DEVRİM NEDİR, “RADİKAL DEVRİMCİLİK” ANLAMINDA “JAKOBENİZM” NEDİR?

  • 27.12.2021 11:32

DEVRİM NEDİR, “RADİKAL DEVRİMCİLİK” ANLAMINDA “JAKOBENİZM” NEDİR? DEVRİMİN VE “JAKOBEN DEVRİMCİLİĞİN” DİYALEKTİĞİ!..

Evet “devrim”, yani toplumsal düzeyde çocuğun (yeni bir toplumun) doğması olayı  “eskinin” (AB) içinden “yeninin” (AB) çıkıp gelmesi olayıdır, bu açık; ama bu süreç aynı zamanda eski toplumun içinde anne rolünü oynayan “yönetilenlerle” onun içinden çıkıp gelen “yeni” toplumun unsurları –dinamikleri- arasındaki ilişkiyi de belirler...

Burada gerçek anlamda devrimci olan “yeniye” ait güçlerdir[1] (şekilde AB)... Çünkü toplumsal DNA ları –üretim ilişkileriyle belirlenen  yaşam bilgileri- eskiden farklı olan gerçekte bunlardır...  

Eskiye ait dinamiklerle (şekilde B) “yeniye” ait güçlerin  henüz daha tam olarak birbirinden ayrışmadığı –doğum sürecinin devam ettiği- dönemde,  “eski” toplumun içindeki bir dinamik olan “yönetilenlerin” (B) reaksiyona dayalı “devrimciliğine” ise “sistem içi popülist radikal altüstlüğü hedef alan “devrimcilik” anlamında JAKOBENİZM[2]  diyoruz...

Aradaki farkı  mı soruyorsunuz?...

Sınıflı toplumlarda “Yönetilenlerin, ezilenlerin”- “devrim anlayışı”,  eskiden beri varolan sistemin içinde aynı toplumsal DNA lara sahip oldukları “egemen sınıf” olarak yer alan “Yönetenleri” altederek –yok ederek- onların yerine geçmek, onlardan yönetimi ele alarak  bunun yerine “kendi sistemlerini” inşa etmek oluyor...

Şimdi isterseniz bu anlayışla “burjuva devrimlerini”,  1917’yi –yani “işçi sınıfı devrimini”- ve bütün diğer “devrim” süreçlerini bir kere daha gözden geçirerek olaya bir de bu gözle  bakmaya çalışın!..

Peki ya Türkiye’de gelişen burjuva devrimi süreci? Burada  nedir burjuva devriminin dinamikleri  ve  “Jakobenleri”?..

Bu konuyu bütün  ayrıntılarıyla yeni kitapta ele almaya çalıştık  (“Bilişsel Tarih ve Toplum Bilimlerinin Esasları-Osmanlı’dan Bu Yana Türkiye’de Kapitalizmin Gelişme Diyalektiği”); ama biz konuya ilişkin olarak burada şöyle kısa bir özet yapalım:

Osmanlı’dan bu yana “Batılılaşma” sürecimizin “kahramanı” olan birinci kuşak “Beyaztürk” İttihatçılara aslında  “burjuva devrimi sürecinin jakobenleri” demek doğru değildir! Bunlar, “Devleti kurtarma” yolunda toplumsal-tarihsel genlerimizde kayıt altında bulunan “tarihsel devrim” geleneğimizin izinden giderek,  bir tür toplum mühendisliği  faaliyetiyle (ben buna “iç tarihsel devrim” süreci diyorum) yukardan aşağıya doğru Devletçi bir “yeniden kuruluş” hamlesini başlatmışlardı. Zaten onların “yeni bir sistem” ve “kapitalist bir toplum yaratmak” derken anladıkları da eskiden beri varolan sistemin içinde  Devlete bağlı burjuvalar yetiştirerek Devletçi bir kapitalist toplum yaratmaktan başka bir şey değildi!..

“YENİ TÜRKİYE” YOLUNDA İLERLERKEN  YENİ TİPTEN “SİYAHTÜR” JAKOBEN BİR KANADIN ORTAYA ÇIKIŞI!..

(Aşağıdaki satırlar yeni kitaptan…)

Tekrar, Menderes, Demirel ve Özal çizgisine,  o dönemin “büyüme, gelişme tutkusuna” dönüyoruz...

Belki eskiden olayların ve süreçlerin açıklanması bu kadar basitti, yani o “büyüme ve gelişme” tutkusu birçok şeyi açıklamaya yetiyordu; ama  AK Parti iktidarıyla birlikte Türkiye bambaşka bir sürecin içine girmişti. Daha önce ele alınan konular ve politikalar açısından görünüşe bakılırsa aslında Menderes, Demirel Özal ve Erdoğan arasında hiçbir fark yok gibiydi!.. Bunlar aynı zincirin parçaları gibi idiler!  Gene aynı büyüme tutkusu, aynı projeksiyonlar egemendi siyasete... Ama, bu kez koşullar -yani AK Parti’nin iktidar olduğu  koşullar- çok farklıydı.   Küresel sermaye büyük bir iştahla ülkeye akıyordu adeta! (2002-2015 arasında toplam 650 milyar dolara yakın bir para girmiş ülkeye!.. Bunun yarıya yakını direkt yatırıma yönelikti).  Sadece bu da değil, bu dönemde eskinin “Beyaztürk” Devletçi burjuvaları da artık antika Devletçi politikaları bir yana bırakarak küresel dinamiklerle bütünleşme, küresel sermaye haline gelme yoluna girmişlerdi... Buna bağlı olarak da, onlar bile artık AK parti iktidarını destekliyorlardı!.. Bu nedenle, bir süre işler  bu yeni kulvarda -aşağıdan yukarıya doğru- pürüzsüz ilerledi, ve bu dönemde neredeyse Türkiye üçe katlandı!..

Ama, içerde ve dışarda esen 21. Yüzyıl rüzgarlarıyla yelkenlerini şişirerek iktidara gelen AK Parti yöneticileri bütün bu süreçlerin özünü hiç kavrayamadılar!.. Bunlar, daha sonra, sürecin ikinci aşamasına özgü gelişmelerle karşı karşıya gelince[3], küreselleşme sürecini falan hemen bir yana bırakarak, eski koruyucu  zihinsel kalkanlarının arkasına sığınmaya, o ana kadar olup bitenleri bile hep “göklerden gelen bir karara” bağlayarak, kendilerini  20. Yüzyıl kulvarlarında yol almaya çalışan yalnız bırakılmış “kutsal” bir yolcu gibi görmeye başladılar!.. “Küreselleşme süreci, küresel sermaye falan  bahane imiş, demek ki biz, Allah yürü ya kulum demiş de o yüzden yürümüşüz,  21. Yüzyıl bizim Yüzyılımız olacak” diyerek, “Osmanlı’yı küllerinden yeniden yaratmak” için  “restorasyoncu”-reaksiyonist-popülist  bir  kimliğe sahip çıkarak yola devam kararı alıyorlardı!..  

“Birinci Dünya Savaşı’nın  bizi parçalamak için çıkarıldığını, bütün o eski Osmanlı mülkü toprakların -buralardaki yer altı zenginliklerinin de- elimizden zorla alındığını, şimdi artık “parantezi kapatma vaktinin geldiğini” ilan ederek, “daha önce bize ait olan mülk” üzerinde kurulu  ülkelerde  olup biten her sorunu artık bizim kendi iç sorunumuz gibi görmeye, buralara bu mantıkla müdahale etmeye başladılar!..

Sonuç ortada, “Dimyad’a pirince giderken neredeyse evdeki bulguru da tehlikeye atar” hale geldik!.. Bir Demirel’in, daha sonra Özal’ın, hatta başlangıç dönemindeki Erdoğan’ın izlediği  siyasete bakın, bir de şimdi, İslam’ın hamisi olmaya çalışan-Osmanlıcı-“Siyahtürk” jakoben toplum mühendisi siyasete!..

Hep şunu yazıyor ve söylüyorum: Bugün artık mücadele 20. Yüzyıl kalıntısı eski dünyanın güçleriyle, enerjisini 21. Yüzyıl dinamiklerinden alan yeni dünyanın sivil toplumcu güçleri arasında cereyan ediyor.  20. Yüzyıl koşuları içinde bir yeri ve anlamı olan bütün o “sol”-“sağ” vb. ideolojilerin  hepsi geride kalmıştır! Görmüyor musunuz, artık bütün o  ideolojik akımların hepsi “düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışıyla 21. Yüzyıl dinamiklerinin karşısında ittifak halindeler; bazan açıkça, belirli bahaneler uydurup aynı safta durarak, bazan da birbirleriyle çatışıp birbirlerinin varoluş koşullarını yaratarak!.. Bütün hikaye bundan ibarettir!..

Bütün bu gelişmeler karşısında, gelişmekte olan ülkelerin önüne  iki yol çıkıyordu; ya onlar da gelişmiş ülkelerin küreselleşme karşıtı  ulusalcı reaksiyonlarına karşı, savunma psikolojisiyle, aynı yola girip onlara bu zeminde cevap vererek, reaksiyonist-jakoben bir çizgi izleyecekler, ya da 21. Yüzyıl’a damgasını vuran dinamikleri de -küresel sermaye çevrelerini de- arkalarına alarak, gelişmiş ülke ulus devletlerinin atalet direncine hiç aldırış etmeden, onları kendi egemenlik alanlarında -20. Yüzyıl kulvarlarında- yalnız bırakarak 21. Yüzyıl kulvarlarında yollarına devam edeceklerdi… Yani, ya provokasyona gelip 20. Yüzyıl’ın egemenlerine onların güçlü oldukları alanda laf yetiştirmeye çalışacaklar, ya da hiç arkalarına bakmadan yollarına devam edeceklerdi… Ama bunun için de tabi küreselleşme sürecini ve onun  üretici güçleri geliştirici  dinamiklerini iyi kavramaları,  gelişmenin, ilerlemenin,  kerameti kendinden menkul  o antika yapılarından değil, 21. Yüzyıl dinamikleriyle bütünleşmekten kaynaklandığını görebilmeleri gerekiyordu…

Peki görebildiler mi?.. Gelişmekte olan diğer ülkeleri bir yana bırakırsak, Türkiye görebildi mi?..

Bence, işin derinliklerine inerek ne iktidar, ne de muhalefet bu süreci  göremediler!.. Ne doğru dürüst küreselleşme sürecini anlayabildiler, ne de bu sürecin aşamalarını!..     Çok ince bir çizgi vardı arada. AK parti kurmayları, karşılarındaki ulus devletçi cephe süreci provoke etmeye çalıştıkça, yapılması gerekenin,  “daha çok demokrasi” diyerek küresel dinamiklerle olan ittifakları daha da güçlendirip, onları ülkeye çekme yönündeki çabalara daha da hız vermek olduğunu  anlayamadılar. Yavaş yavaş, “beka” korkusundan kaynaklanan ulus Devletçi-reaksiyonist yanları onlarda da öne çıkmaya başladı…   “Görüyorsunuz, biz ne yaparsak yapalım olmayacak, çünkü ortada bütün bu hareketleri koordine eden küresel bir üst akıl” var,  “bunlarla onların anladığı dilden konuşmak lazım” noktasına gelerek,  21.Yüzyıl kulvarlarını  terkedip,  eski Türkiye’nin Devletinin kanatları altına sığınarak gelişmiş ülkelerin ulus devletleriyle, onların egemen oldukları   alanda, onların istedikleri şekilde  ulus devletçi reaksiyonlarla denge oluşturma yoluna girdiler...

Devletin -eski Türkiye’nin Devlet’inin- istediği de tam olarak buydu zaten!.. Bu fırsatı kaçırır mıydı hiç! Hemen o da aldı sazı eline ve başladı çalmaya: “Türkiye dış güçlerin saldırısı altına girmiştir, içerde de bunların işbirlikçileri vardır.  Yapılacak  iş, Devletin bekası uğruna  yerli-milli Devletçi unsurlarla   ittifak kurarak işbirlikçilere karşı reaksiyoner bir duruş almaya çalışmaktır...”

“Demokrasi mücadelesi” diyerek yola çıkan ve o ilk on küsür yılda bu alanda epey de mesafe kateden AK Parti kendini Devletçi ulusalcıların  kollarında böyle buldu işte!  Ne içindi peki? “Türk tipi Başkanlığı” garanti altına alabilmek için mi idi her şey!?.. “Denize düşen yılana sarılır” hesabı, bir zamanlar Demirel’in düştüğü “Milliyetçi Cephe” tuzağına şimdi de  onlar düşüyordu!..

Ne yapalım, „eldeki imkanlarla bir yere kadar gelebildik, daha ileri gidemiyoruz, patinaj yapmaya başladık“ diyorlardı!..

Peki sonra ne oldu;  „yerli milli“ çözümler ararken girilen „ittifaklar“ kurtarabildi mi onları ve ülkeyi „patinajdan”?..  Bırakın kurtulmayı bir yana, „patinaj yaparak“ içine girilen bu süreç bize „beka sorunundan“ başka ne getirdi?..

Daha o zaman -2014 yılında- yayınlanan bir çalışmada şöyle diyorduk:[4]     

„Eğer bugün Türkiye bir dar boğaza gelip dayandıysa, çabalayıp dursak da artık bir türlü    „orta derecede gelişmiş bir ülke“ olma sınırının ötesine geçemiyorsak ne yapacağız? “Orta derecede gelişmiş ülke” olma  konumunu nasıl yeneceğiz?.. Büyümek istiyoruz ve 2023-2071 hedeflerinden falan bahsediyoruz ama öyle sadece istemeyle, ya da hamasetle olmuyordu ki bu işler!.. Öyle sihirli bir değnekle dokunarak her şeyi bir anda yoluna koyamayacağımıza göre ne yapmamız gerekiyor…”

Yazı şöyle devam ediyordu:

“Neresinden bakarsanız bakın, 21. Yüzyıl koşullarında büyümenin, gelişmenin yolu, son tahlilde “yeni bilgiler üretip piyasaya katma değeri yüksek mallar sürebilmekten” geçiyor. Bu açık!.. Ama bakın işte tam bu noktada da ikinci sorun  çıkıyor karşımıza!!.

İki yüz yıldır doğal yatağından sapmış bir toplumuz biz. Daha yeni yeni kendi yolumuzu bulmaya,  tarihimizle, kültürümüzle hesaplaşarak buluşmaya çalışıyoruz. Böyle bir toplumun öyle hemen birden bire yeni bilgiler  üretebilmesi  mümkün müdür? Eğer bilgi üretmek, çevreden gelen enformasyonları sahip olduğumuz bilgi temelimizle değerlendirip işleyerek „bilgi“ adı verilen yeni ürünler ortaya çıkarabilmek  ise,   hangi „bilgi temeliyle„  başaracağız biz bu işi?..  İki yüz yıldır pozitivist toplum mühendisleri kendi kafalarına göre yeni „bilgi temelleri“ kazandırmaya çalışmışlar bu topluma!..  Bu nedenle, daha henüz doğru dürüst bir eğitim sistemimiz bile yok bizim!. En önemlisi de, nasıl bir eğitim sistemine sahip olmamız gerektiğini  henüz daha bilmiyoruz!.. E, bu durumda nasıl yeni bilgiler üreterek katma değeri yüksek mallar elde edeceğiz ki?”[5]

İKİ SAPMA!..

İşte tam bu noktada  „çaresizlik“  iki eğilimin,  ideolojik kökenli iki sapmanın  ortaya çıkmasına neden oluyor...

Birincisi açık; eski “Beyaztürk” statükonun, içe kapanmacı, Devletçi, dünya görüşünü savunanların çizgisi idi bu…

Az üretirsen, az enerji tüketir, az ithal girdi kullanırsın olur biter, ne cari açık kalır ortada ne de başka bir şey!! Bunların -bu  “Beyaztürk Mahalle”  sözcülerinin- bütün söylediklerinin, yazıp çizdiklerinin  özü esası  buraya varıyordu!! Türkiye’de „sol“ muhalefet diye boy gösterenlerin de “kapitalizme karşı olmak” adına sahip çıktıkları bu politika Osmanlı artığı eski Devletçi paradigmanın günümüzdeki uzantısından başka bir şey değildi! Onların bütün dertleri, kaybettikleri antika  cennetlerine yeniden kavuşabilmekten  ibaretti! Her türlü yeniliğe karşı çıkan, bütün sorunların kaynağının üretici güçlerin gelişmesi olduğunu düşünen bu gerici muhalefete göre en kestirme yol, hiçbir şey yapmamaktı!! “Beyaztürk”-Devletçi elitler toplumun ürettiği bütün nimetlerden yararlanırken diğer insanlar da „şükür“ diyerek  „doğayla içiçe“ „huzur içinde“ yaşamalıydılar!! Bunların dünya görüşü bu idi!..  

İkincisi ise, AK Parti’nin içinde filizlenen yeni tipten Devletçi milliyetçi-İslamcı   akımdır. Bunlar da, eski “Beyaztürk”-Devletçi statik-içe kapanmacı dünya görüşüne  karşı çıkarlarken,   işi abartarak meseleyi başka bir uç noktaya götürüyorlar,  tek çıkar yolun „genleşmeci„ yeni Osmanlıcı-“emperyal” bir ülke haline gelmek olduğunu  söyleyerek, gelişmenin ilerlemenin yolunun, “Türk tipi Devletçilik” de  denilen merkeziyetçi bir anlayışla, maliyetin halkın sırtına yüklendiği Çin modeli  bir kalkınmadan geçtiği sonucuna varıyorlardı!..

„Stratejik derinlikli„ politikalarının arkasına gizlenerek, onu, milliyetçi-Devletçi-yayılmacı bir anlayışla yorumlayan   bu çevreleri   sakın   küçümsemeyelim; en az birinciler kadar tehlikeli bir sapmadır bu da! Ayrıca, iktidar partisi içinde geliştikleri için,  bunların işi  daha da tehlikeli noktalara götürebilme potansiyelleri olduğunu da  unutmayalım!..

Peki,her şey ortada iken neden sanki bir duvara doğru koşuyoruz!?..

İdeoloji denilen  nöronal programlar  nöronal ağları işgal eden zihinsel virüslere benzer!.. Öyle ki, bunlar beyine bir kere girince artık ondan sonra insan beyninin işleyişi aynen bir computerin işleyişi gibi olur!!  Nasıl,  bir computer kendisine yüklenmiş olan „software“-program ne ise ancak ona göre çalışabiliyorsa, insan beyni de o andan itibaren artık ideoloji adı verilen  programa göre işler hale gelir!..

Siz bir kere, „patinaj yapma“ sorununu, bilgi üreterek çözme yolundan çıkararak, olayı  “dindar ve kindar” „İslami nesiller yetiştirecek“ jakoben bir ideolojiyle çözme anlayışına havale etmişseniz, bundan sonra artık ağzınızla kuş tutsanız fayda etmez! 21. Yüzyıl kulvarlarında karşınıza çıkan problemleri ancak geriye dönerek „atalarınızın stratejik derinliğinden alacağınız kuvvetle“ çözmeye kalkarsınız!..

Dersiniz ki, „1. Dünya Savaşı bizi parçalamak için çıkarılmıştı, ama şimdi artık devir değişmiştir; zaman,  artık son yüz yılda açılan parantezi kapatma zamanıdır. Osmanlı mülkünü tekrar birleştirerek Osmanlı’yı küllerinden yeniden diriltme, İslam’ın koruyucusu sıfatımızı yeniden kazanarak  büyük devletler kulvarında yerimizi tekrar alma zamanıdır…“

Bütün bunları benim „Siyahtürk jakobenler“ dediğim çevrenin ideologları  açıkça yazıp duruyorlar!.. Olay böyle  konunca da tabi  o zaman ne oluyor; „zaten bize ait olan“  „mülkteki“ –“Osmanlı mülkündeki”- bütün o enerji kaynakları falan hep „bizden zorla çekilip alınmış yeraltı zenginliklerimiz“ haline dönüşüyor ve bunları tekrar „misak-ı milli“ sınırlarına katmak  bizim için  “milli” bir görev haline geliyor!.. Ayrıca, bu andan itibaren, bütün o eski Osmanlı mülkü ülkelerin „iç işleri“ de bizim iç işimiz olarak yorumlanmaya başlanıyor!.. Ne sanıyorsunuz, “komşularla sıfır sorun” falan derken birden “değerli yalnızlık” anlayışına sığınarak bütün o problemlerinin içine  nasıl   daldık gittik!..

Nedir bizim derdimiz?.. 

Hep altını çizme ihtiyacını hissediyorum, 21. Yüzyıl’da  yaşıyoruz artık, uyanalım!  „Eski Osmanlı mülküne sahip çıkmak“ falan deyip duruyoruz!! Bu türden  hayalci -sübjektif idealist- bir politikanın  tarihin „derinliklerinden“ gelen gerekçelerini arayıp duruyoruz, nedir bizim derdimiz Allah aşkına?..  “İslam ükeleriyle”, Orta Doğu’yla -ve de Kafkas halklarıyla- olan ekonomik, ticari ilişkileri geliştirmekse mesele tamam,  ama, bu durumda rahat olmamız gerekir. Ortak kültür,  aynı dine -dile- sahip olmanın verdiği ortak değerler zaten bellidir. Yapılacak iş, son yüz yılda “Oryantalizmin” ördüğü duvarları aşmak, aradaki yabancılaşmayı ortadan kaldırmaktır.   „Stratejik derinliğimizin“ köklerini buralarda arayacaksak mesele yok!  Ama, eğer bunlar bahane ise,  mesele,  „Osmanlıcılığı“ falan bahane ederek 20. Yüzyıl kalıntısı bir zihniyetle  yeni bir „paylaşım savaşının“ içine girmekse, o zaman işin rengi değişiyor!..

Açık konuşalım demiştik!.  Hiç kimse boşuna heveslenmesin, „yeni bir paylaşım savaşından“ falan medet ummak  hikayedir artık!..

Bu türden çabaların astarı yüzünden pahalıya oturur, oturuyor da zaten! Ha, Kürt ve Arap petrollerinin Türkiye üzerinden Avrupa’ya satılması falan başkadır. Normal bir ticari ortaklıktır bu.  Ancak, meseleyi bunun ötesine götürerek olayı „emperyal“ bir Türkiye’nin „genleşme“ faaliyeti  olarak algılayıp  Ortadoğu’ya bu gözle yaklaşmak ise bambaşka bir şeydir!.. Bu durumda, olup bitenleri 20. Yüzyıl mantığıyla yeni bir „paylaşım mücadelesine“ indirgeriz ki, böyle bir anlayışın sonu  felakettir! Türkiye’nin yükselişini „Kapitalizmin Eşitsiz Gelişmesi  Kanunu“ kapsamında değerlendirerek, olup bitenleri, bir zamanlar Almanya’nın yükselişi mantığıyla ele almaya çalışmak bütün bir süreci çıkmaza sokar!..   Bu nedenle, önce şu gerçeğin altını bir kere daha çizelim. Yeni bir „paylaşım savaşı“ peşinde olanlar, etrafında olup bitenleri bu gözle değerlendirenler yanılıyorlar. Ne Arap Baharı, ne Mısır, Suriye olayları, ne de bugünkü İŞİD, ya da PKK sorunu yeni bir paylaşım savaşı boyutuyla ele alınarak açıklanamaz. İşi bu noktaya indirgeyerek açıklamaya kalkmak,  bu türden bir paradigma içinde çözüm yolları aramak daha başından meseleyi çıkmaza sokmaktır… 

Unutun bunları unutun, sadece bu türden rüyaları  değil, bütün o ideolojik çözüm yollarını    unutun! 21. Yüzyıl’da bu türden ham hayallerle bir yere varılamaz artık! „Emperyal, tam bağımsız Türkiye“ imiş, „genleşecekmişiz“!  „Siyahtürk Jakoben“ ideologlara Allah akıl versin  diyelim, başka ne denir ki!..

Aslında, ilk on yılda AK Parti’yle birlikte Türkiye aşağıdan yukarıya doğru  güzel bir yola girmiş, “yeni Türkiye” hedefine doğru yürümeye başlamıştı. Hatırlayın,  o ilk  yılları... “Arap Baharı” denilen demokratik kalkışma nasıl ve neden ortaya çıkmıştı sanıyorsunuz? Bütün o “eski Osmanlı mülkü” Arap ülkeleri bizi taklit ediyor, bizim açtığımız yoldan ilerlemeye çalışıyorlardı... Bunları unuttunuz mu, ne oldu size?..  Siz şimdi „beka sorunu“, “ecdadımız” falan diyerek, tarih boyunca  hepimize kan kusturan o Sultanlar’ın yolundan ilerlemeye çalışıyorsunuz, yazık değil mi (size de bu halka da...) Bu halk, bu insanlar size güvendiler, neden onları hayal kırıklığına uğratma riskine giriyorsunuz...

“Ölü kuşakların geleneği yaşayanların üzerine bir kabus gibi çöküyormuş” gerçekten!.. Bir şeyi, bilinç dışı olarak, yapıyorsunuz, ediyorsunuz, ama iş bütün  o yapılanları açıklamaya gelince, alıyorsunuz olayı halâ eski yapının-paradigmanın içine hapsederek orada-onunla açıklamaya çalışıyorsunuz!!.. Gerçekten ilginç bir durum bu...

Ben bütün bunları yaşanılan tarihsel sürecin içindeki travmatik olaylarla açıklıyorum...

Düşünün, yüzyıllar boyunca hep “sürü” (“Reaya” sürü demektir) yerine konmuş bir “Yönetilenler” kitlesi var önünüzde. Bu insanların Devletin karşısındaki statülerine “kul” denmiş, yani  var iken yok sayılmış  bu insanlar hep... Her seferinde, her “biz de varız” deyişlerinde yumruğu yemişler kafalarına, ezilmişler!.. Ta o “Babailer”den Şah Kulu’na, Şeyh Bedreddin’den, Celaliler’e, Anadolu’daki diğer isyanlara kadar hep aynı şey tekrarlanmış durmuş... Bu insanlar her seferinde “Tanrının yer yüzündeki gölgesi bir Devlete” karşı ancak gene “göklerden gelen bir iradeye” uygun olarak ortaya çıkacak bir “Mehdi” aramış durmuşlar... Şimdi evet,  köprülerin altından  çok sular aktı artık, ama bu insanlar halâ geçmişte yaşanılan o travmatik olayların etkisi altındalar. Baksanıza Erdoğan’a,  iki lafından birisi “ben kefenimi giydim de çıktım yola” oluyor!.. Hepsini bir yana bırakın, daha geçenlerde AK Parti’li gençlere “ölmeye hazır mısınız” diye sordu!.. Gene bir konuşmasında da dedi ki, “bu kadar haksızlığın kol gezdiği bir dünyada yaşamak istemiyorum ben”!.. Karşısında ipe çekilmiş bir Menderes örneği varken, bir 15 Temmuz kabusu varken haklı olarak korkuyor tabi!.. Ve bu korkuyla da   Allah’a ve onun “yer yüzündeki gölgesi” olan Devlete sığınıyor!..  Ama sadece bununla da kalmıyor, işi daha da garantiye almak   için ideolojinin o kalın koruyucu duvarlarına ihtiyaç hissediyor. İşte varılan nokta budur...


[2]Fransa’da 1793 Jakoben Devrimi, Robespierre Jakobenizm ve Terör Rejimi“,  Muhammet Emin Ruhi

[3] http://www.aktolga.de/a162.pdf  “KÜRESELLEŞME SÜRECİNDEKİ DÜNYADA, ARABA METAFORUNDAN YOLA ÇIKARAK TOPLUMSAL GELİŞME-İLERLEME SÜRECİNİ ANLAMAYA ÇALIŞIYORUZ“!.. Münir Aktolga Haziran 2018

 

[4] http://www.aktolga.de/m54.pdf  “NEREYE GELDİK, NEREDE DURUYORUZ, “KÖŞEYE Mİ SIKIŞTIK”, DAHA İLERİYE NASIL GİDECEĞİZ”?.. Münir Aktolga Ekim 2014

 

[5] M.R.Aktolga “Öğrenmek Nedir, Neden Öğreniyoruz, Nasıl Öğreniyoruz-Nasıl Bir Eğitim Sistemine İhtiyacımız Var”, https://www.kitapyurdu.com/kitap/öğrenmek-nedir-neden-oğreniyoruz-nasıl öğreniyoruz/557976.html

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar