-oluşuyor. Bu yüzden, yapay zekâda problem çözme yeteneği ancak daha önceden bilgi temelinde kayıt altında bulunan bilgilerle sınırlı kalırken, insan beyni, yaşamı devam ettirme mücadelesi içinde çevreden gelen “yeni ve önemli” informasyonları işleyerek ürettiği   yeni bilgilerle bilgi temelini kendisi zenginleştiriyor. Ama o, bununla da yetinmeyerek, bu bilgileri kullanarak oluşturduğu yeni nöronal programlarla    yeni  kimliklere sahip olarak kendini de yeniden üretmiş  oluyor.  "