• 16.05.2011 00:00
  • (1451)

Türkiye'nin yeni bir anayasaya olan ihtiyacı, toplumun neredeyse çoğunluğunun üzerinde uzlaştığı bir konu. Herkes 1982 Darbe Anayasası'nın değişmesini istiyor. Geçtiğimiz haftasonu Abant Platformu tarafından düzenlenen 'Yeni Dönem, Yeni Anayasa' başlıklı toplantıda da bu istek tüm katılımcılar tarafından paylaşılmasına rağmen, yine katılımcılar yeni anayasa yapılması konusunda kimi çekingelerine de ifade ettiler. Elbette yeni anayasa talebinin geniş kesimler tarafından dillendirilmesi teorik olarak elimizi güçlendiren bir veri.

Ama şunu hemen ifade edelim ki, bu kadar farklı kesimden insanın aynı talepte buluşması; talep edilen şeyi 'siyasi' olmaktan çıkarıp 'popülist' bir tartışmaya kurban da edebilir. Bu risk, yeni anayasanın süreçle ilgili en önemli sorunlarından birisidir.

Toplumsal sözleşme olan anayasa, toplumu oluşturan farklı kesimlerinin asgari müştereklerde buluşması ile ortaya çıkacaktır. Ancak Türkiye'deki siyasal ortam bu buluşmayı sağlamaktan uzaktır. Son yıllarda siyasal tartışmalara bakıldığında sert bir kutuplaşmayı hemen görüyoruz. Bu kutuplaşmayı sadece son yıllarla sınırlı tutmak eksik olacaktır. Var olan kutuplaşmanın siyasal damarı 1990'lara kadar götürülebilir. Bu süreci sertleştiren ve görünür kılan AK Parti'nin siyasal olarak rakipsiz hale gelmesidir.

AK Parti'nin bu kadar güçlü siyasal aktör olması, hükümetten bağımsız birçok tartışmayı otomatik olarak bu karşıtlık üzerinden okunmasının yolunu açmaktadır. Örneğin yargının konusu olan Ergenekon, Balyoz vs. davalarını AK Parti ile kolayca ilişkilendirilebilmektedir. Aynı şekilde son yaşanan ve idari sorunlardan kaynaklanan YGS sınavındaki 'şifre' tartışmaları bile AK Parti'ye mal edilerek, siyasal kamplaşma malzemesi oldu.

Kabul edelim ki, muhalefet partilerinin siyasal pozisyonlarını AK Parti karşıtlığı üzerine konumlandırmaları onları siyasetsizliğe mahkûm etmektedir. Bunu 12 Eylül referandumunda gördük. Referanduma 'hayır' diyen partiler, hayır oyunun gerekçesini açıklamak yerine AK Parti ve Başbakan Erdoğan ile kişisel polemiğe girdiler.

Benzer tablo şu an için geçerlidir. 12 Haziran seçimleri görünürde projeler üzerine yürüse de muhulefet için esas olanın AK Parti karşıtlığı olduğu açıktır. Doğal olarak bu karşıtlık toplumda siyasal kutuplaşmayı derinleştirmektedir. Hem siyasal hem de toplumsal düzlemde ortaya çıkan kutuplaşma, yeni anayasa yapım sürecinde aşılması gereken sorunlardan birisidir. Çünkü AK Parti karşıtlığı üzerinde kendini konumlandıran pozisyon, temelde siyasal değildir. Bu pozisyonun kısa vadede toplumsal karşılığı olsa da, orta vadede siyasal karşılığı yoktur. Toplumsal düzlemdeki bu kamplaşma yeni anayasa sürecine olumlu katkı sağlamayacağı da açıktır.

Yeni anayasa yapım sürecini bekleyen bir sorun da oluşacak Meclis tablosuna bağlı olarak ortaya çıkacaktır. Elbette yeni anayasa süreci sadece Meclis'te bulunan siyasal grupların değil, meclis dışında kalan siyasal partilerin, STK'nın ve anayasa üzerine sözü olan herkesin katılabilmesini sağlayacak mekanizmalar üretmek durumundadır. Ancak bu süreçte esas yükün de Meclis'te olacağı da açıktır. Bu yüzden toplumsal taleplerin mümkün olduğunca Meclis'e yansıması önemli hale gemektedir. Bu yüzden MHP ve BDP'nin Meclis'te olması çok önemlidir. Son günlerde MHP'nin baraj altında kalabileceği olasılığını ciddiye alırsak toplamda yaklaşık yüzde 25'lik bir oy Meclis dışında kalacak demektir. Böylesini eksik temsilli bir Meclis'in anayasa yapma iddiasa iyi niyetli olsa da eksik olacaktır. Oysa yeni anayasa yapacak Meclis'in kuruculuk iddiası ile olabildiği ölçüde geniş bir toplumsal temsile dayanması zorunlu olmasa da, önemlidir.

Bu durumda şu soru daha elzem hale geliyor; MHP'li olsun olmasın 12 Haziran'da oluşacak Meclis yeni anayasa yapabilir mi?

Yazının başına dönersek, AK Parti karşıtlığını temel siyaset yapan parti(ler)in, AK Parti tarafından başlatılacak yeni anayasa yapım sürecine katkılarının sınırlı olacağı açıktır. İki nedenden dolayı. İlki AK Parti'nin 'yapmak' istediği şeyi, kendi varlıklarının 'yapmama' üzerine konumlandırmış muhalefet partilerinin varlığı. İkincisi ise seçim sürecinde daha da artacak olan siyasal kutuplaşma.

Bir kez daha hatırlatmakta yarar car; bütün partilerin hatta toplumun büyük kısmının yeni anayasa yapılması konusunda konsensüs içinde olması bizi aldatmasın. Çünkü siyaseten farklı noktalarda duranların 'aynı talep' üzerinde uzlaşması, uzlaşılan konuyu, siyaset malzemesi olmaktan çıkarıp, popülist bir seçim malzemesine dönüştürebilir. Yeni anayasayı süreç açısından bekleyen asıl tehlike budur.

Bu oyunu bozacak olan AK Parti'nin samimiyeti ve muhalefetin de siyasete sahip çıkması olacaktır.