• 18.03.2020 00:00

  (Bu makale, yayına hazırladığım  kitaptan alıntı: „Öğrenmek Nedir, Neden Öğreniyoruz, Nasıl Ögreniyoruz, Nasl Bir Eğitim Sistemine İhtiyacımız var“!..)

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ İLE STRES ARASINDAKİ İLİŞKİ!.. STRES SİSTEMİ NEDİR NASIL ÇALIŞIR...

Stres, duygusal kalkışmaların biyolojik altyapısıdır! Çevreye uyum sürecinde, belirli  reaksiyonlarıgerçekleştirebilmek için organizmanın içine girdiği aktif durumdur; bilinçdışıolarak ortaya çıkar, bilişsel  bir işleme bağlı  değildir! Yani, planlıbir şekilde hazırlanarak stresi yaşayamazsınız, belirli bir programıgerçekleştirebilmek için, “strese ihtiyacım var” diye düşünüpte kendinizi buna hazırlayarak strese giremezsiniz!!. Planlıbir faaliyet olan bilişsel işlemde sürecin her aşamasında nelerin yapılacağıönceden belirlenmiştir. Bu sürecin içinde strese hiçyer yoktur! (ama tabi duygusal mekanizmanın alt yapısını hazırlamadığı bir bilişsel süreç de düşünülemez!.. Daha önce de altını çizdiğimiz gibi bunlar bir binanın zemin katı ve onun üzerine inşa edilen üst kata benzerler...)Evet, yol boyunca yapılan düzeltmelerde feedback yapılarak ilerlenilir, ama bunun da prensip olarak stresle ilgisi yoktur. Bunlar, daha önceden hesaba katılan muhtemel gelişmelerdir...

Stres söz konusu olduğu an, program işlemiyor demektir! Planda bir eksiklik (bir bilgi eksikliği) var demektir, veya daha önceden öngörülemeyen bir problemle karşıkarşıyasınız ve ne yapılmasıgerektiğini henüz daha tam olarak bilemiyorsunuz demektir. Bu nedenle stres, daima, ortaya çıkan bir problemin çözümü için sahip olduğumuz  bilgilerin eksik olduğu anlarda ortaya çıkan organizmal bir alarm durumudur. Sonucun ne olacağının bilinmediği  durumlarda, organizmanın, bütün olanaklarınıseferber ederek kendini her türlü mücadeleye hazır hale getirmesidir. Var olma, mevcut varlığınıdevam ettirme mücadelesinde yenik düşmemek için alarm durumuna geçmektir...

Duyguyla stres arasındaki ilişki:

Daha önceki örneği hatırlayalım; ormanda karşımıza çıkan yılana basmamak için kenara sıçrarken organizmamız stres halindedir.  O an evet, bu durum henüz daha duygusal olarak kendi bilincini oluşturmuşdeğildir. Çünkü, stres hali ancak çalışma belleğine ulaştığızaman “korku” şeklinde  bir duygu olarakkendini ifade edebilir.  Organizmal bir durum olarak stres, önce, bilincimize bağlıolmaksızın objektif biyolojik bir durum olarak ortaya çıkar. Örneğin, o an kalp atışlarımız hızlanır, avuçiçlerimiz terler vb. Bunların, bu biyolojik durumun, korku duygusu şeklinde ortaya çıkmasıve bizim de bunun farkına varmamız  daha sonraki adımdır. Stresduyguların alt yapısıdır, maddi temelidir derken söylemek istediğimiz budur.Her duygu, belirli bir stres hali üzerinde gerçekleşir. Duygular her anın içinde kendini yeniden üreten varlığımızın-benliğimizin kendini ifade ediş biçimi olarak gerçekleşirken, stres de bunun biyolojik alt yapısı, objektif zemini olarak anlam kazanır...

Şimdi, daha ileri gitmeden önce, bu mekanizma nasıl işliyor onu görelim:

Gene ormanda gezerken rasladığımız yılan örneğine dönersek; yılana ilişkin enformasyon Thalamus üzerinden (beyinde enformasyonların çeşitli bölgelere dağıtıldığı bir alt sistem, dağıtım merkezi) Amiygdala’ya ulaştığı zaman (beyinde savunmadan sorumlu alt sistem), “laterale Amiygdala”da hazırlanan reaksiyon planının, “zentrale Amiygdala” tarafından, gerçekleştirilmesi gereken reaksiyon modeli olarak  organlara dağıtıldığını söylemiştik (Şek.). Bu iş de (dağıtım işi),  beyinkökü (“Hirnstamm-Brainstem”) ve “Hypothalamus” üzerinden gerçekleşiyordu. Beyin kökünü  bir yana bırakarak, biz şimdi, stres sistemiyle ilişkisi açısından “Hypothalamus” üzerinde  biraz duralım...

Hypothalamus: Otonom sinir sisteminin ve endokrin sisteminin (hormonların salgılandığıve yönetildiğisistem)  yönetim merkezidir.  Beyinde küçük bir alt sistem olduğu halde, o da gene kendi içinde 15 küçük alt sistemden oluşmaktadır. Fonksiyonları ise çok büyüktür! Çünkü, bilinç dışı olarak gerçekleşen birçok zihinsel faaliyetler buradan yönetilirler.

                        

Hypothalamus’un içindeki “Periventrikulare Zone” adlı alt sistem bütün bu faaliyetlerin yönetildiği merkez olarak ortaya çıkıyor.  Amiygdala’dan sinyal geldiği zaman, bu bölgedeki nöronlarda bulunan genler (CRH genleri)  aktif hale geliyorlar ve CRH (“Corticotropin-Releasing-Hormon”) adlı bir hormonu salgılıyorlar. Bu da  Hipofiz bezlerine (“Hypophyse”) giderek, buradan ACTH (“adrenocorticotropem Hormon”) adlı hormonun salgılanmasına yol açıyor. ACTH da gidip böbrek üstü bezlerini (“Nebennierenrinde”) aktif hale getiriyor, buradan Cortisol salgılanmasına neden oluyor[1].  

Cortisol, böbrek üstü bezlerinin merkezi çevreleyen dış kabuk kısmı tarafından (“Nebennierenrinde”) salgılanıyor. Bu kabuğun kuşattığı merkez bölgeleri ise (“Nebennierenmark”) stres durumunda “Adrenalin” ve “Noradrenalin” adlı hormonları salgılıyorlar.  Sonuç: Kalp atışlarının hızlanması, kan basıncının artması, ağız kuruması ve avuç içlerinin terlemesi gibi, organizmanın  stres durumuna girdiğini gösteren  tipik özelliklerdir.  Ayrıca, stres durumunda gerekli olabilecek ek enerji ihtiyacının karşılanması için bütün  metabolizmal faaliyetler de buna göre yeniden düzenlenirler. Cortisol bütün dokular üzerinde çok önemli etkilere yol açar. Kandaki Glukoz yoğunluğunu arttırırken -şeker-, acil durumlarda kullanılabileceği gerekçesiyle dokuların Glukoz tüketimini  kısıtlar. Proteinlerin aminoasitlere ayrışması sürecini hızlandırır. Kalp ve kan dolaşımı sistemlerinin sürekli yüksek kan basıncı durumuna karşı düzenlenmesini sağlar. Bütün bunların hepsi organizmanın stres durumuna hazırlanmasının ideal örnekleridir.  Örneğin, tehlike durumunda   yeme içme faaliyetlerine ara verildiği halde, bu durumda kandaki Glukoz oranının gene de yüksek olması bu yüzdendir. Çünkü, acil durumlarda, özellikle beynin enerji ihtiyacı çok daha fazla olacaktır. Eğer önceden tedbir alınmazsa sistem tıkanır kalır, yaşamı devam ettirebilme mücadelesinde dışardan gelen etkiye (stres kaynağına) karşı gerekli reaksiyonlar oluşturulamaz.

Cortisol’un bir diğer adı da “stres hormonu”dur...

Bu tanım onun, Adrenalin ve Noradrenalin’den farklı olarak,  “düzenleyici” özelliğinden,  gerektiği zaman stres musluğunu kapayabilme yeteneğinden kaynaklanır. Yani Cortisol, stres sisteminin düzenlenmesinde aynı zamanda bir feedback unsurudur. Normal koşullarda Cortisol-Adrenalin-Noradrenalin salgılanmasıyla aktif hale gelen stres mekanizması,  strese neden olan etkenin ortadan kalkmasına  bağlı olarak Cortisol’un stres musluğunu kapatmasıyla sonuçlanır. Kan dolaşımı aracılığıyla beyne giderek, CRH hormonu üreten genlerin aktif halde bulunduğu “Hypothalamus”u etkileyen Cortisol, bu genlerin faaliyeti üzerine negatif olarak etkide bulunur, onların pasif hale geçmelerini sağlar. CRH üretiminin durmasıyla birlikte de sistem normale döner.

Ancak, bu mekanizmanın normal bir şekilde işleyebilmesi için, strese neden olan kaynağın bir süre sonra ortadan kalkması gerekir. Eğer bu gerçekleşmez de organizma stresin sürekli olduğu bir ortama girerse, bu durumda Cortisol,  düzenleyici, yani musluğu-stres mekanizmasını kapayıcı rolünü oynayamaz hale gelir. Sürekli stres sürekli Adrenalin-Cortisol üretimine yol açar.

STRES SİSTEMİYLE BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ BİRBİRLERİNİ KARŞILIKLI OLARAK ETKİLER...

Stres hormonu Cortisol, bağışıklık sistemi üzerinde, genel olarak, düzenleyici-kontrol altına alıcı (yatıştırıcı)  bir rol oynarken, akut stres halinde, stres sistemini ve Cortisol üretimini harekete geçiren   CRH hormonları    (bunlar, Amiygdala’dan gelen direktif üzerine aktif hale gelenHypotha-lamus’taki CRH genlerinin ürünüdür), aynızamanda, otonom sinir sistemine bağlıolarak faaliyet gösteren bağışıklık sistemini de  aktif hale getirirler (Şek.). Yani, Hypothalamus’taki CRH genlerinin aktif hale gelmesi,  Cortisol üretimine neden olarak, bir yandan bağışıklık sistemi üzerinde düzenleyici-frenleyici bir rol oynarken, diğer yandan da,  kısa vadeli akut stres durumunda bunlar otonom sinir sistemi aracılığıyla bağışıklık sistemini tahrik ederek, onun aktif hale gelmesine de neden olurlar. Ancak, normal koşullarda bu iki mekanizma arasında bir denge oluşur. Buna, circadiane Rhythmus deniyor. Örneğin, gece yatmaya yakın saatlerde stres sisteminin aktifliği azalır, kandaki Cortisolseviyesi düşerken,  aynıanda bağışıklık sistemi aktif halde bulunur. Sabaha karşıise, stres sistemi aktif hale gelir, Cortisolseviyesi artarken, tersine, bağışıklık sistemi pasifleşir. Öğleden sonra da, stres mekanizmasının yavaşlamasına paralel olarak gene bağışıklık sistemi harekete geçer vb. Günlük ritme göre organizma kendi biyolojik saatini de ayarlar ve bir denge kurulur (Homöostase böyle işler).

Ne zaman ki bu denge bozulur, o zaman işler değişiyor!..

Dengenin bozulmasına neden olan faktör ise, strese neden olan etkenin  sürekli olmasıdır.  Sürekli stres demek, organizma açısından sürekli tehlike çanlarının çalması demektir. Amiygdala sürekli aktif halde olunca da Hypothalamusa sürekli direktifler yağdırmaya başlar. CRH genleri aktif hale gelirler. Böbrek üstü bezlerinden sürekli Cortisol ve Adrenalin salgılanmaya başlanılır.  Organizma, her an savunma (savaşma, ya da kaçma da buna dahildir) haline girer.

Cortisolüretiminin sürekli ve kontrolsüz bir şekilde artması, bağışıklık sistemini de etkiler ve  onu etkisiz hale getirir. Bütün dikkatler “dış düşmana” çevrildiği için, içerdeki bütün kaynaklar,  ne olduğu bile artık belirsiz hale gelen bu “dış” etkene göre ayarlanırlar ki bu da bağışıklık sistemini felç eder. Pusuya yatmış vaziyette bekleyen ne kadar bakteri, virüs varsa bunlara gün doğar, çeşitli hastalıklar ortaya çıkarlar.

Dikkat edin, çok işinizin olduğu dönemlerde daha az hasta olursunuz (ya da hiç olmazsınız, “hasta olmaya hiç vaktiniz olmaz”)! Neden?..

Çünkü o an (akut stres durumunda) strese neden olan etken (Stressor)  stres sisteminizi aktif hale getirirken, aynı anda bağışıklık-immun sisteminizi de aktif hale getirmektedir. Ama, ne zaman ki elinizdeki işi halleder biraz rahatlarsınız hemen hastalanıverirsiniz! Çünkü, strese neden olan etken ortadan kalktığı an, hem stres sisteminiz, hem de bağışıklık sisteminiz  artık mevcut aktif durumlarına  son vermektedirler. Örneğin, önünüzde mutlaka başarmanız gereken bir imtihan var ve siz sürekli bunun için çalışıyorsunuz. Hiç korkmayın (!) bu arada öyle kolayca hasta falan olmazsınız! Çünkü, Hypothalamustaki CRH genleriniz  sürekli çalışmakta, otonom sinir sisteminiz ve buna bağlı olarak çalışan bağışıklık sisteminiz sürekli aktif halde tutulmaktadır.  Evet bu süreç beraberinde Cortisolda (stres)  üretmektedir ve Cortisol (uzun vadede) bağışıklık sistemi üzerinde yavaşlatıcı-frenleyici bir rol   oynar; ama, normal süreç içinde (yani kronik olmayan bir stres ortamında), buradaki kontrol   engelleyici değil, düzenleyici bir kontroldür. Yani aşırılıklar kontrol altına alınmaktadır. Ne zaman ki işiniz biter (imtihan biter), oh dersiniz, gevşersiniz (bu durum, tam izine ayrıldıktan sonra da geçerlidir), işte tam o aralar hastalanma zamanıdır! Hatta ateşiniz bile çıkabilir!  Hiç korkmayın! Bütün bunlar sağlık işaretidir, stres sisteminizin bağışıklık sistemiyle uyum halinde çalıştığının göstergeleridir. Hele ateş çıkması, hiçte öyle sanıldığı gibi hemen panik yapılacak bir durum değildir! Bu, bağışıklık  sisteminizin iyi çalıştığını göstermektedir. O an bağışıklık sisteminiz Hypothalamus’a  ateşi yükseltme talimatını vermiştir. Çünkü, bakteriler ve virüsler, vücut ısısı yükseldikçe buna dayanamayarak ölürler. Ateşli bir hastalığın, bazı durumlarda, kronik stresten kaynaklanan depresyona bile iyi geldiği  bilinmektedir.[2]

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ BOZUKLUKLARI ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER...

Peki hepsi bu kadar mıdır? Yani, bağışıklık sistemiyle  stres sistemi arasındaki ilişki bu kadar basit ve tek yönlü müdür? Hayır, olayın başka   boyutları da vardır tabi:

Kronik stres durumunda,  depresyona kadar uzanan süreç boyunca, Cortisol-Adrenalin üretiminin artışına paralel olarak,  bağışıklık sisteminin de giderek zayıfladığını, aşırı dozdaki Cortisol’un bağışıklık sisteminin  körelmesine neden olduğunu söyledik. Ama bazan öyle durumlar söz konusu olabilir ki, böyle durumlarda ortaya çıkan sonuçlara bakarak sanki  bu genel mekanizma her zaman geçerli değilmiş gibi bir izlenime de kapılabiliriz!..   

Diyelim ki, çok büyük bir baskı altındasınız ve ufukta da hiçbir çıkış yolu görünmüyor,  ne yaparsanız yapın  hiç çaresi yok yani! Ne kaçıp kurtulabiliyorsunuz, ne de mücadele ederek bu durumu değiştirebiliyorsunuz (travma).

Örnek olarak, savaş durumunda yaşanılan bazı olayları, kazaları, ırza geçme, saldırıya uğrama gibi durumları gösterebiliriz. Bunlar öyle olaylardır ki, olay geçip gittikten sonra bile (tedavi görülmezse) bazan bir ömür boyu süren psikolojik bozukluklara  (“post traumatische”) neden olabilirler. Böyle durumlarda, Amiygdala’dan gelen sinyallere bağlı olarak  Hypothalamus’ta üretilen CRH hormonları, otonom sinir sistemi aracılığıyla  bağışıklık sistemini  aktif hale getirirlerken, çaresizlikten dolayı,  organizmayı aktif hale getirecek stres  sistemi (Cortisol-Adrenalin üretimi mekanizması) aynı şekilde aktif hale gelemez.  Hiçbir çıkış yolunun olmaması durumu (çaresizlik hali)  görevi organizmayı aktif hale getirmek, mücadeleye hazırlamak  olan Hypothalamus-Böbreküstü bezleri ekseninin   aktif hale gelmesini engeller. Müthiş bir şey! Bağışıklık sistemi almış başını gidiyor,  yani “cin şişeden çıkmış” sürekli sağa sola saldırıyor, ama buna karşılık, organizmada bu işleyişi kontrol altında tutabilecek yegâne unsur olan Cortisol üretimi olmuyor! İşte size strese bağlı olarak ortaya çıkan bağışıklık sistemi bozukluklarından bir örnek.[3]

Tabi buradan hemen, yukardaki örneği mekanik bir şekilde değerlendirerek, benzer durumda olan her ilişkinin  aynı şekilde sonuçlanacağı sonucu çıkarılmamalıdır! Olay son tahlilde bir enformasyon işleme olayı olduğu için, her somut durumda belirleyici olan sadece dışardan gelen enformasyon  (burada strese neden olan enformasyon) değildir. Bu enformasyonu alan ve işleyen kişilerin farklı yapıları da önemlidir. Aynı stres kaynağını farklı kişiler farklı biçimlerde değerlendirerek farklı sonuçlar üretebilirler. Dışardan gelen enformasyonlar o ana kadar sahip olunan bilgilerle işlendiği için, bilgi temeli farklı olunca ortaya çıkan sonuçlar da farklı olur...      

Daha önce, metal bir kafesin içine konulan farelere  belirsiz aralıklarla elektrik akımı verilmesi örneğini ele almıştık (tabi sadece biraz  canlarını yakacak  şekilde). Bu durumda, farelerin yapacak hiçbir şeyleri yoktur! Fareler, sürekli olarak, ne zaman geleceği belli olmayan bir elektroşokun etkisi altında bulunmaktadırlar. Bu durumdaki farelerde, kısa bir süre sonra çeşitli hastalıkların ortaya çıkmaya başladığı görülüyor. Çoğunda önce mide iltihaplanmaları ortaya çıkıyor. Bir süre sonra da çeşitli tümörler görülmeye başlıyor, ölüp gidiyorlar. Neden? Yapılan test sonuçlarına göre, bu durumda bulunan farelerin kanlarında Cortisol oranının çok yüksek olduğu görülüyor. Yani,  kronik stres ve aşırı dozdaki Cortisol farelerin bağışıklık sistemini çökertiyor, fareler çeşitli hastalıklara yakalanarak ölüp gidiyorlar...

Fareler pasif bir şekilde -“çaresiz”-  kaldıkları için, böbrek üstü bezleri Adrenalin-Noradrenalin üretemiyor. Ama buna karşılık Cortisol üretimi devam ediyor. Böbrek üstü bezlerinin merkez kısmıyla kenar kısımları birbirlerinden bağımsız olarak çalışabildikleri için (Şek.) stres kaynağına bağlı olarak  stres mekanizmasının bir kanalı çalışıyor, sirke köpürüyor, ama eylem olmadığı için diğer kanal aktif hale gelemiyor, keskin sirke küpüne zarar veriyor, fareler ölüp gidiyorlar!..

Ama aynı fareler,  eğer elektroşok gelmeden önce durumdan haberdar edilirlerse (örneğin her seferinde bir düdük çalınarak), bunlarda iltihaplanma, tümör oluşumu gibi hastalıklara raslanmıyor.  Buradan da  stresle bilme süreci arasındaki ilişkinin ne kadar kuvvetli olduğunu anlıyoruz. Stres, tamamen, bilinmeyen karşısındaki doğal-organizmal tepki olarak ortaya çıkıyor (otomatikman mücadele haline geçiş oluyor).  Bu nedenle, stresi kontrol altına almanın en iyi yolu öğrenmektir,  öğrenerek problemi çözmektir. Çünkü, problem çözüldüğü oranda strese neden olan “bilinmeyen”  bilinir hale gelmiş oluyor. “Bildiğiniz” anda da, organizma çevre sisteminde yeni bir denge kuruluyor, organizma bu dengenin içindeki “güvenilir” yerini alıyor.

Örneğin, gene yukardaki deneyde, kafes ikiye bölündüğü zaman (arada bir taraftan diğerine geçişe olanak sağlayacak bir delik bırakılarak),   elektroşok gelmeden önce çalınan düdükle birlikte  elektroşokun geleceğini anlayan farelerin, kısa zamanda, aradaki deliği öğrendiklerini, buradan   diğer kısma geçerek elektroşokun etkisinden kurtulmayı başardıklarını görüyoruz. Stres karşısında hiçbir çaresi bulunmayan farelerin bir süre sonra çeşitli hastalıklara yakalanmalarına karşılık,  problemi çözmeyi öğrenerek kendilerine bir çıkış yolu yaratan   farelerin sağlık durumlarında  hiçbir değişikliğin olmaması son derece ilginçtir.

SONUÇ: Virüslere karşı -bu arada Corona Virüse  karşı- en önemli savunma silahımız BAĞIŞIKLIK SİSTEMİMİZDİR... Bu nedenle elimizdeki bu savunma silahını nasıl kullanacağımızı çok iyi bilmemiz gerekiyor.  Korku, organizmanın bir uyarı silahıdır; ama ucu kronik strese kadar varan kontrolsüz  korku bağışıklık sistemimizi bloke eden en önemli etkendir... İŞTE, CORONA VİRÜSTEN DAHA TEHLİKELİ OLAN VİRÜS, KRONİK STRESE NEDEN OLACAK  BU ZİHİNSEL VİRÜSTÜR. Bu nedenle daima korkuyu-stresi yönetme mekanizmasını geliştirebilmemiz gerekir.

Peki bunu nasıl yapacağız?  Kendinizi ata binmiş bir JOKEYE benzetirseniz (buradaki at sizin biyolojik varlığınızdır, Jokey ise bilişsel bilinciniz...)  bütün mesele, JOKEYİN  atın dizginlerini elinde tutabilmesiyle ilgilidir... Daha başka bir deyişle, ne yapın yapın bilişsel kimliğinizle duygusal benliğinizin yularını daima elde tutun, sakın ha dizginleri atın eline bırakmayın!..


[1]Richard F. Thompson. (2001). “Das Gehirn”. Spektrum Akademischer Verlag,Heidelberg.

    Spektrum der Wissenschaft (1999). Dossier Nr. 03/1999: “Neurobiologie der Angst”.

[2]Spektrum der Wissenschaft (1999). Dossier Nr. 03/1999: “Neurobiologie der Angst”.

[3]Tabi ki bütün bağışıklık sistemi bozukluklarıbu şekilde açıklanamaz! Burada sadece stresten kay-naklanan bozukluklara bir örnek veriliyor. Ayrıca ben doktor da değilim!!