• 12.09.2021 14:15
  • (105)

20.YY. KALINTISI DÜNYA GÖRÜŞLERİNİN, İDEALİZMİN VE MATERYALİZMİN SONU, VAROLUŞUN GENEL İZAFİYET TEORİSİ…

Bu tartışmada ben  nerede duruyorum, ya da “Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi” açısından olaya nasıl  bakmak gerekiyor?..

Ben, ne Einstein-Schrödinger ekibi gibi “klasik bilimin” -materyalist dünya görüşünün- tarafındayım, ne de Heisenberg-Bohr gibi, son tahlilde ucu sübjektif idealizme  çıkan bir anlayışı destekliyorum!.. Ben diyorum ki, nesneler, olaylar ve süreçler daima karşılıklı etkileşme içinde birbirlerini yaratırken yaratılırlar.  Onlar, her durumda, birbirlerini ve arada oluşan sistemin sistem merkezini temel alan bir koordinat sistemine göre varolan izafi objektif gerçekliklerdir... Ne öyle bütün koordinat sistemlerinden bağımsız objektif-mutlak gerçeklikler vardır (bunlar klasik bilimin-Newton fiziğinin, günlük hayatımızın gerçekleridir), ne de,   varlıkları bizim irademize bağlı olan, yani biz onların varlığından haberdar olduğumuz için -o an- varolan nesneler!.. Kafesin içindeki kedi örneğinde olay tamamen gözlemcinin dışında cereyan ediyor. Halbuki yukardaki Şekilden de anlaşılacağı gibi, elektron üzerinde yapılan ölçme işleminde elektrondan geri gelen fotonun alınarak taşıdığı mesajın çözüldüğü koordinat sisteminin merkezi  direkt olarak  ölçme işlemini yapan “gözlemcidir”...

Başka bir örnek üzerinde tartışalım:

Şu an ben bu satırları potansiyel bir okuyucu kitlesi için yazıyorum. Yani sizler bu satırları okuyana kadar benim için  objektif-mutlak bir gerçeklik değilsiniz, potansiyel bir gerçekliksiniz. Ben de sizin için aynı şekilde. Ama ben, bulunduğum yerdeki ilişkilerim içinde, sizler de gene aynı şekilde bulunduğunuz yerdeki ilişkileriniz içinde, birbirimizden bağımsız olarak -bu ilişkilere göre objektif izafi gerçeklikler olarak- varolup, yaşayıp gidiyoruz...

Siz, ne zaman ki, benim yazdığım satırları okumaya başlıyorsunuz, ancak o andan itibaren  bu satırlarla kodlanmış enformasyonlar sizin için bir mesaj bir “girdi”   haline gelirler. Ve siz de, o andan itibaren,  daha önceden sahip olduğunuz bilgilerle bu “girdiyi” değerlendirerek işlerken beyninizde oluşan nöronal  reaksiyon modeliyle temsil edilen bir instanz, bir “varlık” olarak  benim tarafımdan  yaratılmış  olursunuz. Bu durumda,  aramızdaki etkileşim devam ettiği müddetçe objektif-izafi bir realite olarak varolan “siz”le daha önceki “siz” aynı şey değilsinizdir artık... (Aynı durum tersi için de geçerlidir; yani, kitaba ilişkin olarak sizin oluşturacağınız  “çıktılar” bana ulaştığı zaman onlar  benim için bir “girdi” olur ve ben de bir şekilde “yaratırken”  sizin tarafınızdan “yaratılmış” olurum!..)

Ama pratikte böyle düşünmezsiniz tabi, ve dersiniz ki, “olur mu öyle şey, ben  senden bağımsız olarak varolan objektif-mutlak bir realiteyim”! Yani, “senin kitabını okumadan önce de vardım, okuduktan sonra da varolmaya devam edeceğim” der çıkarsınız işin içinden! İçinde yaşadığımız günlük hayatın mekanik akışı sizin bu şekilde düşünmenize neden olur... Ve de bunun, bu kadarıyla kimseye bir zararı yoktur!..  Tam tersine, günlük hayatın akışı içinde belirli bir kullanım değeri vardır bu anlayışın. “Masanın üstündeki şu kalem ben orada olsam da olmasam da vardır” gibi!.. 

Olayları ve nesneleri,  onlarla hiçbir ilişkimiz olmadan, onlar hakkında hiçbir enformasyona sahip olmadan  objektif-mutlak gerçeklikler olarak var kabul etmek bir tür dinsel inanç gibidir! Çünkü bu durumda, “nereden biliyorsun öyle olduğunu” sorusuna, “bu böyledir, bunu böyle kabul etmek gerekir” demekten başka bir cevap verilemez!..

Şimdi, kitapta da  yer alan bir  “düşünsel  deneye” dönüyoruz!..

Uzayın herhangi bir yerinde, hiçbir “gözlemcinin” bulunmadığı bir yerde, bir foton geliyor ve bir elektrona çarpıyor  (çarpamaz m, yani onunla etkileşemez mi!?), ve onu “ihtimaldalgasını” (aynen kuantum fiziğinin dediği gibi) “izafi-objektif bir gerçeklik haline getiriyor”... Yer yüzündeki bir gözlemci olarak nasıl yorumlayacaksınız bu olayı şimdi? (Ama unutmayın, bu olay gözlemci olarak tamamen sizin dışınızda cereyan ediyor, yani sizin bu olaydan hiç haberiniz yok. Siz  burada, diyelim ki yeryüzünde bir bilim insanı-gözlemcisiniz...) 

Evet, bütün olup bitenler sizin dışınızda olduğu için, bu konuda size bir enformasyon gelmediği sürece, sizin bu konuda bir şey söylemenize olanak yoktur, bu açık. Ama, buradan, sizin dışınızda böyle bir olayın  olamayacağı, uzayın  herhangi bir bölgesinde bir fotonla bir elektronun sizden habersiz bir şekilde etkileşerek  birbirlerini izafi objektif gerçeklik haline getiremeyecekleri sonucu çıkmaz ki!.. 

İşte, kedi olayı da bunun gibi bir şeydir aslında!..

Kedi ölmüş de olabilir, sağ da! Siz işin içinde olmadığınız için, (etkileşme sizden bağımsız olarak gerçekleştiği için) bu olay size göre, sizi temel alan bir koordinat sistemine göre sadece potansiyel bir gerçekliktir (ve evet, bu durumda iken kedi size göre %50 ölü, %50 diridir). Ama  aynı anda,  etkileşmeye katılan biri açısından (örneğin, kutunun içinde gaz maskesi takmış olarak bulunan biri açısından)  kedinin durumu ölü, ya da diri olarak  objektif-izafi bir gerçekliktir... Dikkat edin, buradan hiçbir şekilde, “bizim dışımızda objektif-mutlak  gerçeklik olarak bir ‘kedi’, ya da bir ‘elektron’ vardır    sonucu çıkmaz! Sadece,  objektif gerçekliğin izafi olduğu, daima belirli bir koordinat sistemine göre bir anlama sahip olabileceği sonucu çıkar...

“Kopenhagcıların” bir büyük hatası da etkileşme olayını tek yanlı olarak,  sadece etkileyerek yaratma şeklinde anlamalarıdır. Halbuki etkileşmek aynı zamanda etkilediğimiz nesneyi yaratırken ondan gelecek mesajla birlikte onun tarafından yaratılmaktır da.  Yukarıdaki deneyde kutu kapalı olduğu için,   nesneden gözlemciye bir geri dönüş olmuyor. Bu durumda  olan etkileşme değil, gözlemcinin dışında cereyan eden tek yanlı bir etkilemedir...

Günlük hayatımızda yer alan  pratik kabulleri, objektif gerçekliğin izafi olduğuna, her anki etkileşmeyle birlikte, o etkileşmeye katılan unsurları temel alan  koordinat sistemlerine göre yeniden yaratıldığına  ilişkin bilimsel görüşlere karşı bir tez olarak kullanamayız. Bu nedenle, sizin dışınızdaki kedi, sizi temel alan KS’ne göre  potansiyel bir gerçekliktir; tıpkı Paris şehrinin onunla ilişkiye girmeden önce sizin için potansiyel bir gerçeklik olması gibi. Ama bu durum, kedinin ve Paris şehrinin o an, sizden bağımsız olarak, sizin dışınızdaki başka koordinat sistemlerine göre İZAFİ OBJEKTİF gerçeklikler şeklinde  varolabileceği sonucunu etkilemez.  İşin aslı budur. Ne zaman ki maddi olarak etkileşmeye katılırsınız, ancak o zaman yaratırken yaratılan izafi-objektif bir gerçeklik olarak ortaya çıkarsınız, yani varolursunuz!.. Olay budur!..

Bu nedenle, herkese göre aynı, herkesten bağımsız objektif-mutlak gerçeklik bir elektron, ya da  kedi gerçeği yoktur!..

Gerçek, binbir surat gibidir, ya da bir bukalemun gibidir! Her ilişkide, o anki etkileşmeye göre kılık değiştiren izafi bir gerçek vardır!..

Görüldüğü gibi, Kuantum fiziğinin “Kopenhag yorumcuları”  işi bir noktaya kadar doğru olarak getiriyorlar, ama, “gözlemci” falan derken,  kaşla göz arasında   ölçme işleminin özünün belirli bir koordinat sistemine göre gerçekleşen objektif etkileşme olduğu gerçeği ortadan kayboluyor bir anda ve mesele, “işin içinde sübjektif olarak  ben yoksam  gerçeklik de yoktur’a” dönüşüyor! O zaman, Einstein ve Schrödinger de diyorlar ki,  “ne yani, siz kutunun kapağını açıp da içine bakarak durumu tesbit edene kadar kedi yarı ölü yarı diri mi idi”!? Ama onlar da buradan, “kedinin  objektif-mutlak  bir gerçeklik olarak varolduğu”   sonucunu çıkararak başka türlü bir sapmanın içine giriyorlar!..

Sonuç:

Tartışmanın her iki tarafı da, olayları ve süreçleri belirli bir sistem zeminine oturtarak, bu zemine göre bir koordinat sistemi (KS) tanımı yapıp onun içinde ele almıyorlar. 

Bu neye benziyor biliyor musunuz! Uçsuz bucaksız bir denizdesiniz ve elinizde pusula yok! (Buradaki pusula dünya görüşüdür!) Herkes yol tayin etmeye çalışıyor. Hangisi doğrudur bunların! Neye göre karar vereceksiniz, doğrunun ölçüsü nedir? İşte “Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi” tam bu noktada ortaya çıkıyor...

Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi’ni formüle ederken, evrensel oluşumun temel gerçekliğinin sistem gerçekliği olduğunu belirtmiş, gerçeklik-realite dediğimiz şeyi bu zemini temel alan belirli bir koordinat sistemine (KS) göre açıklamaya çalışmıştık. Yukardaki olaya da bu açıdan  bakmaya çalışırsak,  elbette ki, bütün gözlemcilerden bağımsız bir şekilde, bütün (KS)’lerine göre mutlak  gerçeklik olarak varolan bir kediden, veya bir elektrondan bahsedilemez! Her durumda, içinde bulunduğu etkileşmeye ve (KS)’ne göre izafi-objektif  gerçeklik olarak ortaya çıkan “farklı” kediler ya da  elektronlar vardır. Bu kadar basit!..

Sorun -varoluş sorunu- bir sistem sorunu, olayları ve süreçleri uzay zaman içinde belirli bir sistem gerçekliği zemininde kavrayabilmek sorunu olduğu için,  özünde bir  KS olayıdır da. Ama siz tutarda KS deyince bundan -Einstein gibi- önceden varolan nesnelerin uzay-zaman içindeki koordinatlarını ifade etmeye yarayan “rasgele seçeceğiniz herhangi sabit bir cismi, nesneyi”  anlarsanız, yani hareket noktanız günlük hayatın mekanik dünya görüşü, mekanik  bir sistem ve KS anlayışı olursa, durum farklı olur tabi!..

Dikkat ederseniz, bu durumda, varolmak problemi tartışılırken artık  belirli bir KS  söz konusu  değildir! Egemen olan anlayış, “nesnelerin, ‘kendinde şeyler’ olarak  ‘mutlak bir uzay-zamanı’ esas alan ‘evrensel’ bir KS’ne göre var olmalarıdır. Bu durumda varolmak, belirli bir KS’ne göre gerçekleşen izafi bir oluşum değildir, bütün KS’lerinden bağımsız “objektif mutlak” bir gerçekliktir!..  

Ne gariptir ki, materyalizmin o  mutlak KS anlayışı, Heisenberg ve ekibinin sübjektif idealist bakış açısı içinde de “gözlemci” denilen sübjektif faktör olarak karşımıza çıkıyor!!. Yani, onlara göre de, şeylerin-nesnelerin, olayların  ve süreçlerin-varlığı “gözlemcinin” iradesine bağlı oluyor; bunlar ancak “gözlemciye” göre varsalar  var oluyorlar! Gözlemcinin onların varlığından haberleri yoksa, onların varlığının -potansiyel de olsa-    bir anlamı kalmıyor!..

Varoluşun özünü oluşturan objektif izafi gerçeklik anlayışı, madde-enerji-enformasyon alışverişi (etkileşme) içinde bulunulan nesnelerin, bu etkileşme esnasında, yaratırken  yaratılıyor oldukları  anlayışına dayanır... Öyle ki, bu izafi-maddi varoluş hali, o an etkileşmeye katılan taraflar açısından (her ikisi için de)  sahip olunan sübjektif duruşun da  çıkış noktası olur.  Yani daima, yaratılırken yarattığımız izafi objektif gerçekliğe ilişkin sübjektif bilgilere sahip oluruz...

Buradaki “sübjektivite” -bilginin sübjektif oluşu- anlayışı sübjektif idealizmin sübjektivite anlayışından tamamen farklıdır. Çünkü sübjektif idealizmin anlayışında  nesneler hakkında fikir sahibi olmak için arada bir etkileşmeye gerek yoktur. Nesneler biz onlari düşündüğümüz için vardırlar, düşündüğümüz sürece...