• 2.09.2021 07:08

20.YY. KALINTISI DÜNYA GÖRÜŞLERİNİN, İDEALİZMİN VE MATERYALİZMİN SONU, VAROLUŞUN GENEL İZAFİYET TEORİSİ…

Nereye baksanız aynı çelişkiyi görüyorsunuz, tek tek bireylerden, insan ilişkilerine, toplumsal sistemler düzeyinden,  bir bütün olarak insanlığa, hatta insan doğa ilişkilerine kadar her düzeyde, her aşamada  bir doğum sancısı yaşanılıyor! Hayvanlık durumundan insanlık durumuna geçişle birlikte ilkel sınıfsızlıktan başlayarak  sınıflı doplumlar aşamasına ulaşan   yolculuk,    diyalektik anlamda bir tür „inkârın inkârı“ süreciyle birlikte şimdi yeniden, ama bu kez bir üst düzeyde, modern sınıfsız bir topluma doğru evriliyor… Yaşanılan bütün sıkıntılar bunun işareti... Sınıflı toplumların dünya görüşleri olarak anlam kazanan materyalizm ve idealizmin bütün çeşitleri modern sınıfsız bir topluma gidişin karşısında bütün güçleriyle direniyorlar!..

Sanmayın ki  hayata, insan ilişkilerine ve doğaya bakışın 20. Yy. Kalıntısı bu antika türleri    sadece toplum bilimleri alanında kendini gösteriyor. Hayır, bugün aynı çelişkileri, aynı felsefi-ideolojik bakış açılarını doğa bilimleri alanında da görüyoruz, yaşıyoruz. Bir yanda, sınıflı toplumların içinde yaşadığımız en son şekli olarak kapitalizm ve „kapitalist Batı kültürüyle“ birlikte doğan „bilim, bilimsellik“ anlayışları, diğer yanda ise, 21. Yüzyıla -„bilgi toplumuna“- özgü bilim anlayışı, dünyaya bakış biçimleri… Bir yanda, materyalizm ve idealizmin bütün çeşitleri, diğer yanda ise, ilkel sınıfsızlığın hayata-evrene bakış açısını modern doğa bilimleriyle buluşturarak anlam kazanan 21. Yüzyıl biliminin  bakış açısı…Toplum bilimlerinde olduğu gibi doğa bilimlerinin de her alanında  karşımıza çıkan bu çelişki bugün artık o noktaya gelmiştir ki, neredeyse bütün bilimsel gelişmelerin önü tıkanmış,  daha ileri adımlar atılamaz olmuştur! Bakmayın siz bütün o „enformasyon devrimi“ söylemlerine falan, bunların hepsi  20. Yüzyıl’ın başlarında atılan adımların ürünleridir. Yeni Einstein’lar, Bohr’lar, Heisenberg’ler çıkmıyor artık. Bugün önümüze konulan ürünler hep 20. Yüzyıl’ın başlarında olgunlaşmaya başlayan „bağın“, „üzümünü ye bağını sorma“ mantığıyla ortaya çıkan sonuçlarıdır…

Yok, „Tanrı parçacığı“  denilen  parçacıklardan oluşan ve her yeri kaplayan  -„kütleyi yaratan“- bir „Higgs alanı“ varmış da (!)  yok Einstein’ın bile peşinde olduğu, ama bir türlü bulamadığı  „gravitasyonal dalgalar“ keşfedilmiş de (!) „yok efendim bu işin çözümü karanlık maddedeymiş“ de!! „Yeni buluşlar“ diye önümüze konulan bu fantastik söylemler  hep çaresizlikten kaynaklanan saçmalıklardır!..  İş artık o hale geldi ki, koca koca etiketli akademisyenler, bir yandan üniversitelerde Einstein’dan ve onun Genel İzafiyet Teorisi’nden bahsederlerken,  aynı anda,  „gravitasyonal çekim“ adı altında bir „çekim kuvvetinin„ varlığından da bahsedebiliyorlar (!) gravitasyondan,  „doğada yer alan üç temel kuvvetin“  yanı sıra bir dördüncü   „kuvvet“  olarak söz edebiliyorlar!!  Bunların „Herşeyin Teorisinden „ anladıkları da, „doğada yer alan  bu „dört temel kuvvet“ arasındaki  ilişkiyi ortaya koyabilmek zaten!! Söyleyin lütfen bana bütün bunlar bilimsel anlamda bir tükenmişliğin ifadesi değilse nedir?.. (Bütün bu konulara ilişkin daha geniş açıklamalar için M. Aktolga „Herşeyin Teorisi, Sistem Teorisinin Esasları, Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi ve Tasavvuf“ 2021)…

Kimse var mı orada!?

„Enformasyon teknolojisinden“ bahsediyoruz, „bilimsel teknolojik devrim“ diyoruz, nedir bütün bu teknolojinin altında yatan? işin özü gelip sonunda elektromagnetik dalgalara dayanmıyor mu?.. Peki o zaman, ben  şimdi şu ampulden çıkan ışık gözümüze kadar nasıl geliyor bunu bana açıklayabilecek  birini  arıyorum!.. Kuantum fiziğinin temel ilkelerini, Heisenberg ve Bohr’u bir yana itmeden bunu bana açıklayabilecek tek  bir fizikçi arıyorum!.. Sakın ha,  „ne var bunda,  makineli tüfekten çıkan mermiler gibi, titreşen  elektronlardan da „foton“ adı verilen parçacıklar çıkıyor,  sonra  bunlar da  dalga hareketi yaparak gözümüze kadar geliyorlar“  diyerek olayı mekanik dünyanın kalıpları içinde açıklamaya kalkmayın!! (Bakın burada, „belirli bir ortam-‚Medium’ olmadan nasıl olup da dalgasal bir hareketten bahsedebiliyorsunuz„ sorusuna hiç girmiyoruz!!  Çünkü, bu konuyu da kitapta ayrıntılı olarak ele aldık!.. („Herşeyin Teorisi“…)

Burada „Çift Yarıkla Yapılan Deney“den de  bahsetmiyoruz!! Hani o, tek bir fotonun, ya da elektronun, nasıl olup da aynı anda -tıpkı iki kapıdan birden geçer gibi- ekran üzerindeki iki delikten birden geçebildiğinden,  o mekanik dalga anlayışıyla bunun nasıl açıklandığından   hiç bahsetmiyoruz!!  Çünkü aman, büyük fizikçi Feynman’ın dediği gibi, „bu işi daha fazla kurcalarsanız kafayı  yersiniz“ de ben de vicdan azabı duyarım!!

Bırakınız doğada varolduğu söylenen o „dört temel kuvveti“ ve bunların arasındaki ilişkiyi    bir yana, kitapta („Herşeyin Teorisi’“)   doğada bizim günlük hayatın mekanik akışı içinde anladığımız şekilde „kuvvet“ diye bir şeyin bulunmadığının da altını çiziyoruz!   Bir hidrojen atomunda elektronla proton arasındaki  ilişkinin elektriksel-magnetik bir kuvvete  dayanan zoraki bir  ilişki olmadığını, buradaki „bağlayıcı kuvvet“ anlayışının tamamen „virtüel-potansiyel“ bir gerçeklik olduğunu,  onun ancak taraflardan birisi çevreyle etkileşmeye bağlı olarak sistemden ayrılmak isterse gerçek bir kuvvet haline dönüşebileceğini söylüyoruz… Bütün doğal sistemlerin kendi içlerinde özgür ilişki temelinde bir arada durduğunu belirtiyoruz…  

Daha fazla uzatmayalım!.. İşte size, bütün bu söylenilenlerin -20. Yy. Kalıntısı bilim ve dünya görüşü anlayışlarıyla, 21. Yüzyıla özgü bakış açılarının- kendini en açık bir şekilde ortaya koyduğu -“bilim insanlarının” yüz yıldır tartışarak halâ bir sonuca varamadıkları- o meşhur “Schrödinger’in Kedisi” deneyi ve bu deneyin “Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi” açısından açıklaması… („Herşeyin Teorisi“ s.402)

“Schrödinger’in Kedi’si” bilim dünyasında  tartışılan en önemli iki “düşünsel deneyden” biridir! (Diğeri„Çift Yarıkla Yapılan Deney”. Kitapta bunu da ele alıyoruz...) Bu deney ve deneye ilişkin yorumlar, açıklamalar sadece  kuantum teorisiyle klasik fiziğin (mekanik dünyanın)   dünya görüşleri arasındaki farklılığı açıklamakla kalmıyor, bunlar aynı zamanda her alanda 20. Yüzyıl’a damgasını vuran dünya görüşleriyle -bakış açılarıyla- 21. Yüzyıl biliminin durduğu zemini de en açık bir şekilde gözler önüne seriyor... Öyle ki, bu deneye ilişkin yorumlarda, örneğin Einstein gibi devrimci bir bilim insanının bile  bir noktadan sonra  -kuantum teorisine karşı düşüncelerini ortaya koyarken- nasıl olup da halâ klasik mekanik dünya görüşünün savunucusu olabildiğini  göreceksiniz! Einstein-Schrödinger ekibiyle Heisenberg, Bohr gibi kuantum teorisinin kurucuları arasındaki felsefi görüş farklılıklarını -ve tabi bu arada  benim nerede durduğumu da- tüm açıklığıyla göreceksiniz...

Tarafların görüşlerini aktarırken, bunu sanki bir tartışma ortamının çevirisi gibi sunduk. Her ne kadar bu tartışmalar gerçekse de, buraya aktardığımız cümleler, direkt, bire bir tercümeler değildir. İçerik olarak görüşleri yansıtıyorlar...

Ama önce isterseniz bunun nasıl bir deney olduğunu görelim (tabi, onun kuantum teorisini çürütmek için materyalist bir dünya görüşüyle Schrödinger tarafından tasarlanmış bir deney olduğunu unutmadan!..)

Masanın üzerinde bir kutu duruyor. Dışarıya hiç bir şekilde sızıntı yapmayan, içini göremediğimiz bir kutu bu. Kutunun ortasında da bir perde var. Gerektiği anda, kutuyu tam ortadan ikiye ayırabilecek şekilde yapılmış. Öyle ki, perde indiği zaman kutunun iki kısmı arasında hiç bir şekilde geçiş, sızıntı olmuyor. Kutunun bir tarafında köşede  bir kedi oturuyor. Kutunun diğer tarafında ise bir kapak var. İstenildiği zaman açılabiliyor.

Mekanizma şöyle işliyor:

Önce kutunun içine tek bir elektron gönderiyoruz. Dışarıya sızıntı olmadığı için, bu elektronun kutunun içinde herhangi bir yerde olacağını söyleyebiliriz. Sonra da, ortadaki perdeyi otomatik bir şekilde indirerek, kutuyu ikiye ayırıyoruz. Bu durumdayken, kutunun içindeki elektron %50 ihtimalle kedinin bulunduğu tarafta, %50 ihtimalle de diğer tarafta olacaktır. Sonra, kutunun (A) kısmında bulunan kapağı açıyoruz ve süreç başlıyor. Eğer elektron kutunun (B) kısmındaysa, yani kedinin bulunduğu kısımdaysa sorun yok. Ama eğer (A) kısmındaysa, kapağı açtığımız an  hemen kapağa bitişik olarak monte edilmiş olan bir dedektör tarafından tesbit edilecek ve aynı anda da kutunun (B) kısmına zehirli gaz veren bir mekanizma çalışmaya başlayacaktır. Tabi bu durumda  kedi ölür!..

Şimdi burada bir nokta koyalım ve deneyin ayrıntılarına geçmeden  önce  genel olarak tartışma konusu olan şey nedir -kuantum fiziğinin kurucularıyla klasik dünya görüşünün savunucuları arasındaki esasa ilişkin farklılık nereden kaynaklanıyor- onu bir görelim...

Kuantum fiziğinin doğduğu o ilk dönemi düşünüyoruz!.. Özellikle de Einstein ile Bohr ve Heisenberg arasındaki tartışmaları... “Bir elektronun varlığı nedir” sorusuna  tamamen farklı cevaplar veriyordu bu bilim insanları. Önce bu tartışmaları bir hatırlayalım, yukardaki deney üzerine olan yorumlara, felsefi görüş ayrılıklarına daha sonra döneceğiz: 

Einstein ve Schrödinger diyorlardı ki…

Bütün diğer nesneler gibi, bir elektronun varlığı da, hem maddi olarak, hem de sübjektif olarak bizden, bizim bilincimizden (elektron üzerinde ölçme işlemi yapan bilim insanından)  bağımsız olan objektif-mutlak bir gerçekliktir. Bu nedenle, onun hızı, bulunduğu nokta, enerjisi, kütlesi vb. kısacası bütün özdeğerleri, elektronun varlığına ilişkin olarak onun üzerinde ölçme işlemi yapan bilim insanından bağımsız bir şekilde önceden varolan (elektronun, ölçme işleminden önce  sahip olduğu) kendine özgü değerlerdir. Belirli bir anda bizim bunları aynı anda ölçerek mutlak bir şekilde  bilemiyor olmamız (“Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi”) o anki ölçü aletlerimizin -bilimin- gelişmişlik derecesiyle ilgili bir sorundur. Bu nedenle, buradan bu değerlerin ölçme işleminden önce  de kesin, mutlak ölçü değerleri olarak varolmadığı sonucu çıkmaz. Ölçü aletlerimiz geliştikçe, bilim geliştikçe, nesnelere ilişkin olarak -bu arada söz konusu elektrona ilişkin olarak da- adım adım  daha kesin ölçü değerlerini elde edebileceğiz.  Her aşamada ölçerek bulunan değerler,  o aşamadaki bilme sürecine denk düşen, onun sınırlarını  belirleyen değerler olarak anlaşılmalı, mutlak özdeğerlerin ölçme işleminden bağımsız olarak varolduğu anlayışı terkedilmemelidir“.

Heisenberg ve Bohr ise, “hayır” diyorlardı!..

Objektif mutlak bir gerçeklik olarak ölçme işleminden önce de varolan,  “ölçme aletleriyle birlikte ölçme işlemini yapan kişiden bağımsız   bir elektron“  söz konusu olamaz. Doğada, elektronun üzerine yapışılı olarak bu türden metafizik  “objektif mutlak ölçü değerleri”  yoktur!.. Ölçme işlemi ile elde edeceğimiz değerler (örneğin, hız, pozisyon, enerji, momentum vb.) ölçme işlemi esnasında etkileşmeyle birlikte  yaratılan  değerlerdir. Çünkü, bilmek etkileşmekle gerçekleşir. Etkileşmek ise, ilk adımda, ölçme nesnesi olan elektronu  etkileyerek ondan ölçü değerlerini çıkarıp getirebilmesi için  onu en azından bir fotonla etkilemek anlamına gelecektir. Öyle ki,  bu foton gidecek,   elektrona çarparak onu etkileyecek, sonra da oradan yansıyarak  tekrar bize geri geldiği zaman  elektrona ilişkin enformasyonları bize getirmiş olacaktır... Ama bu durumda, o fotonun bize getirdiği enformasyonlar bizden -yani, ölçme işlemini yapan bilim insanından- bağımsız olarak „ölçme işleminden önce de varolan objektif-mutlak değerler“ olmuyor!.. Çarpışma-etkileşme esnasında yaratılan değerlerdir bunlar.  Bunun, ölçü aletlerimizin-bilimin gelişmesiyle falan  hiçbir ilişkisi yoktur. Çünkü, örneğin söz konusu elektronun nerede bulunduğunu -yerini- mümkün olduğu kadar kesin bir şekilde bilebilmemiz için onu dalga boyu çok küçük (dalga boyu küçüldükçe frekansın, dolayısıyla da enerjinin   büyüyeceğini unutmayalım) bir fotonla etkilememiz gerekir. Bu durumda  onun nerede bulunduğunu -kesin olmasa bile mümkün olduğu kadar dar bir sınır içinde-  bilmek mümkündür. Ama öte yandan,  göndermiş olduğumuz bu  fotonun enerjisi çok büyük olduğu için, o,  aynı anda elektronun hızını değiştirmiş-arttırmış olacaktır. Dolayısıyla da,  hıza ilişkin olarak geri dönüşte onun bize getireceği bilgi „elektronun ölçme işleminden önce de sahip olduğu“  bilgi olmayacak, onun çarpışma sonucunda ortaya çıkan hızına  ilişkin bir bilgi olacaktır.

Öte yandan, eğer elektronun yerini-pozisyonunu ölçmek için  ölçme işleminde kullanacağımız fotonun dalga boyu sıfır olsaydı da (böyle bir foton yoktur!) bu durumda onun enerjisi sonsuz olacağı için gene bir sonuç alamayacaktık; yani, aynı anda elektronun hızını ve pozisyonu aynı kesinlikle bilmek mümkün değildir...

Denebilir ki, ‘ama bizim bilemiyor olmamız bu değerlerin gerçekte de bulunmadığı anlamına gelmez ki’!.. 

İyi güzel de, o zaman birileri de  der ki: Ne yani, sizler, hiçbir zaman bilimsel olarak kanıtlanamayacak,  bir inanç konusu olmaktan öteye gidemeyecek bir anlayışı  (“kendinde şey-mutlak gerçeklik” olarak varolma anlayışını)  bizim de aynı mantıkla, dini bir inanç gibi kabul etmemizi mi öneriyorsunuz!? Çünkü, buradaki “belirsizlik” hiçbir şekilde ölçme aletlerimizin gelişmişlik düzeyiyle ilgili bir sorun olmayıp, ilkesel bir durumdur... Elektronu, frekansı, dolayısıyla da enerjisi sıfıra yakın olan bir fotonla etkilemiş olsanız dahi bu sonuç değişmez. Bu durumda, hızı ve enerjiyi daha kesin bir şekilde ölçerken,  pozisyona ilişkin bilgiler gittikçe kaybolmaya başlayacaktır... Çünkü,  objektif-mutlak ölçü değeri olarak elektronun  pozisyonundan bahsedebilmek için onu dalga boyu sonsuz küçük bir fotonla etkilemeniz gerekirdi,  ancak, ne böyle bir foton vardır, ne de bunun bilimin gelişmesiyle  ilişkisi!.. Bu nedenle,  bilmek ölçmekle gerçekleştiği için, ölçerek elde edeceğimiz değerler daima bize -etkileşmeye- bağlı değerler olacaktır. Hangi değeri daha kesin olarak bilmek istersek ona göre bir ölçme işlemi yapmamız, yani ölçme nesnesiyle ona göre bir ilişki içine girmemiz, etkileşmemiz gerekir... Bu nedenle, elektronun varoluşuna ilişkin bilgiler bize-bizim isteğimize bağlıdır, biz nasıl bir ölçme fotonu kullanırsak ona göre bir elektron elde ederiz... Bizden ve bizim bilincimizden bağımsız mutlak gerçeklik  bir elektron  söz konusu değildir”. Heisenberg-Bohr ekibinin söylediklerinin özeti  de bu...

Şimdi artık deneye dönebiliriz, çünkü söz konusu deney („Schöridinger’in Kedisi“) Einstein-Schrödinder ekibinin, „Kuantum fiziğinin Kopenhag yorumcuları“ da denilen Heisenberg-Bohr ekibine karşı, onların  anlayışını ve yorumlarını  çürütmek için tasarlanmıştır!..

(Devamı 2. Bölümde…)